KüfüR ve RekLam yaSaktıR..



KüfüR ve RekLam yaSaktıR..

VEDAT EVLİYA LİSESİ

yumuşama dönemi

4. Ünite:

Yumuşama dönemi

 

ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE YENİ ETKENLER VE DEĞİŞİMLER
               Daha önceki konularda, îkinci Dünya Savaşı'nın dünyada 1919 yılında kurulan güçler dengesini yıktığı ve savaştan sonra bir güçler boşluğu doğurduğu, 1945-1950 yıllan arasında da iki kutuplu ve iki bloklu bir denge sisteminin oluştuğu belirtilmişti.
              1950'li yıllar ise, bloklaşmanın katılaştığı ve savaş ihtimallerinin çoğaldığı dönemdir. Bu durum da, o günlere kadar görülen klasik diplomasinin devamından başka bir şey değildi. Her zaman olduğu gibi, bu dönemde de güçler dengesi veya güç üstünlüğü esas olmuş, Batı ve Doğu diye ikiye aynlan bir dünyada, "Soğuk Savaş" adı verilen alışagelmiş bir mücadele sürmüştür. Bu arada Kore Savaşı (1950-1954) gibi, blokları karşı karşıya getiren, bölgesel "Sıcak Savaşlar" da meydana gelmiştir.
             Genel olarak bloklararası çatışma, 1955'ten itibaren iki taraf arasında meydana gelen dengeyle sonuçlanmıştır. Ancak, özellikle 1957'den itibaren, uluslararası ilişkiler ve bu ilişkilerdeki mücadeleler, yeni etkenlerin ortaya çıkmasına ve bunlann uluslararası ilişkiler alanına girmesine neden olmuştur. Bunlar da, bloklararası ve uluslararası ilişkilerde yeni gelişmelere yol açmıştır.
           Bununla birlikte, 1950'li yıllar, yine bloklararası gerginliğin sürdüğü, blokların içeresinde bazı gelişmelerin başlamış olmasına rağmen, Doğu-Batı çatışmasının sertleştiği, Soğuk Savaş dönemi olmuştur. Bu dönem ise yaklaşık olarak 1962 yılına kadar sürmüştür. Bu tarihten itibaren, bloklar arasında önce bir yumuşama, sonra da devletlerarası ilişkilerde önemli değişimler başlamıştır.

 

Anlamı, Kökeni ve Ortaya Çıkışı:

           Yumuşama, farklı ekonomik ve toplumsal sistemlere sahip ülkeler ya da ülke grupları arasında, son aşamada barış içinde bir arada yaşamayı öngören, yeterli sayıda şarta bağlanmış uzun süreli ve kapsamlı bir işbirliğine varacak, gerginliğin aşamalı ve bilinçli bir biçimde azaltılmasını öngören politikadır.
          Yumuşama terimi ilk olarak Soğuk Savaş döneminde kullanılmıştır ve bloklar arasında karşılıklı “söz düellosu” vasıtasıyla savaş tehlikesinin azalmasını ve komünist ile komünist olmayan devletler arasında siyasal, ekonomik, kültürel ve teknolojik anlaşmaların sayılarındaki artışı ifade etmek için kullanılmıştır.
            Yumuşama, ayrıca, soğuk savaş döneminde Doğu-Batı ilişkilerinde çatışma ve gerginliğin azaldığı tarihsel bir dönemi tanımlamak için de kullanılmaktadır. “Dönem” kavramının aksine bir “süreç” olarak düşünüldüğünde yumuşama, anlaşma ve işbirliği aşamalarından oluşan bir ilişki türü olmaktadır. (Böylece uluslararası politikada yumuşama bir siyasal amaç biçimine dönüşmektedir.)
            Yumuşama son olarak, “görüşmeler çağı” denilen günümüzün temel özelliği ve çağdaş gelişmelerin doğal bir sonucu olarak da değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, “globalleşen bir dünyada uluslararası sistemin parçalarını oluşturan birimlerin, yeryüzünün neresinde olursa olsun çıkabilecek çatışmalar ve uzun süren anlaşmazlıkların global bir savaşa yol açabileceğinin bilincinde olarak daha tedbirli ve belli kurallara uygun hareket etmeleri” biçiminde tanımlanmaktadır.

 

Etkinlikler:

1-Yumuşamanın Mimarları:

             Amerikan stratejisi, savunma anlaşması ile yeniden ele alındı. 1961’de J. Kennedy ile birlikte iktidara gelen ekip «tedrici cevap taktiğini ortaya koydu. Silahlanma açısından Sovyetler’in üstünlüğüne güvenen Kruşçev kısmi çatışmaları teşvik etmek veya başlatmaktan kaçınmıyordu. Bir yandan da Çinli yöneticilerin gitgide sertleşen eleştirileriyle karşı karşıyaydı. Çin ile SSCB arasındaki kopuş 1961’de resmen ilan edildi.

            Kasım 1958’de SSCB’nin Berlin’deki işgal sistemine bir son vermek istemesiyle, Berlin bunalımı başgösterdi. SSCB, Batılı güçlere bir ültimatom göndererek Batı Berlin’in serbest bir kent statüsü kazanması için altı ay süre verdi. Şansölye Adenauer ve General de Gaulle’ün katı tutumları karşısında SSCB, bir yandan atom savaşı tehdidini de hissettirerek görüşme yolları aramaya başladı. Cenevre (1959) ve Paris (1960) konferanslarının başarısızlığa uğramasından sonra, ağustos 1961’de Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin Berlin Duvarı’nı inşa etmesiyle bunalım son buldu.Bundan sonra SSCB ve ABD, dünyadaki nükleer silahları karşılıklı olarak sınırlamaya çaba gösterdiler. 1963’te atmosferde, atmosfer dışındaki uzayda ve deniz altında nükleer denemeleri yasaklayan Moskova Antlaşması imzalandı. Yine de Sovyet- Amerikan kutuplaşması ve iki kamp arasındaki nüfuz mücadeleleri, uluslararası ilişkilerde belirleyici etken olmaya devam ediyordu. Ancak çatışmaları sınırlandırma kaygısı giderek ağır basmaya başladı.

2. Pekin Ziyareti:

          Çin’in dış politikası hem SSCB hem de “ABD emperyalizmine” karşı çıkmak ve Üçüncü Dünya ülkeleri ile işbirliği yapmak çizgisini izliyordu. Aynı zamanda Çin, güneyinde ABD, kuzey ve kuzeybatısında ise SSCB’nin tehdidi altındaydı. SSCB’nin artan tehditlerine karşı ABD, güvenlik strateji dengesini kurmak için, Sovyet Rusya’ya karşı Çin kartını oynama kararını almıştı.Çin ise iki süper güçten birini tercih etmek zorundaydı. 1971′de Başkan Nıxon’m ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’in Çin’e yaptığı tarihi ziyaret, iki ülke ilişkilerinin normalleşmesinin ilk adımını oluşturdu. Başkan Nixon’un 21-28 Şubat 1972′de yaptığı ziyaret ise iki ülkenin diplomatik ilişkileri olmadığı bir ortamda gerçekleşti.

 

3. Helsinki Nihai Senedi:

          1975 yılının Ağustos ayında Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de düzenlenen Avrupa'da Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'nın sonunda Avrupa ülkeleri (Arnavutluk ve Andora hariç), SSCB, ABD, ve Kanada arasında imzalanan konferansın sonuç bildirgesidir.Uluslararası ilişkilerde büyük savaşlardan veya siyasi gelişmelerden (Fransız ihtilali gibi) sonra değişen kuvvet dengelerini yeniden kurmak için ilgili devletler arasında anlaşmalar yapılması usuldendir. Oysa II. Dünya Savaşı sonunda, değişen kuvvet ilişkilerini yansıtacak bir anlaşmanın yapılamamış olması, özellikle Avrupa'daki siyasi düzeni istikrarsızlığa mahkum eden en önemli etkenlerden biri sayılmıştır. Batı Almanya'nın Doğu Almanya'yı tanıyan SSCB dışındaki Doğu Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini kesmesi, ayrıca II. Dünya Savaşı sonrasında Polonya ve Çekoslovakya ile arasında ortaya çıkan sınırları tanımaması, Avrupa'daki istikrarsızlığın iki önemli unsurunu teşkil ediyordu.

            İki bloklu bir uluslararası düzende Avrupa'da güvenliği ve istikrarı sağlayacak bir andlaşma akdetmek çabaları 1950 ortalarına kadar gider. Avrupa'da güvenlik ve istikrar fikri, esas itibariyle Doğu Bloku'ndan kaynaklanan bir fikirdir. Temelinde Almanya'nın bölünmüşlüğü ve Berlin sorunlarının yer aldığı soğuk savaş döneminde Avrupa'daki sınırları meşrulaştırma isteği yatmaktadır. Bu çerçevede, 1955'lerde Varşova Paktı tarafından yapılan Avrupa güvenliği anlaşması önerisi, dönemin soğuk savaş koşullarında Batılılar tarafından uzun süre kabul edilmemiştir. Hatta bu öneri, Batı Almanya'nın NATO'ya girmesini önlemeye yönelik bir manevra olarak değerlendirilmiştir.Doğu Bloku'nun Avrupa güvenliğine ilişkin önerileri 1960'ların sonlarına kadar devam etmiş, ancak Batı, bunları da dikkate almamıştır. 1960'lar sonunda ve 70'ler başında, ABD ve SSCB arasında stratejik silahların sınırlandırılmasına ilişkin Anlaşması'nın imzalanması ve 1969'da Bonn'da iktidara gelen Willy Brandt başkanlığındaki SDP-FDP hükümetinin Batı Almanya'nın Polonya ve Çekoslavakya ile olan Doğu sınırlarını tanıması ve Doğu Almanya ile ilişkiye girmeyi kabul etmesi sonucu meydana gelen yumuşama ortamı, Avrupa'da güvenlik ve istikrar yönünde olumlu bir adım oluşturmuştur.

             Bu koşullarda Batı, Avrupa güvenliği konusunda görüşmelere girişmeyi kabul etmiş, ancak buna paralel olarak "Karşılıklı ve Dengeli Kuvvet İndirimleri" müzakerelerine de başlanması önerisinde bulunmuştur. Doğu Bloku'nun da bu öneriyi kabul etmesi üzerine, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, 15 Ocak 1973 tarihinde Helsinki'de çalışmalarına başlamıştır. Hazırlık çalışmaları iki yılı aşkın bir süre devam eden konferans, 1 Ağustos 1975'de Helsinki Nihai Senedi'nin (Sonuç Belgesi olarak da anılmaktadır) 33 Avrupa ülkesi (Arnavutluk hariç tüm Avrupa ülkeleri) ile ABD ve Kanada tarafından Devlet veya Hükümet Başkanları düzeyinde imzalanmasıyla hayata geçmiştir.

             Helsinki Nihai Senedi, II.Dünya Savaşı sonunda Avrupa'da oluşan sınırların ihlal edilmezliğini, dolayısıyla meşruluğunu tanımış, Batı Almanya'nın ısrarıyla, sınırların barışçı yoldan değiştirilebileceği anlayışının Sonuç Belgesinde yer alması ilke itibariyle kabul edilmiştir.Helsinki Nihai Senedi'nin en dikkat çekici yönü, 35 imzacı devlet arasındaki ilişkilere rehberlik edecek 10 temel ilkenin ortaya konmasıdır. AGİK'in anayasası sayılan 10 ilke şunlardır:

  1. Egemen eşitlik ve egemenliğe saygı,

  2. Kuvvet kullanmaktan veya kuvvet kullanma tehdidinden kaçınma,

  3. Sınırların ihlal edilmezliği,

  4. Devletlerin toprak bütünlüğünün korunması,

  5. Anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözümü,

  6. İçişlerine karışmama,

  7. İnsan hakları ve temel özgürlüklere saygı,

  8. Halkların eşit haklardan ve kendi kaderlerini tayin hakkından yararlanması,

  9. Devletler arasında işbirliği,

  10. Uluslararası Hukuk'tan doğan yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesi.

              Nihai Senet'in Güven ve Güvenlik Arttırıcı Önlemler bölümünde ise Avrupa'da yumuşamanın sürdürülmesine katkıda bulunabilecek bazı tedbirler öngörülmüştür. 25 binden fazla askeri kuvvetin katıldığı manevra veya tatbikatların önemli kuvvet kaydırmalarının bütün taraflara önceden bildirilmesi ve tatbikatlara gözlemci davet edilmesi bu önlemlerin önde gelenleri arasındadır.

Helsinki Nihai Senedi 3 temel bölüme ayrılmıştır:

  1. Avrupa güvenliği ile ilgili sorunlar

  2. Çevre, teknoloji, bilim ve ekonomi alanlarında işbirliği

  3. İnsani boyut ve diğerlerinde işbirliği

               Nihai Senet'in Ekonomi, Bilim ve Teknoloji ve Çevre Koruması Konularında İşbirliği başlıklı bölümünde, taraflar arasında ekonomik, ticari, bilimsel, teknolojik ilişkilerin geliştirilmesi ve çevre koruması alanında işbirliğinin arttırılmasına yönelik tavsiyeler yer almaktadır. Üçüncü Bölüm: İnsancıl ve Diğer Alanlarda İşbirliği başlığını taşımakta olup, parçalanmış ailelerin birleştirilmesi, farklı uluslardan insanların evliliklerinin kolaylaştırılması, taraflar arasında turizmin geliştirilmesi, basın, yayın, radyo ve televizyon aracılığıyla bilgi değişimine imkan tanınması hususlarını düzenlemektedir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansının toplanması için ısrarlı taleplerde bulunan Doğu Bloku'nun, bununla güttüğü Avrupa'nın o zamanki sınırlarının tanınması amacına karşılık Batılılar, insancıl alanda işbirliği taleplerini karşı öneri olarak kabul ettirerek 1990 başlarında Doğu Avrupa ve SSCB'deki komünist rejimlerin çökmesinde etkin bir rol oynayan insan haklarına saygı kavramına Doğu Bloku'nda güncellik kazandırmışlardır.

                AGİK, iki Blok üyesi devletlerin bir araya gelerek aralarındaki anlaşmazlık noktalarını tartıştıkları, bunlara çözüm aradıkları bir müzakere forumu ve bir "konferanslar diplomasisi" olarak doğmuş ve bir teşkilata dönüştüğü 1994 Budapeşte Zirvesine kadar bu özelliğini korumuştur. Bu çerçevede belirli aralıklarla yapılan toplantılarda Nihai Senet'te yer verilen yükümlülüklerin uygulanma durumunun gözden geçirilmesi ve özellikle insani temaslar alanında yükümlülüklere uygun hareket edilmemesi keyfiyetinin dünya kamuoyunun dikkatine getirilmesi olanağı yaratılmıştır. Helsinki Nihai Senedi'nin kabulü ile başlayan ve Helsinki Süreci olarak da anılan konferanslar dizisi, Belgrad (1977- 78), Madrid (1980-83) Viyana (1986-89), Helsinki (1992) ve Budapeşte olmak üzere şimdiye değin yapılan beş izleme (Follow-up) toplantısından oluşmaktadır. Daha sonra Gözden Geçirme (review) toplantısı adını alan toplantıların 1996'dan beri Viyana'da yapılması kararlaştırılmıştır.

               Nihai Senet, uluslararası hukuk açısından bağlayıcı bir belge olmayıp siyasi bağlayıcılığa sahip bulunmaktadır. Buna göre, AGİT belgelerinde yer alan yükümlülüklerin yerine getirilmekten kaçınılması veya ihlal edilmesi Devletlere hukuken bir sorumluluk getirmemekte, ancak Devletler gerek diğer Devletler, gerek kamuoylarında doğabilecek tepkiler nedeniyle yükümlülüklere aykırı hareket etmekten kaçınmaktadırlar.

Yumuşama Dönemi Çatışmaları:

 

Nükleer Silah Yarışı ve Soğuk Savaşa Son Verme Çalışmaları:
                Soğuk Savaş'ın sürdüğü yıllarda Doğu ve Batı blokları, özellikle bu blokların kutuplan olan Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyet Rusya, hızlı bir silahlanma yarışına girişmişlerdi. Bu arada, bu iki blok lideri devlet füze yapımında çok ileri gitmişler1 ve bu durum aynı zamanda, aşağıda da belirtileceği gibi, bir uzay yarışı şeklini almıştı. Bunlarla birlikte her iki taraf da, bir savaş halinde karşı tarafın füze rampalarını ve topraklarını hasara uğratabilecek güçte olduğunu, 1959'da kanıtlamıştı.
               Nitekim bu tarihlerde, 1945-1952 yılları arasında nükleer tekeli elinde tutan ve sonra da bu alanda büyük ilerlemeler gösteren Amerika Birleşik Devletleri karşısında, Sovyetler Birliği'nin ilk defa kıtalararası füze sistemini geliştirmesi, iki "Süper Devlet" arasında nükleer dengenin kurulmaya başladığını göstermişti
            İşte bütün bunların ve nükleer silahların kullanılacağı bir savaşın yaratacağı büyük tahribatın uyandırdığı endişe ve korku, büyük devletleri, Soğuk Savaşa rağmen, yavaş yavaş barış içinde birlikte yaşama çarelerini aramaya yöneltmiştir. Nitekim büyük devletler, Doğu-Batı ilişkilerinin bir Zirve Konferansı yoluyla geliştirilmesi görüşünde birleşmişlerdir. Bu amaçla da Amerika Birleşik Devletleri, Sovyet Rusya, İngiltere, Fransa ve Federal Almanya arasında, 16 Mayıs 1960 tarihinde Paris'te Zirve Konferansı yapılması kararlaştırılmıştır.
Ancak konferansa katılacak devletler arasında görüş ayrılıkları vardı. Bu da Paris  Konferansı'nın daha toplanmadan sonuçsuz kapanabileceği izlenimini vermişti.
                Nitekim bu sırada, Sovyet Rusya, İkinci Dünya Savaşı'nın Avrupa'ya getirdiği statünün, aynı zamanda Almanya'nın ikiye ayrılmış durumunun Batılılar tarafından onaylanmasını istiyordu. Diğer taraftan, Almanya'nın iki ayrı devlet olarak kalmasını, Batı Berlin'in özel bir statüye bağlanarak Federal Cumuhriyet ile yakınlık bağlarının koparılmasını Batılılara kabul ettirmek kararında olduğunu gösteriyordu. Amerika Birleşik Devletleri ise, iki Almanya'nın bir konfederasyon şekline girmesini ve Soğuk Savaş'ı sona erdirecek Zirve Konferansı'nın toplanmasını istiyordu.

                Uluslararası İlişkilerde Yeni Etkenler ve Değişimler 70Rusya ile konferansta bir araya gelip görüşmenin yarar sağlamayacağı inancında olduğunu gösteriyordu ve Fransa da bu görüşü paylaşıyordu. 1956 Süveyş Harekâtı'ndaki başarısızlığını unutturmak isteyen İngiltere ise, konferansın toplanmasından yanaydı.
                 Bunlarla birlikte, 16 Mayıs 1960 tarihinde toplanması kararlaştırılan Zirve Konferansı, dünya uluslarına sürekli barış getirebilmek amacını güdüyordu. Ancak bu konferans yapılamadı. Çünkü 5 Mayıs 1960'ta, Sovyetler Birliği lideri Kruşçev, ülkesinin sınırlan içerisinde bir Amerikan U2 casus uçağının düşürüldüğünü3 açıklayarak, Washington Hükümeti'nden özür dilemesini istedi. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Eisenhower'in red cevabı üzerine, Sovyetler Birliği delegasyonu Paris'ten geri döndü ve konferans da toplanamadı.
                 U2 uçağının düşürülmesiyle Washington ile Moskova arasında gerginliğin artmasından kısa bir süre sonra, 1962'de Küba bunalımı, bu iki "Süper Devleti" bu defa bir savaşın eşiğine kadar getirdi.

 

2. Küba Bunalımı ve Bloklararası İlişkilere Etkisi(1962):
                  Fidel Castro'nun 1959 yılında iktidarı ele geçirmesinden sonra, 1960 ve 1961 yıllarında, komünistler Küba siyasetine hakim oldular. Bu arada da Küba, Sovyet Rusya ile sıkı ilişkiler kurdu ve askeri bakımından güçlendi. Aynı zamanda Sovyetler Küba'ya güdümlü füzeler yerleştirdiler.
                          Amerika Birleşik Devletleri, kıyılarına 90 mil kadar uzaklıktaki bir adada komünist rejimin yerleşmesini tepkiyle karşıladı. Nitekim, Castro karşıtlarının 1961 yılı Nisan ayında, sonuçsuz kalan, Domuzlar Körfezi çıkartmasını destekledi. Daha sonra, Küba'da Sovyet füze üslerinin varlığını öğrenince de, bunlara karşı harekete geçti ve bu da Küba bunalımına yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Kennedy, 22 Ekim 1962'de yaptığı televizyon konuşmasında, Sovyetler Birliği'nin Küba topraklarına, Amerika'nın büyük bir kısımını vurabilecek nükleer başlıklı füzeleri gizlice yerleştirdiğini açıklayarak, Kruşçev'den füzelerin hemen sökülmesini istedi. Bunun arkasından da Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri harekete geçerek Küba'yı kuşattı. Bu sırada Sovyet füzelerini taşıyan ticaret gemileri Amerikan gemilerine yaklaşınca, savaşa yol açacak bir Amerika Birleşik Devletleri-Sov-yetler Birliği çatışması kaçınılmaz hale geldi.
              Bu arada , 24 Ekim 1962'de, Başkan Kennedy'nin önerilerine karşı Sovyetler Birliği lideri Kruşçev Washington'a bir mesaj göndererek; Sovyetlerin Küba'dan füzelerini çekmesine karşılık, Amerika Birleşik Devletleri'nin de Av-rupa'daki müttefik ülkelerden ve özellikle, Sovyetler Birliği'nin sınır komşusu olan Türkiye'deki Sovyet topraklarına yöneltilmiş füzeleri kaldırmasını istedi.

             Böylece bu gelişmelerle, dünyanın nükleer silahlara sahip iki "Süper Devleti" bir çatışma noktasına geldiler.
               Ancak bu tehlikeli durum, iki devletin aralarında yaptıkları pazarlık sonucunda, 28 Ekim 1962'de Kruşçev'in Küba'daki Sovyet füzelerini derhal gemilere yükleyip ülkesine doğru yola çıkarması üzerine son buldu. Bunun arkasından Washington Hükümeti de, Türkiye'de bulunan 15 Jüpiter füzesini, modası geçmiş, eski ve yetersiz oldukları gerekçesiyle, Mart 1963'te sökerek ülkesine götürdü4.
                Küba bunalımı, olaylar sırasında yükselen gerginlikle, iki kutup başı olan devleti, yani Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği'ni, bir nükleer savaşın eşiğine kadar getirdi. Bu da, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, bu savaşın iki müttefikinin ilk defa karşı karşıya gelmesine neden oldu ve dünya için büyük bir tehlike doğurdu. Ancak, bunun ortaya çıkardığı büyük tehlike ve Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği'nin politik ve askeri alanlarda dengeye ulaştıklarını anlamaları, bir çatışmayı önlediği gibi, iki devlet arasındaki ilişkilerde bir yumuşamanın, dolayısıyla bloklararası ve devletlerarası ilişkilerde değişimin de başlangıcı oldu.
3. Nükleer Silahları Sınırlandırma Anlaşmaları (1963-1979):
             Nitekim, Küba bunalımından kısa bir süre sonra, Sovyetler Birliği, o dönemde bloklararası ilişkilerde önemli rol oynayan Berlin sorunundaki 1958-1962'deki isteklerinden 1963 yılı Ocak ayında vazgeçti. Diğer taraftan Moskova ile Washington arasında herhangi bir kriz anında, kaza sonucunda bir nükleer savaşı önlemek üzere, hemen görüşme olanağını sağlamak için "kırmızı telefon" hattı kuruldu5. 5 Ağustos 1963'te de Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve İngiltere arasında Moskova'da "Nükleer Denemelerin Kısmen Yasaklanması Anlaşması" imzalandı. Bu Anlaşma ile taraflar, su altında, atmosferde ve uzayda nükleer deneme yapmayı yasakladılar.
               Moskova Anlaşması dünya devletleri tarafından büyük çoğunlukla olumlu karşılandı ve benimsendi. Ancak; Çin, Fransa, Arnavutluk, Kamboçya, Kongo, Küba, Gine, Kuzey Vietnam ve Suudi Arabistan bu anlaşmayı kabul etmediklerini belirttiler. İlk nükleer denemesini 1960'da yapan Fransa ile nükleer deneme çalışmalarını sürdüren Çin; Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve 1952'den beri nükleer güce sahip olan İngiltere'nin nükleer üstünlüklerine ve bu üç devletin nükleer tekelini sürdürmek istemelerine karşı oldukları için

                  Uluslararası İlişkilerde Yeni Etkenler ve Değişimler 70anlaşmayı kabul etmediklerini açıkladılar6. Böylece Moskova Anlaşması, bir taraftan bloklararası ilişkilerde yumuşamayı getirirken, diğer taraftan iki blo-kun içerisinde ve özellikle Sovyetler Birliği ile (Kruşçev'in Küba'dan füzeleri geri çekmesini de tepkiyle karşılayan) Çin Halk Cumhuriyeti arasında yeni anlaşmazlıklara neden oldu.
               Bunlarla birlikte, 5 Ağustos 1963 tarihli Moskova Andlaşması, silahsızlanma çalışmalarında bir adım olmanın yanında, nükleer tehdidi ortadan kaldırmak veya azaltmaktan çok, bloklar arasındaki gerginliğin yumuşamasına az da olsa katkıda bulunması bakımından önem kazandı. Nitekim bundan sonra, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında nükleer alanda yarış devam etti ve bu devletler, bundan böyle giderek artan sayıda yeraltı denemeleri yaptılar.
                Buna karşılık, nükleer silahların sınırlandırılması konusunda, iki "Süper Devlet" dışındaki bir çalışma sonucunda, ancak yine Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği'nin anlaşmaya varmalan üzerine Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 7 Aralık 1970'de "Nükleer Silahların ve Diğer Kitlesel Yoketme Araçlarının Okyanus Tabanına ve Onun Altındaki Toprağa Yerleştirilmesinin Yasaklanması" Anlaşmasını kabul etti.
Bu arada Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği'nin anlaşmaya varmalan üzerine, Stratejik Silahlan Sınırlandırma Görüşmeleri -1 ( SALT -1) 17 Kasım 1969'da Helsinki'de başladı. Bundan sonra Helsinki'de ve Viyana'da iki buçuk yıl süren toplantılardan sonra da, stratejik nükleer silahlan sınırlayan anlaşma (SALT -1) 26 Mayıs 1972'de Moskova'da imzalandı. İki "Süper Devlet" bu anlaşmayla, sahip olacakları silahlara nicelik ve nitelik bakımlarından birçok sınırlamalar getirdiler.
                Böylece, Küba bunalımından çıkarılan sonuçlarla, daha güvenli bir dünyanın oluşturulması amacıyla çeşitli çalışmalar yapıldı ve on yıl içerisinde bu amaca yönelik önemli gelişmeler sağlandı. Bu gelişmeler de Soğuk Savaş'ın şiddetini büyük ölçüde azalttı.
                 Bu tarihlerde büyük devletler arasında savaş ihtimali azalmış görünmekle birlikte, Keşmir sorunu nedeniyle 1962 Pakistan-Hindistan Savaşı, 1965'ten itibaren Amerika Birleşik Devletleri ile Vietnam arasında Vietnam Savaşı, 1966 Yemen'de iç savaş, 1967 ve 1973 Arap-İsrail Savaşı, 1968 Nijerya İç Savaşı, 1971 Hindistan-Pakistan Savaşı gibi bölgesel savaşlar oldu. Büyük devletler, bu savaşlara görünürde katılmamakla beraber, olaylarda genellikle doğrudan veya dolaylı olarak önemli rol oynamakta devam ettiler.Diğer yandan da, değişen dünya koşullan, Batı ile Doğu blokları arasında yumuşama (detant) politikasının gelişmesine neden oldu10. Bloklar arasında güvenlik, kültür, ticaret, turizm gibi çeşitli alanlarda genellikle ikili veya çok taraflı anlaşmalar yapılmaya başlandı. Bu da blokların eski önemlerini kaybetmelerine yol açtı.
               Bu arada, SALT-I çalışmalarının Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilere getirdiği olumlu gelişmeler üzerine bu iki devlet, 26 Mayıs 1972 tarihli Moskova Anlaşması'nın yapılmasından altı ay sonra, 21 Kasım 1972'de Cenevre'de S ALT-II görüşmelerine başladılar.
                SALT-II görüşmeleri uzun sürdü. Görüşmeler zaman zaman kesildi ve ilerleme sağlanamadı. 21 Haziran 1973'te Washington'da Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ile Sovyetler Birliği Lideri arasında ilke anlaşmasına varılınca görüşmeler, bu ilkeler doğrultusunda ilerlemeler gösterdi. 3 Temmuz 1974'te ise, bu defa Moskova'da yapılan doruk toplantısında nükleer sistemlerin sınırlandırılmasıyla ilgili anlaşmalar imzalandı. 24 Kasım 1974'te, iki ülkenin liderlerinin Vladivostok'ta yaptıkları toplantıda da, SALT-II anlaşmasının taslağı üzerinde görüş birliğine varıldı.
                   Bu anlaşmaya göre, iki ülkeden her biri en çok 2400 nükleer silah taşıyıcısına sahip olabilecekti. Bu şekilde, ilk defa her iki taraf sahip olabilecekleri füze sayısına bir sınır getirdiler.
                   Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında nükleer silahları sınırlama görüşmeleri bundan sonra da çeşitli düzeylerde sürdü; ancak teknik ve siyasi nedenlerle ilerleme yavaş oldu. Sonuçta, iki ülke arasında 18 Haziran 1979'da SALT-II Anlaşması imzalandı. Ancak, nükleer silahlara çeşitli kısıtlamalar getiren bu anlaşma, Amerikan Kongresi tarafından onaylanmayıp reddedildiğinden, yürürlüğe konulamadı. Bununla birlikte, iki ülke 1982 yılından itibaren nükleer silahlar konusunda yeni bir görüşme başlattılar.Nükleer silahsızlanma ile ilgili bu görüşmelerin sürdüğü sıralarda, bloklar ve devletler arasındaki ilişkileri etkileyecek başka bir görüşme de, Helsinki'de yapılıyordu.
4. Helsinki Konferansı ve "Sonuç Belgesi" (1 Ağustos 1975):
               Bloklararası ilişkilerde yukarıda belirtilen yumuşama (detant) politikasının sonucu ve bir parçası olarak, Avrupa ülkeleri arasında güvenlik ve işbirliğini güçlendirmek amacıyla bir konferansın toplanmasına karar verildi.

                Uluslararası İlişkilerde Yeni Etkenler ve Değişimler 70misti. Öneri, Sovyetler Birliği ve müttefikleri tarafından 196O'lı yıllarda ortaya atılmıştı. Batılı ülkeler de bunu, Batı-Doğu blokları arasındaki ilişkilerin gelişmesi ve bazı sorunların çözümlenmesi üzerine, uzun bir bekleyişten sonra kabul etmişlerdi.
               Batı ve Doğu bloku ülkelerinin anlaşmasından ,sonra da, (Arnavutluk dışında) bütün Avrupa devletleriyle, Amerika Birleşik Devletleri ve Kana-da'nın katılmasıyla, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) veya yapıldığı yer nedeniyle, Helsinki Konferansı toplanmıştır.
               Konferans, 35 ülkenin katılmasıyla, ilk çalışmalarına 22 Kasım 1972'de Helsinki'de başlamış ve 8 Haziran 1973'e kadar sürmüştür. Bundan sonra, 3-7 Temmuz 1973'te yine aynı kentte dışişleri bakanları düzeyinde ikinci toplantısını yapmış, 1973 yılı Eylül ayından itibaren de çalışmalarına Cenevre'de devam etmiştir. Bu çalışmalar, 21 Temmuz 1975 tarihine kadar sürmüş, sonuçta taraflar belirli bir anlaşma metni üzerinde görüş birliğine va-rabilmişlerdir.
                 İşte bu gelişmeler üzerine, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK), Helsinki'de 30 Temmuz 1975'te liderler düzeyinde toplanmıştır. Konferansa, Avrupa devletlerinin (Arnavutluk hariç) bütünü ile Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada dahil, 35 ülkenin devlet veya hükümet başkanları katılmıştır. Liderler; 1 Ağustos 1975 günü, metni önceki görüşmelerde hazırlanan, uluslararası ilişkilerde temel barış ve işbirliğini kapsayan "Sonuç Belgesi"ni imzalamışlardır.
"Helsinki Sonuç Belgesi"13 veya "Helsinki Anlaşması" adıyla anılan ve oldukça geniş kapsamlı olan, ancak uyulmasında zorunluluk niteliği bulunmayan, bu anlaşmada yer alan başlıca hususlar şunlardır: Avrupa ülkelerinin egemenlik yönünden birbirlerine eşitliği; birbirlerinin sınırlarını ihlal etmeyecekleri ve toprak bütünlüklerine saygı gösterecekleri; anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözümleneceği; ülkelerin iç işlerine dışarıdan müdahale edilmeyeceği; insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterileceği; Avrupa ülkeleri arasında işbirliğinin kurulacağı; askeri alanda güvenlik önlemlerinin alınacağı...
1975 Helsinki Zirve Konferansı, 1815 Viyana Kongresi'nden sonra Avrupa'da bu nitelikte yapılan en geniş ve ilk devletlerarası toplantıdır. Bu konferans sonucunda imzalanan Helsinki Anlaşması'yla da, yumuşama politikasının gelişmesi, Avrupa'nın mevcut statüsünün kabul edilmesi, bloklar arasında olduğu gibi imzacı devletler arasında savaş ihtimalinin ortadan kaldırılmasıyla, barışın esas alınması ve böylece uluslararası ilişkilerde yeni bir dönemin başlaması, amaçlanmaktaydı.

                 Böylece Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı ile bloklar ve devletler arasında yeni bir ilişki ve ilişki alanı meydana gelmiş oldu. Ayrıca anlaşmada, bu ilişkilerin sürekliliğini sağlamak, aynı zamanda AGİK Anlaşması' nın uygulamalarını izlemek üzere de, 35 devlet arasında düzenli olarak, AGİK izleme toplantıları yapılması kararlaştırılmıştır.
Bu toplantıların ilki 1977 yılında Belgrad'da yapıldı. İkinci toplantı, 1979 yılında Madrid'de teknisyenler düzeyinde başladı. Çalışmalara 10-12 Şubat 1982'de, ilgili devletlerin Dışişleri Bakanlarının katılmasıyla devam edildi. Çeşitli uluslararası sorunların ve gelişmelerin görüşüldüğü İkinci AGİK İzleme Toplantısı, 22 Temmuz 1983'te çalışmalarını, bir belge hazırlayarak tamamladı.
                Bunun üzerine, Helsinki Konferansı'na katılan 35 devletin Dışişleri Bakanları, 6-9 Eylül 1983 tarihleri arasında Madrid'de toplandılar. Bakanlar, hazırlanan "Sonuç Belgesi" üzerinde görüşmeler yaptılar ve belgeyi imzaladılar'.
              İkinci AGİK İzleme Konferansı tarafından kabul edilen bu Sonuç Belge-si'nde de, 1975 Helsinki Sonuç Belgesi'nde olduğu gibi, devletlerin bağımsızlığı, devletlerin iç işlerine karışmama, devletler arasındaki sorunların barışçı yollarla çözümlenmesi, insan haklarına saygı gösterilmesi gibi kararlar bulunmakta; aynca, daha sonraki izleme toplantısının 1986'da Helsinki'de yapılması öngörülmekteydi1.
                  Böylece, 1975 Helsinki Konferansı ve buna bağlı olarak yapılan AGİK İzleme Konferanslarımla, bloklar ve devletler arasında sürekli diyalog sağlandığı gibi, uluslararası ilişkilere ve yumuşama (detant) politikasına yeni boyutlar getirilmiş oldu.
Bu arada, uluslararası ilişkilere atmosfer ve uzay konularının girmesi, denizlerin yeni ve değişik yönleriyle ulusları ilgilendirmeye başlaması, bu boyutları daha da genişletti.
B. ULUSLARARASI İLİŞKİLERİN ATMOSFERE VE UZAYA YAYILMASI, DENİZLERİN ÖNEMİNİN ÇOĞALMASI:
1. Uluslararası İlişkilerin Atmosfere ve Uzaya Yayılması:
              İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünyanın iki kutuplu ve iki bloklu bir sisteme girip, bunlar arasında çekişmelerin bütün şiddetiyle sürdüğü sıralarda, havacılık alanındaki gelişmelerin sonucu olarak insanların atmosfere

               Uluslararası İlişkilerde Yeni Etkenler ve Değişimler 71ve uzaya el atması; girişilen yarışmada daima önde giderek, böylece diğer devletler üzerinde politik, ekonomik, psikolojik başarılar elde etmek ve bundan yararlar sağlamak çabası, uluslararası ilişkilerde, çok yakın tarihlere kadar görülmeyen yeni öğelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Nitekim, ilk "yapma uydu"nun 1957'de Sovyetler Birliği, 1958'de Amerika Birleşik Devletleri tarafından uzaya fırlatılmasından sonra, bu rekabet açıkça ortaya çıkmış ve bundan sonra da gittikçe şiddetlenerek devam etmiştir.
                 Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, uluslararası hayatta ön planda yer almak isteyen devletler, prestijlerini güçlendirmek amacıyla her çağda-kinden daha çok bilim ve teknolojiye dayanmaya başlamışlardır. İşte uzay alanında gösterilen başarılar da prestij sağlayan önemli konulardan birisi olmuştur. Çünkü, bilim ve teknoloji alanında sağlanan ilerlemeler, bir devletin ulusal gücü, ilerleme yeteneği, askeri gücü, hatta sosyal yapısı hakkında da ölçü yerine geçer olmuştur. Bu bakımdan nükleer enerji gibi, uzay başarıları da üstünlük simgesi sayılmaya başlanmıştır. Nitekim, uzay çalışmalarını yürüten devletler, bu alandaki başarılarını, aynı zamanda kendi ve dünya kamuoyularına karşı, yani iç ve dış politikalarında yararlanmak üzere kullanmaya başlamışlardır. Bu suretle de bir "Uzay propagandası" ve "Füze diplomasisi" dönemine girilmiştir.
               Uzay çalışmalarının ve sonuçlarının, uzay devletlerini olduğu kadar, uzay çalışmalarına doğrudan katılmayan devletleri de çeşitli şekillerde etkilemeye başlaması, uluslararası ilişkilerin ve yarışın atmosfer ile uzaya yayılmasına neden olmuştur.
               Uzay yansı, başlangıcından itibaren Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında sürmekle beraber, daha küçük oranda olmak üzere bu yanşa İngiltere, Fransa, Japonya, Çin Halk Cumhuriyeti gibi devletler de katılmaya çalışmıştır.
Uzay yarışının, bu alanda çalışması olsun veya olmasın bütün devletleri yakından ilgilendirmesinden dolayı, daha yarışın başlamasından hemen sonra, uzayda egemenliği ve diğer konuları kapsayan Uzay Hukuku tartışmaları da başlamıştır.
                 Nitekim, ilk yapma uydunun uzaya fırlatıldığı yıl olan 1957'den itibaren, uzayda egemenliğin ne şekilde olacağı tartışmalan ortaya çıkmıştır. Önceleri bu tartışma Genel Silahsızlanmanın bir parçası olarak ele alınmıştır. Bunda, silahlanmadaki gelişmelerin uzaya yansıtılmaması konusu işlenmiştir. Yine bu tarihlerde Birleşmiş Milletler'deki tartışmalarda, "Uzay Devletleri" olan Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği herhangi bir görüş açıklamaktan dikkatle kaçınırlarken; diğer devletlerin temsilcileri, uzayın serbest-

ligi, uzayın bütün insanlığın hatta evrendeki bütün canlıların malı olduğu görüşünü savunup durmuşlardır. Bu arada Birleşmiş Milletler'de, 12 Aralık 1959'da, 24 üyeli "Uzayın Barışçı Amaçlarla Kullanılması Komitesi" kurulmuştur. Bundan sonra "Uzay Devletleri" de bu çalışmalara katılmışlardır. Sonuçta Birleşmiş Milletler Örgütü; 29 Aralık 1961'de aldığı bir kararla, uzayın ve gök cisimlerinin serbestliğini, hiçbir devletin egemenliği altına geçmeyeceğini kabul etmiş; 19 Aralık 1962'de teknik alanda işbirliğini onaylamış; 13 Aralık 1963'te de bunlara açıklık getiren kararlar almıştır.
                   Bu gelişmelerden sonra, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun bu kararlarını bağlayıcı bir hale getirmek üzere, üye devletler bir anlaşma hazırlığına girişmişlerdir. Bunun sonucunda hazırlanan "Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Araştırılması ve Kullanılmasında Devletlerin Çalışmalarını Yönetecek İlkelere İlişkin Andlaşma" Genel Kurul tarafından, 27 Ocak 1967'de oybirliğiyle kabul edilmiş ve andlaşma 10 Kasım 1967'de yürürlüğe girmiştir.
                   Uzay Andlaşması'na göre uzay çalışmaları, ekenomik ve bilimsel kalkınma durumlarına bakılmaksızın bütün insanlığın yarar ve çıkarlarına uygun olarak yapılacak, uzay ve gök cisimleri bütün insanlığın çalışma alanları sayılacak, bütün çalışmalarda uluslararası barış ve güvenliğin korunması, uluslararası işbirliği ve anlayışın desteklenmesi sağlanacaktı. Bu suretle Uzay ve Gök cisimlerinin hukuki statüsü saptanmış ve buna uluslararası bir nitelik verilmiştir.
               Böylece, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra hızlanan ve 1957 yılından itibaren uygulam; alanına giren uzay çalışmaları, elde edilen ilerleme ve başarıların çok yönlü sonuçları nedeniyle, uluslararası ilişkilerin atmosfer ve uzaya yayılmasına da yol açmış oldu. Bu da, çok yakın zamanlara kadar bilinen uluslararası mücadale alanlarına ve uluslararası ilişkilerde rol oynayan etkenlere, geniş kapsamlı bir yenisini daha ekledi.
2. Uluslararası İlişkilerde Denizlerin Öneminin Çoğalması:
              Bilindiği gibi denizler, uluslararası ilişkilerde, tarihin en eski çağlarından beri ulaşım, ticaret, askeri ve strateji gibi nedenlerle çok önemli roller oynamıştır. Ancak, yakın zamanlarda gelişen bilim ve teknoloji sonucunda denizlerden yararlanma alanlarının genişlemesi ve artan ihtiyaçlar, denizlere olan ilgiyi ve onlara egemen olma çabalarını çoğaltmıştır. Bu da, uluslararası ilişkilerde yeni mücadele alanlarının ve sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

                Uluslararası İlişkilerde Yeni Etkenler ve Değişimler 71Gerçi, denizlerin yarar ve öneminin çok önceden anlaşılmış olması ve bu alanda ortaya çıkan rekabet ve çatışmalar; deniz hukukunun da, uluslararası hukukun en eski konularından birisi olarak meydana gelmesine neden olmuştur. Ancak, 17. yüzyılın başlarından itibaren oluşan uluslararası deniz hukukunun temel kaynağı, örf ve âdet hukukuna dayanmıştır. Bu nedenle de deniz hukukuna, yazılı bir biçim verilmek istenmiş ve bu amaçla ilk resmi girişime Milletler Cemiyeti çerçevesinde geçilmiş, fakat başarı sağlanamamıştır.Bu alandaki ikinci girişim ise, 1947 yılında Birleşmiş Milletler Örgütü çerçevesinde olmuştur. Örgütün konuyu benimsemesi üzerine yapılan çalışmalar sonucunda, 24 Şubat - 27 Nisan 1958 tarihleri arasında Cenevre'de toplanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferansı, daha önce Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na sunulmuş olan bir andlaşma taslağı üzerinde çalışarak, deniz hukukuyla ilgili şu dört andlaşma metnini kabul etmiştir: "Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi", "Açık Denizler Sözleşmesi", "Kıta Sahanlığı Sözleşmesi", "Açık Denizlerde Balıkçılık ve Canlı Kaynakların Korunmasına dair Sözleşme".
                   29 Nisan 1958 tarihinde imzalanan ve herbirı daha sonraki yıllarda değişik sayıda devlet tarafından kabul edilen Cenevre Sözleşmeleri, deniz hukukunda en önemli gelişme ve bu alandaki başlıca kaynak olmuştur.
                         Ancak, Cenevre Sözleşmeleri'nde bulunan hukuki boşluklar, Konferansta bazı konularda anlaşmaya varılamaması, özellikle Karasularından yabancı gemilerin zararsız geçiş hacları tanımının açıkça yer almamış bulunması ve deniz hukukuna yeni bir kavram olarak giren "Kıta Sahanhğı"nınI8bazı ilkelerinin de hızla gelişen teknoloji ve uluslararası toplumda meydana gelen değişme ve isteklere karşı anlamını kaybetmesi gibi hususlar; deniz hukukunun bir defa daha Birleşmiş Milletler Örgütü öncülüğünde ele alınmasına, Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı'nın toplanmasına yol açmıştır.
               Birleşmiş Milletler Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı, 20 Haziran -29 Ağustos 1974'te Karakas'ta, 138 ülkeden 5.000 dolayında delegenin katılmasıyla toplanmıştır. Konferansın amacı; deniz hukukuna yeni bir şekil vermek, daha önce kesin kurallar getirilememiş olan Kıta Sahanlığı, denizlerin ne şekilde kullanılacağı gibi konulan açıklığa kavuşturmak ve bir esasa bağlamaktı. Ancak konferans, devletler arasındaki görüş farklılıklarından dolayı, ilk anlardan itibaren, bazı alanlarda ilerlemeler sağlanmasına rağmen, çıkmaza girmiş ve bir sonuca varamamıştır.
              "Kıta Sahanlığı" terimi, aslında coğrafyacılar ve jeologlar tarafından kullanılan teknik bir
terimdir. Yapılan araştırmalara göre, deniz yatağının, kıyıdan itibaren 200 metreye kadar
derinleşmesi yavaş yavaş olmakta; 200 metreden sonra derinlik birden bire çoğalmaktadır.
İşte kıyıdan bu 200 metre derinliğe kadar giden deniz yatağına coğrafyacılar ve jeologlar

Uluslararası İlişkilerde Yeni Etkenler ve Değişimler 71Uluslararası Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı; bundan sonra da, Mart-Mayıs 1975'te Cenevre'de, Nisan-Mayıs ve Ağustos 1976'da New York'ta, Mayıs-Haziran 1977'de Cenevre'de, Mart-Nisan 1979'da New York'ta, son olarak da Mart 1982'de yine New York'ta toplanarak çalışmalarına devam etmiştir.
Görüldüğü gibi, Birleşmiş Milletler Örgütü çerçevesinde sürdürülen bu toplantılar, devletlerin çıkarlarının çatışması nedeniyle uzun sürmüştür. Bu bakımdan Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı, ancak dokuz yıllık bir çalışmadan sonra, denizlerin ve deniz dibindeki madenlerin kullanımını ve işletilmesini kurala bağlayan uluslararası sözleşme ve sonuç belgesini hazırlayabilmiştir.
              Hazırlanan sözleşme, 30 Nisan 1982 günü, Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela ve İsrail'in kullandıkları 4 aleyhte oya karşı 130 oyla kabul edilmiştir20. Oylamada, aralarında Sovyetler Birliği, İngiltere, İtalya, İspanya, Federal Almanya ve Doğu Almanya'nın da bulunduğu 17 ülke çekimser kalmıştır.
             Sözleşme, aynı yılın (1982) Eylül ayında Karakas'ta imzaya açılacak ve altmış ya da daha fazla ülkenin onayından bir yıl sonra yürürlüğe girecekti. Ancak, Venezuela'nın ev sahipliği yapmaktan vazgeçmesi üzerine, imza töreninin Jamaika'da düzenlenmesine karar verilmiştir. Sözleşme ve ona eklenen sonuç belgesi, imzaya açıldıktan kısa bir süre sonra 119 ülke tarafından imzalanmıştır. Bundan sonra da, sözleşmenin yürürlüğe girebilmesi için devletler tarafından onaylanma işlemine başlanmıştır.
Yeni Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi, 320 madde ile 8 ek maddeden oluşmuştur. Bu sözleşme ile belirlenen hususlardan bazıları, özetle şöyledir:

1) Kıyı şeridi bulunan ülkeler daha önce 3 mil olan karasularını 12 mile
çıkartabilecektir.
2) Kıyı şeridine sahip ülkeler, yalnızca kendilerine mahsus olmak üzere
20 millik ekonomik bölgeye sahip olacaklar ve kıta sahanlıklarını en
20) Hazırlanan sözleşme, ülkelere karasularını 12 mile kadar genişletme hakkı vermektedir. Bunun Ege Denizi'nde uygulanması, Yunanistan'a haksız bir üstünlük sağlayacağı gibi, Türk gemi ve uçaklarının Ege'den Akdeniz çıkışlarını sınırlayacak bir durumu ortaya çıkaracağından, Türkiye daha konferansın başında, buna itiraz etmiş ve Ege gibi çok özel niteliklere sahip yarı kapalı denizlerin bu genel ilkenin dışında tutulmasını istemiştir. Ancak bu görüş, sözleşmede yer almadığı gibi, Türkiye'nin sonuç belgesine çekince koyma istemi de kabul edilmemiştir. Bu nedenle Türkiye, sözleşmenin oylanmasında red oyu vermiş ve sözleşme ile sonuç belgesini imzalamamıştır

çok 350 mile kadar uzatabileceklerdir. Kıyı şeridi bulunan ülkeler, bu bölgeler içinde deniz dibi kaynaklarını işletebilme hakkına sahip olabileceklerdir.
3) Savaş gemileri de dahil bütün gemiler "barışçı amaçlarla" boğazlardan ve karasularından geçme serbestliğine sahiptirler.
4) Ekonomik bölge sınırlarını aşan denizler ise "insanlığın ortak mirası " kabul edilmiştir.
5) Deniz dibindeki maden kaynaklarının işletilmesi ise, Jamaika'da kurulacak bir uluslararası deniz yatağı kurulunun kontrolü altında olacaktır.
                Böylece Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı'nın çalışmaları sonucunda, uluslararası alanda "Deniz Hukuku" ile ilgili yeni bir düzenlemeye gidilmiştir. Ancak bu, devletlerin siyasi coğrafyalarından kaynaklanan hak ve çıkarları ile, bunlar hakkında farklı düşüncelerden doğan, devletler arası yeni sorunları da beraberinde getirmiştir.
               Sonuç olarak, yumuşama (detant) politikası, atmosfer ve uzay gelişmeleri, denizlerin öneminin çoğalması gibi (ve diğer) yeni etkenlerin ortaya çıkması; bloklararası ve devletlerarası ilişkilerin kapsamı ile niteliklerini çok yönlü geliştirmiş ve değiştirmiştir. Bunlar da, özellikle 1960'h yılların başlarından sonra, dünya siyasi hayatının akışında daha önceki yılların görüntüsünden oldukça değişik ve karmaşık, boyutları çok geniş, yeni bir döneme girilmesine yol açmıştır.
            İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, yukarıdaki konularda belirtilen olay ve gelişmeler olurken, bunlardan birçoğu ile doğrudan veya dolaylı ilgisi bulunan Türkiye'nin, dış politikasında da 1945 yılından beri önemli gelişmeler meydana geliyordu.

Etkinlikler:

1-Savaş Karşıtları, Vietnam Savaşına Tepkiler:Vietnam'a asker gönderilmesi Amerika'nın kendi içinde büyük çalkantıya sebep oldu. Zira Amerikan askeri ölmeye başlayınca Amerikan kamu oyunda tepkiler artmaya başladı. Büyük şehirlerde ve bilhassa üniversitelerde Vietnam savaşına karşı protesto gösterilerine girişti. Gençlik Vietnam savaşının ve orada ölme gereğinin sebebini anlayamıyordu. Vietnam savaşı, Amerikan kamu oyu için sebebi anlaşılamayan manasız ve amaçsız bir savaş haline gelmişti. O kadar ki, Amerikan Kongresi de Başkan Johnson'ın aleyhine bir tutum almaya ve Johnson'ın yanlış değerlendirme ile kendilerini yanılttığını söylemeye başladı.

Amerika'nın Avrupalı müttefikleri de Amerika'nın Vietnam macerasını tasvib etmediler. Batı ittifakı Vietnam'da bir prestij yarası alırken, öte yandan Amerika kendi müttefiklerine yeteri kadar danışmadan bir maceraya girmişti ki, bu maceranın sonu Batı Avrupa'yı da işin içine çekebilirdi. Bu konuda en fazla tepki gösteren de Fransa oldu.

Muhammed Ali Clay: Ona sadece bir boksör olarak bakmamak gerekir. Çünkü o gücüyle olduğu kadar kişiliğiyle de hep daha iyisini yapmaya çalışmıştır. İslamiyet'i seçmiştir ve Vietnam savaşına gitmemiştir. Bu durumu şöyle dile getirmiştir: "Benim onlarla sorunum yok." (I'I ain't got no quarrel with them Vietcong'). Unvanlarına el konuldu ve bokstan uzaklaştırıldı. Fakat o yılmadı. Bu süre içerisinde üniversiteleri dolaşarak İslamiyet'i anlattı. Verimli işlerle uğraştı. Muhammed Ali, sadece Muhammed Ali isminden ibaret değildir. O, zamanının en iyisidir.

2. Keşmir Sorunu:

Keşmir sorunu / Ali KÜLEBİ - TUSAM - BAŞKANVEKİLİ

Dünyamızdaki insanlık trajedilerinin yaşandığı önemli yerlerden biri olan Keşmir'i geçtiğimiz yıl vuran deprem bu trajedinin boyutlarını daha da arttırdı. Sırtını Himayalar'a veren Keşmir, doğal güzellikleri ve verimli toprakları nedeniyle "Doğu'nun İsviçre'si" diye anılır. Yüksekliği 3000-7000 metre arasında değişen ülkenin genişliği 151.360 kilometrekaredir. (Azad Keşmir 56.000 km2, Hindistan tarafından işgal altında tutulan Jammu ve Keşmir 95.300 kilometrekaredir.) Toplam nüfusu yaklaşık olarak 13 milyon üzerinde olan Keşmir halkının yüzde doksanından fazlası Müslüman'dır. Azad Keşmir halkının tamamı Müslüman, işgal altındaki Keşmir halkının da yüzde doksanı Müslüman'dır.

SORUNUNTARİHSELGELİŞİMİ
                1947'de Pakistan ve Hindistan İngiltere'den bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde, Keşmir halkı yapılan mutabakata göre uygulanan seçim haklarını Müslüman Pakistan'dan yana kullanmıştı. Ne var ki, Hindistan alt kıtasındaki Müslüman bölgeleri gibi Pakistan'a katılması gereken Keşmir'in yöneticisi Mihrace Hari Singh'in ülkeyi para karşılığı Hindistan'a verip İngiltere'ye kaçmasıyla bu gerçekleşememişti. 1947 Ekim ayında Pakistan'a bağlı güçlerin Keşmir'in bir bölümünü Srinagar'a kadar işgal etmesi üzerine, Hint Birlikleri'nin de Hindistan işgali altındaki Keşmir'in bugünkü yazlık başkent olan Srinagar'ı ele geçirmesiyle bir kontrol hattı şeklindeki bugünkü sınır ortaya çıktı. Böylelikle Keşmir Bölgesi, Pakistan'ın elindeki ve Keşmir'in yaklaşık yüzde 30'unu oluşturan Azad Keşmir (Özgür Keşmir) ve kalan kısmı işgal eden Hindistan kontrolündeki Keşmir Vadisi, Jammu ve Ladakh bölgeleri şeklinde ikiye bölünmüş oldu. Bu durum bugünün iki nükleer gücünün arasında yıllardır süren bir sorunu da kaçınılmaz şekilde ortaya çıkarmış oldu.
                   Keşmir'deki soruna 1956'lardan başlayan ve 1962'ye kadar devam eden bir süreçte Keşmir'in doğusunda bulunan Aksai-Çin yaylasını ele geçirerek dahil olan Çin, Hindistan ile karşı karşıya geldi ve Pakistan'la doğal bir ittifakı da başlatmış oldu. Yine Pakistan'ın 1963'de (K2) tepesi civarındaki dar bir bölgeyi Çin'e vermesi de Çin ile Pakistan arasında bugüne dek süregelen dostluğu başlatmış oldu. Bu bölgeyi Çin'e bağlayan bir yol yapan Çin bölgede bir anlamda Hindistan üzerinde baskı yapacak konuma da ulaşmış oldu.

Pakistan kontrolündeki Azad Keşmir'in başkenti Muzafferabad oldu. Nüfusunun halen yüzde 65'inden çoğu Hindistan kontrolünde olan ve Keşmir'in 7 bölgesinden 5'ini kapsayan kısımdaki Müslüman halkın çilesi de bu şekilde başlamışken süreç içinde Hindistan Pakistan arasında iki büyük savaş daha meydana geldi. 1965'de bölgedeki gerginlik İkinci Pakistan-Hindistan Savaşı'na neden olurken, 1999'da da yine Kargil Bölgesinde iddia edilen sınır ihlalleri nedeniyle de Kargil Savaşı çıktı.
            Temelde Pakistan'ın Keşmir sorununun çözümü için BM kararlarına uygun bir şekilde halk oylamasına gidilmesini önermesine karşın Hindistan'ın buna yanaşmaması sorunun süregelmesine neden oluyor. 2003 yılı sonunda Pakistan Devlet Başkanı Perviz Müşerref'in Pakistan ve Hindistan askeri güçlerinin sıkıntılara konu olan Himalaya bölgesinden tamamen çekilmeleri yönündeki teklifi yine Hindistan tarafından reddedildi. Hindistan bu reddetmeye gerekçe olarak bölgenin istikrarsız durumunu ve Pakistan'dan gelebilecek köktendinci unsurları gösterdi. Böylece bir noktadan başlatılabilecek çözüm girişimi ve yakınlaşma çabaları da Hindistan'ın olumsuz tutumu nedeniyle başarısız kaldı.
            Hindistan'ın yaklaşık 700.000 kişilik bir güçle, Hindistan'ın işgalinin haksızlığına karşı çıkan ve bağımsızlık isteyen Keşmir Halkı'na karşı baskısı bu şekilde devam ederken bugüne kadar 70.000'in üzerinde Keşmirli şehit edildi. İşin önemli bir diğer yanı da 1,5 milyondan fazla Keşmirli'nin mülteci haline getirilmesi ve son meydana gelen depremde bu mültecilerin durumlarının daha acıklı bir şekle dönüşmesidir.

HUKUKSALBOYUTU
             Esasen hukuki yollardan ve uluslararası kararlara uygun bir şekilde çözümü çok kolay olan Keşmir sorunu maalesef milyonlarca insanı akıl almaz sıkıntılara sokacak şekilde sürüyorsa buradaki sorumlunun Hint tarafı olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü;
          BM Güvenlik Konseyi'nin 1948 ve 1949 tarihli kararlarına göre Keşmir halkının kendi geleceğini tayin (self-determination) hakkı vardır.
          Ayrıca ve esasen 19 Temmuz 1947'de Keşmir Meclisi'nin seçilmiş Müslüman üyelerinin ezici çoğunluğunu temsil eden "Tüm Cammu ve Keşmir Müslüman Konferansı" toplantısında, Keşmir'in, coğrafi, ekonomik, ırk, din, kültür ve tarih özelliklerinden dolayı Pakistan'a katılması kararı alınmıştır.
           24 Ekim 1947'de Özgür (Azad) Keşmir Hükümeti resmen ilan edilmişken, Hindistan'ın itirazı üzerine, 1948'de Hindistan'ın istemeyerek de olsa kabul etmek durumunda kaldığı bir halk oylaması yapılması kararı alındı. Ancak Hindistan'ın olumsuz yöndeki çabaları nedeniyle halk oylaması gerçekleştirilemedi. 1953'de yine Hindistan hile karıştırarak yaptığı Keşmir Meclisi seçimini bahane etti ve halk oylamasına gerek olmadığını öne sürdü. Hindistan'ın bundan sonraki yaklaşımı ise, Keşmir konusunda bir sorunun olmadığı çünkü Keşmir'in bir bütün olarak Hindistan'ın parçası olduğu yönündeydi.
              BM'nin 13 Ağustos 1948, 5 Ocak 1949 ve 24 Ocak 1957 (Güvenlik Konseyi'nin 122 sayılı kararı) tasarıları ise, Jammu ve Keşmir'deki anlaşmazlığın nihai çözümünün BM himayesi altında demokratik bir yöntem olan özgür ve tarafsız bir halk oylaması yoluyla, insanların özgür iradeleri gereğince yapılmasını öngörmektedir. Hindistan eski Başbakanı Nehru'nun 1947 ve 1952 yılları arasında defalarca ve bizzat itiraf edip taahhüt ettiği şekilde, "Keşmir'in geleceği, Keşmir halkının kararına bırakılmalıdır." Nehru, 26 Haziran 1952 tarihli beyanında, "Keşmir halkı yapılan bir plebisitte biz Hindistan ile beraber olmak istemiyoruz deseler bile bunun bize acı vereceğini bilerek durumu kabul edeceğiz. Gerek olursa anayasayı değiştireceğiz" demiştir.

EZİLENKEŞMİRLİLER
           Yukarıda değindiğimiz baskılar altında eziyet çeken, yaralanan, hapse atılan, göçe zorlanan, şehit edilen ve tek amaçları Keşmir'in uluslararası hukukun öngördüğü halk oylaması ile Pakistan'a bağlanmasını arzu etmek olan Keşmir halkı ile ilgili Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları Gözetim Ajansı'nın tespitleri şöyle:

Keşmir'deki siyasi ve hukuk dışı katliamlar geçmişte olduğu gibi hala sürmektedir,
İnsanların kaybolması, kaçırılması olağan vaka haline gelmiştir,
Kadınlara tecavüz vakaları söz konusudur,
İşkence ve tutuklulara kötü muamele yapılmaktadır,
Keyfi gözaltına alma ve tutuklamalar süregelmektedir,
Mala, mülke kasıtlı zarar vermeler olağan hale gelmiştir,
Adil yargılanma hakkı tutuklular için yoktur,
Keyfi şekilde aile ve haberleşme mahremiyetine tecavüz söz konusudur,
İnsan haklarına aykırı aşırı güç kullanma durumu da söz konusudur,
Toplantı, gösteri, düşünce açıklama hakları ve din özgürlüğü gibi hakların kısıtlanması gibi bütün bu olumsuzluklar Keşmir'in Hindistan'a ait kesimi için geçerlidir.

                Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan insanlık trajedisi, milyonlarca Keşmirliyi acı içinde yaşamaya mahkum etmiş ve memleketlerinden Azad Keşmir veya Pakistan'a göçe zorlamıştır. Keşmir halkının bir buçuk milyon kadarının Pakistan'da göçmen olarak vatanlarından uzakta yaşamaya mahkum edilmiş olması hukuki ve vicdani açıdan kabul edilemez bir husustur.
              Keşmir'de yıllardır süren intifada şunu açıkça ortaya çıkarmıştır ki, bu sorunun askeri bir çözümü yoktur. Çözüm halk oylamasıdır. Sorunun siyasi ve hukuki dayanakları ile bir insan hakları sorunu olduğu da ortadadır. Özgürlük isteyen ve haklı gerekçeleri olan kardeş Keşmir halkını açıkça desteklemek vicdani görevimizdir. Bosna-Hersek'te, Kosova'da, Kıbrıs'ta öldürülen Müslümanların şehit edilmesine sesini çıkarmayan sözde uygar batı dünyası aynı tutumu kardeş Keşmir halkına da göstererek sürdürmektedir.
           Her zamanki çıkarcı yaklaşımlarıyla Hindistan'la ekonomik, siyasi ve askeri işbirliğini artırma çizgisine giren batılı ülkeler bu vuku bulan hukuk ve insanlık dışı olaylara maalesef gözlerini yummaktadır. Bütün uluslararası hukuk kuralları ve bunlara uygun olarak uluslararası örgütlerce alınmış kararlara rağmen göz ardı edilen Kardeş Keşmir halkının hakkına bizim Türkiye olarak sahip çıkmamız ve bunun takipçisi olmamız vicdanen gerektiği gibi gerçek dost ve kardeş Pakistan'a karşı da görevimizdir.
             Devlet Başkanı General Perviz Müşerref'in güçlü yönetiminin yanı sıra son yıllarda ekonomik açıdan büyük bir başarı elde ederek ülke ekonomisini düzlüğe çıkaran Başbakan Şevket Aziz'in istikrarlı politikası jeopolitik olarak dünyanın bu en sıkıntılı bölgesini şimdilik kontrol altında tutuyor. Pakistan'da köktencilik olgusunun sürmesi yönetimi uğraştırıyorsa da, bu hareketin Pakistan askeri gücüne karşı başarılı olma olasılığı çok zayıf. Ayrıca Müşerref'in temel olarak önem verdiği laiklik anlayışı, ülkenin jeopolitik gereklilik ve gerekçeleri nedeniyle, özellikle Afganistan ve Keşmir'deki İslamcı gruplarla işbirliği yapmasına da engel değil. Ancak son aylarda Hindistan'ın ABD nezdinde önem kazanmaya başlayan askeri ve nükleer ilişkileri dahil, Pakistan'ın Güney Asya'da yeni oluşan bütün gerçekleri Keşmir ve Afganistan gibi sorunlarla bir arada değerlendirip yeni stratejiler oluşturmasında yarar var gibi gözüküyor.
               KKTC kurulduğunda onu Bangladeş ile beraber hemen tanıyan ve maalesef sonradan batılı ülkelerin ambargo tehdidiyle bu kararı geri almak zorunda bırakılan, Kurtuluş Savaşımızda bize maddi, manevi büyük ölçülerde yardımcı olan, Kıbrıs Barış Harekatı sırasında bize silah ve malzeme yardımı yapan, içlerinde şimdiki Pakistan Devlet Başkanı Perviz Müşerref'in de bulunduğu söylenen yüzlerce sivil ve askerin Kıbrıs harekatında ordumuzla beraber savaşmak için gönüllü yazıldığı bilinen, bütün önemli balistik füze sistemlerine Türk isimleri verdiklerini kıvançla dile getiren Pakistanlı kardeşlerimizle bütün bu önemli sorunlarında beraber olmamız, onları siyasi ve maddi şekilde ve oluşabilecek yeni stratejilerinde desteklememiz gönül borcumuzdur.

4.Neticesiz Kalan Salt 2:

          SALT-I'in yarattığı bu gayet müsait ve müsbet atmosfer içinde Amerika ve Sovyet Rusya, saldırgan stratejik silahların (füzelerin) de sınırlarıdırılması için hemen, yani 21 Kasım 1972'de Cenevre'de görüşmelere başladılar.

             SALT-II görüşmeleri, birincisi gibi kolay yürümedi. Zira SALT-I'e karşı Amerikan Kongresinden bir takım itirazlar yükselmişti. ABM Antlaşmasını Amerikan Senatosu hiçbir itiraz göstermeden 3 Ağustos 1972'de 2'ye karşı 88 oyla kabul etti. Fakat Geçici Anlaşma'da, denizaltılardan atılan füzelerin sayısında Amerika aleyhine olan eşitsizlik, tenkitlere sebep oldu. Bazı Senato üyeleri, SALT-II anlaşmasında bu eşitsizliğin giderilmesini istediler. Bunların liderliğini Senatör Henry Jackson (Washington-D) yapıyordu. Senatör Jackson'ın teşebbüsü ile kabul edilen ve "Jackson Amendment" adını alan bir kararla, SALT-II görüşmelerinde Amerika ile Sovyetler Birliği arasında eşitlik ilkesinin korunması kabul edildi. Fakat bu eşitliğin manası açık olmadığı için, sonradan hem Amerikan müzakerecileri için güçlük çıkarmış ve hem de gereksiz tartışmalara sebep olmuştur. Bununla kasdedilen sayı eşitliği ise, bunun manası yoktu; çünkü her iki tarafın sahip olduğu silahların vurucu güçlerinde bir eşitlik yoktu. Böyle olunca sayı eşitliğinin manası kalmıyordu. Kantitatif Eşitlik denen bu kavramın karşısında yer alan diğer kavram ise Kalitatif Eşitlik, SALT-II anlaşmasında, füze ve nükleer silahların vurucu güçlerinde bir eşitlik sağlanmasıydı. Böyle bir eşitliği sağlamanın güçlüğü de meydandadır. Çünkü bu füze ve nükleer silahların teknolojik üstünlükleri gayet karmaşık bir sisteme dayanıyordu. Karşılaştırma, mukayese yapıp eşitlik kurmak son derece zordu.

                    Meselenin mahiyetindeki bu güçlüğün yanısıra, saldırgan stratejik silahların (kıtalararası füzelerin) sınırlandırılmasında her iki tarafın da, karşı tarafa üstünlüğü kaptırmamak endişesi SALT-II görüşmelerinin uzamasına sebep olmuştur. Çünkü her iki taraf da biliyordu ki, gelecekteki savaş kıtalararası füzelere dayanacaktı ve birbirlerine karşı kuvvet durumları da esas itibariyle bu stratejik silahlardan kaynaklanıyordu. Konvansiyonel kuvvete güvenme ise, ancak stratejik silahlardan sonra gelmekteydi. Dolayısıyla gerek Amerika ve gerek Sovyet R usya, bu silahlarda dengeyi sağlayacak gibi görünen her formülü en ince ayrıntılarına kadar incelemişler ve karşı tarafa en küçük bir üstünlük vermemek için gayet dikkatli davranmışlardır.

Diğer taraftan, SALT-II anlaşmalarının imzalandığı 1979 Haziranına kadar geçen sürede, milletlerarası münasebetlerde ortaya çıkan hadiseler de, müzakerelerin uzamasında müessir olmuştur. Vietnam Savaşı, 1973 Arap-İsrail savaşı, 1973-1974'de Amerika'da Watergate Skandalı, Amerika'da başkanlık seçimleri ve başkanların değişmesi ve diğer hadiseler gibi...

             Görüşmelerin uzamasına rağmen, dikkati çeken bir nokta, her iki tarafın bir anlaşmaya varmak hususunda, niyetlerini her vesile ile vurgulamaktan kaçınmamışlardır. 1973 Moskova Zirvesi ile 1974 Vladivostok Zirvesi bunun örneğidir.

                Başkan Nixon'un 27 Haziran-3 Temmuz 1974 günlerinde Moskova'yı ziyareti sırasında Brejnev ile yaptığı zirve toplantıları sonunda yayınlanan bildiride, taraflar, kitlesel tahrip silahları ile nükleer silahların kullanılabileceği bir savaş tehlikesini önlemek, bilhassa stratejik silahlar yarışını durdurmak veya hiç değilse sınırlamak, genel bir silahsızlanmayı gerçekleştirmek, milletlerarası gerginlikler ile askeri çatışmaların sebeplerini ortadan kaldırmak, yumuşamayı genişletmek ve aralarındaki ticari, ekonomik, kültürel, bilimsel ve teknik alanlardaki münasebet ve işbirliğini geliştirmek için ortak çaba harcayacaklarını ve SALT-II görüşmelerine devam edeceklerini açıklıyorlardı.

                 Görülüyor ki, SALT-I anlaşmasından sonra Sovyet-Amerikan münasebetleri tam bir detant havası içine girmiş bulunuyordu. O kadar ki, yukardaki bildiride kullanılan ifadeleri, çok değil, bu tarihten beş-altı yıl önce iki devletin münasebetlerinde görmek mümkün değildi.

                  Moskova Zirvesinde 3 Temmuz 1974 günü de, yeraltı denemelerini sınırlayan ve "Eşik" (Treshold) antlaşması dediğimiz antlaşma da imzalandı. Bu antlaşmadan daha yukarda söz etmiştik.

                 Moskova Zirvesi Nixon'ın SALT'a yaptığı son katkı oldu. Çünkü, bir yıl önce patlak vermiş olan Watergate Skandalı yüzünden 8 Ağustos 1974 de istifa etmek zorunda kaldı. Watergate, Demokrat Parti'nin Washington'daki genel merkezinin bulunduğu bina idi. 1973 Haziranında bir gece, beş kişi bu binaya dinleme aletleri koyarken yakalandı. Soruşturma derinleştirilince, Nixon'ın da bilgisi dahilinde olmak üzere, Demokrat Parti binasına bir çok dinleme aleti yerleştirildiği ve bu suretle Nixon'ın Cumhuriyetçilerin seçim taktiklerini kolaylıkla öğrenmek imkanını elde etmek istediği anlaşıldı. Suçlular mahkemeye verilince, işin gerçekten bir skandal olduğu görüldü. Zira, bu hadisenin dışında, Nixon'ın çalışma arkadaşlarının da bir çok marifetleri ortaya çıktığı gibi, rüşvet hadiseleri ve seçimler için gizli ve usulsüz paralar alındığı tesbit edildi. Nixon kamu oyunun tepkilerine ve baskılarına bir yıldan fazla dayandı, fakat sonunda 8 Ağustos 1974 de istifa etmek zorunda kaldı. Anayasa gereğince yerine Başkan Yardımcısı Gerald Ford geçti.

               Gerald Ford ile Brejnev arasında 23-24 Kasım 1974 de yapılan Vladivostok Zirvesi ise, stratejik silahların sınırlandırılması ve SALT-II istikametinde yeni ve mühim bir adım teşkil etti. Zirve sonunda yayınlanan "Demeç" ve "Bildiri" de hiç sözü edilmemekle beraber, daha sonra yapılan açıklamalardan görülmüştür ki, Vladivostok Zirvesinde, "saldırgan" (offensive) füzeler konusunda da bir sınırlama anlaşmasına varmışlardı. Buna göre, "taşıyıcı" (delivery vehicle) denen, kıtalararası (ICBM) ve denizaltılardan atılan (SLBM) füze sayısı her iki taraf için de en çok 2400 olarak tesbit edilmişti. Bunlardan ancak 1320 tanesi çok başlıklı füze (MIRV) olabilecekti. Ayrıca, bu anlaşma 31 Aralık 1985 tarihine kadar geçerli olacaktı.

               Bir yandan bu kantitatif sınırlamanın yapılmış olması ve bir yandan bu sınırlamanın 1985 yılı sonuna kadar geçerli kabul edilmesi, müzakerelerin bundan sonra daha ağır yürümesinde herhalde mühim rol oynamıştır. Fakat tekrar edelim ki, müzakerelerin yavaş gitmesinde esas sebep, her iki tarafın da kalitatif sınırlamada çok dikkatli davranması ve kalitatif sınırlamanın zor ve karmaşık bir sistem olmasındadır.

               SALT-II Antlaşması, 18 Haziran 1979 da Viyana'da, 1976 seçimlerinde Cumhurbaşkanlığına gelmiş olan Jimmy Carter ile Leonid Brejnev arasında imzalanmıştır. Bu antlaşmanın gayet uzun, ayrıntılı ve antlaşma, protokol, memorandum ve demeçler gibi bir çok belgeden meydana gelmiş olması, SALT-II görüşmelerinin neden uzun sürdüğünü açıklamaktadır. Bu sebeple, SALT-II Antlaşması deyimi yerine SALT-II Anlaşmaları demek daha doğru olacaktır.

                   SALT-II anlaşmalarında, hem Amerika ve hem de Sovyetler Birliği, 1 Kasım 1978 tarihi itibariyle sahip bulundukları bütün stratejik füzelerle, uzun menzilli yani stratejik bombardıman uçaklarının miktarlarını bir memorandumda ortaya koymuşlardır. Stratejik uçaklarda birinci planda gelenler, Amerika için B-52 ve B-1 uçakları ile, Sovyetler için Backfire denen Tu-22 M ağır bombardıman uçakları idi.

                   Diğer taraftan, yine bu anlaşmalarda hem, kıtalararası füzelerin (ICBM), hem denizaltılardan atılan füzelerin (SLBM) ve hem de çok başlıklı olup her başlığın bağımsız olarak ayrı hedefe gidebildiği füzelerin (MIRV) tarifleri yapılıp spesifikasyonları belirtildiği gibi, her çeşit füzenin de miktar sınırlaması yapılmıştı. Bu arada şunu da belirtelim ki, bugün tartışması hem NATO içinde ve hem de Sovyet Rusya ile münasebetlerde tartışması yapılan ve 30 Kasım 1981'denberiCenevre'de Amerika ile Sovyet Rusya arasında müzakerelere konu olan "Cruise" füzelerinin 600 kilometreden daha uzun menzillileri de SALT-II anlaşmaları ile yasaklanıyordu. Bunlar deniz rampalarından ve kara rampalarından atılamayacağı gibi, çok başlıklı (MIRV) da taşıyamıyacaktı.

                 SALT-II anlaşmaları, 1922 Waşington ve 1930 Londra deniz silahsızlanmaları anlaşmalarından beri, son 50 yıl içinde gerçekleştirilmiş bir silahsızlanma anlaşması idi. Asıl ehemmiyetli tarafı ise, stratejik ve dolayısiyle uzun menzilli nükleer silahları sınırlaması idi. Fakat SALT-II anlaşmaları yürürlüğe giremedi. SALT-II Amerikan kamu oyunda ağır tenkitlere uğradı. Bu tenkitler gerek Kongre'den, gerek uzman çevrelerden gelmekteydi. Bu tenkitlere göre, getirilen sınırlamalarla Amerika stratejik üstünlüğü Sovyetlere kaptırmıştı. Hava öyle bir duruma geldi ki, Kongre'nin SALT-II'yi tasdik etmesi çok şüpheli görünüyordu.

                 İşte tam bu sıradadır ki, Sovyetler bir hata yaptılar ve 1979 Aralık ayı sonundan itibaren Afganistan'ı işgal etmeye başladılar. Daha aşağıda ayrıntıları ile alacağımız bu işgal hadisesi üzerine, Amerika SALT-II anlaşmaların ı tasdik etmekten vazgeçti ve bir kenara koydu. Çünkü Afganistan'ın Sovyetler tarafından işgali, Orta Doğuda, en az stratejik silahlar anlaşması kadar ehemmiyetli bir stratejik değişiklik yapmaktaydı. Kaldı ki, Sovyetlerin Afganistan'ı işgali Amerikan kamu oyunda, detant ve silahsızlanma konusunda Sovyetlerin samimi olmadığı ve yumuşamayı kendi yayılma ve genişleme tasarıları için müsait bir fırsat olarak gördüğü şeklinde değerlendirildi. Netice olarak, SALT-II doğmadan değil, ama doğduktan biraz sonra, çok kısa bir ömürle öldü. Bundan sonra olsa olsa ancak yeni bir SALT-III söz konusu olabilir.

              Sovyetlerin, Afganistan'ı işgal suretiyle, SALT-II'ye öldürücü bir darbe vurmanın sebeplerini, tabiatiyle Tarih ilerde açıklayacaktır. Fakat şu anda akla çeşitli ihtimaller gelmektedir. Bu ihtimallerin birincisi, müzakerelerin yedi yıl kadar sürmüş olmasına bakınca, Sovyetlerin SALT-II'ye isteksiz olarak yanaşmaları ve zoraki bir şekilde imzalamış olmalarıdır. Bu ihtimale gerçek sebep olarak bakacak olursak, Sovyetlerin her halukarda ilerde bir sebep bulup bu anlaşmaları bozmaları beklenebilecekti. Günümüzdeki Avrupa'da orta menzilli füzeler meselesinde Sovyetlerin, güya bir anlaşma yapmak ister görünüp, hiç bir tavize yanaşmayan tutumlarına bakınca, bu ihtimali yabana atmamak gerekiyor.

               Tabiatiyle, Sovyetlerin tutumunda rol oynayan bir diğer faktör de, Amerikan Kongresinin ve kamu oyunun SALT-II anlaşmalarına karşı gösterdiği tepkidir. Bu tepki Sovyetleri ümitsizliğe sevketmiş ve SALT-II ile Afganistan'ın işgalinin kazandıracağı stratejik avantaj arasında bir mukayese, bir karşılaştırma yapmaya ve bir karar almaya zorlamış olabilir.

              Nihayet, üçüncü ihtimal ise, yedi yıllık görüşme, müzakere ve tartışmalardan sonra, Amerika'nın her ne olursa olsun SALT-II'ye yürekten bağlanarak bunu tasdik edeceğine ve Afganistan'ın işgalinin Amerika'nın SALT-II konusundaki kararlılığını veya kararını değiştirmeyeceğine Sovyetlerin inanmış olmasıdır.

4.Spor ve Siyaset İlişkisi: (Moskovanın Afganistanı işgalinin protesto edilmesi)
            Sovyetlerin afganistan'ı işgalini -ki bu işgal 1979'da olmuştur- protesto eden abd ve abd yanlısı ülkeler tarafından -tabii ki türkiye de amerika'yı yalnız bırakmamıştır- boykot edilmiş olimpiyatlardır. bir sonraki 1984 los angeles olimpiyatlarına da güvenlik gerekçesiyle romanya dışındaki tüm doğu bloğu ülkeleri ve sovyetler birliği katılmamışlardır.

Amerikanın başını çektiği 64 ülke protesto edip katılmaz olimpiyatlara. 1984 olimpiyatlarında ise 14 ülke -başta sovyetler birliği olmak üzere- misilleme yaparak los angeles olimpiyatlarına katılmamıştır.

Bir çok dalda madalyaların sscb tarafından toplandığı ve de dünya rekorlarının pek çıkmadığı olimpiyatlar

Bağlantısızlar Hareketi:Bağlantısızlar Hareketi, kendilerini hiçbir güç bloğuna dahil veya hariç olarak addetmeyen 100 üzerinde ülkenin biraraya gelerek oluşturdukları bir uluslar arası oluşumdur.
              1979 I. Havana Bildirisi'ne göre birliğin amacı, "üye ülkelerin milli bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini, sömürgecilikten, yayılmacılıktan, ırkçılıktan, ve her türlü dış baskı, istila, işgal ve dış müdahaleden" korumaktır.
Üye ülkeler dünya nüfusunun %55'ini, BM üyelerinin 2/3'ünü oluşturur.



Üye Ülkeler
•    Afganistan
•    Cezayir
•    Angola
•    Antigua ve Barbuda
•    Bahamalar
•    Bahreyn
•    Bangladeş
•    Barbados
•    Beyaz Rusya
•    Belize
•    Benin
•    Bhutan
•    Bolivya
•    Botsvana
•    Brunei
•    Burkina Faso
•    Burundi
•    Kamboçya
•    Kamerun
•    Cape Verde
•    Orta Afrika Cumhuriyeti
•    Çad
•    Kolombiya
•    Komor
•    Kongo
•    Fildişi Sahili
•    Küba
•    Demokratik Kongo Cumhuriyeti
•    Cibuti
•    Dominika
•    Dominik Cumhuriyeti
•    Ekvador
•    Mısır
•    Ekvator Ginesi
•    Eritre
•    Etiyopya
•    Fiji
•    Gabon
•    Gambiya
•    Gana
•    Greneda
•    Guatelema
•    Gine
•    Gine Bissau
•    Guyana
•    Haiti
•    Honduras
•    Hindistan
•    Endonezya
•    İran
•    Kuzey Kıbrıs
•    Jamaika
•    Ürdün
•    Kenya
•    Kuveyt
•    Laos
•    Lübnan
•    Lesotho
•    Liberya
•    Libya
•    Madagaskar
•    Malawi
•    Malezya
•    Maldivler
•    Mali
•    Moritanya
•    Mauritius
•    Moğolistan
•    Fas
•    Mozambik
•    Myanmar
•    Namibya
•    Nepal
•    Nikaragua
•    Nijer
•    Nijerya
•    Kuzey Kore
•    Umman
•    Pakistan
•    Filistin
•    Panama
•    Papua Yeni Gine
•    Peru
•    Filipinler
•    Katar
•    Ruanda
•    Saınt Lucia
•    * SSaint Kitts ve Nevisaint Vincent ve Greneda
•    Sao Tome ve Principe
•    Suudi Arabistan
•    Senegal
•    Şeyseller
•    Sierra Leone
•    Singapur
•    Somali
•    Güney Afrika
•    Sri Lanka
•    Sudan
•    Surinam
•    Swaziland
•    Suriye
•    Tanzanya
•    Tayland
•    Doğu Timor
•    Togo
•    Trinadad ve Tobago
•    Tunus
•    Türkmenistan
•    Uganda
•    Birleşik Arap Emirlikleri
•    Özbekistan
•    Vanuatu
•    Venezuela
•    Vietnam
•    Yemen
•    Zambia
•    Zimbabwe


Etkinlikler:

1.Bandung Konferansı:Endonezya'nın Bandung kentinde 18-24 Nisan 1955'te toplanan ve o dönem yeni bağımsızlığını kazanan Asya-Afrika devletlerini bir araya getiren konferanstır. Bağlantısızlar hareketinin bir parçasıdır.

              1955 yılına gelindiğinde yeni bağımsızlığını kazanan Asya-Afrika devletleri kendilerini yeryüzünde bağımsız bir güç olarak ilan edecek kadar çoğaldılar ve güven kazandılar. Bunun üzerine Endonezya'nın Java adasındaki Bandung kentinde biraraya geldiler. Konferansa yön verecek olan ilke, 1954 yılında Tibet üzerindeki Çin-Hint çatışmasının sonucunda iki devlet arasında ilan edilmiş bulunan "barış için birarada yaşama"ydı.

             Konferansın hazırlık toplantısında kimlerin davet edilip kimlerin edilmeyeceği konusunda tartışma çıktı ve sonunda İsrail, iki Kore devleti (Kuzey ve Güney Kore) ile Formoza'nın (bugünkü Tayvan) davet edilmemesi kararlaştırıldı.

                Bandung'da gerek izledikleri dış politika, gerekse çıkarları açısından aralarında büyük farklar bulunan devletler biraraya geldiler. Bu durum, konferansın genel havasını etkiledi ve birçok konuda anlaşmazlıklar çıktı. Çin Halk Cumhuriyeti ve tarafsız dış politika izleyenler genel sorunlar üzerinde durup Konferans'tan bir birlik-bütünlük çıkartmayı amaçlarken diğer katılımcılar tartışmalı güncel sorunlar üzerinde durulmasında ısrarcı oldular. "Sömürgecilik" terimi üzerinde dahi tartışma çıktı. Konferansa katılan bazı devletler, Batı emperyalizminin yanında yeni Sovyet tipi sızma, bölücü faaliyetlerde bulunma ve güç kullanmayı da bu kavram içine almaya çalıştılar. Sonunda, "barış için birarada yaşama"yı da içeren on temel nokta üzerinde anlaşmaya varıldı.

Sonuçlar:

Bandung Konferansı, Asya-Afrika tipi bağlantısızlık ile Doğu Bloku tipi "barış içinde birarada yaşama" arasında bir uzlaşmaya dayandığından, dünya politikasında barıştan yana etkili bir güç oluşturma anlamındaki "olumlu" tarafsızlığın tam bir örneği olarak kabul edilmemektedir. Konferans sonunda yayınlanan bildiri, olumlu ilkeleri ilan etmiş olmasına rağmen, uygulamada vurgu daha çok "olumsuz" yön üzerine yapılmıştır. Örneğin, içişlerine karışmama büyük devlet savunma düzenlerinin içine girmeme gibi.

Tüm tartışmalara ve olumsuz yönlerine rağmen Bandung Konferansı'nın ilkeleri tarihsel bir dönemin (bağlantısızların dünya politikasına ağırlıklarını koymaya başlamaları dönemi) açılmasına katkıda bulunduğu kabul edilir.

Etkinlik 2:

Bağlantısızlar Hareketine Katılan devletlerin isimleri yukarıda verilmiştir.

ARAP –İSRAİL SAVAŞLARI:

Arap - Israil Savaşlari 1948 Arap-İsrail Savaşı

            14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti'nin kurulmasından hemen sonra genel bir Arap taarruzu ve dolayısıyla Arap-İsrail Savaşı başladı. Gerilla mücadelesi şeklinde başlayan savaş, Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan, Irak ve Suudi Arabistan'ın da katılmasıyla büyümüş ve sekiz ay kadar devam ettikten sonra 7 Ocak 1949'da Rodos Adası'nda imzalanan ateşkes anlaşmasıyla son bulmuştur.

Süveyş Krizi

            Süveyş Krizi, 1956 yılında İsrail, İngiltere ve Fransa'nın oluşturduğu gizli ittifak ile Mısır arasında yapılan savaştır. Mısır lideri Nasır'ın Süveyş Kanalını millileştirdiğini açıklamasından sonra çıkan savaş, Sovyetler Birliği'nin Londra ve Paris'e atom bombası atma tehditi karşısında İngiltere ve Fransa'nın geri adım atmasıyla sonlanmıştır. Süveyş Krizi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde dünyaya egemen olan Batı Avrupalı devletlerin mutlak egemenliğinin son bulduğunu ve artık Amerika'nın desteği olmadan hareket edemeyeceklerini göstermiştir.

Çatışmanın Temeli

             1950'lere gelindiğinde Mısır’da egemen bir devlet kurulmuş olmasına rağmen Süveyş Kanalı’nın denetimi Batılı Devletler’in kontrol ettiği Kanal Şirketi’ndeydi. Şüveyş kanalı yoluyla başta İngiltere ve Fransa olmak üzere pekçok Batı Avrupa devleti, Körfez ülkelerinden petrol alıyordu.
               Mısır’da 1952 yılında iktidara gelen Cemal Abdulnasır, ülkesini askeri yönden güçlendirmeye ve İsrail karşısında üstün duruma geçmeye çok önem verdi. Bu amaçla, Sovyetler Birliği’ne yaklaşmaya ve Çekoslavakya üstünden silah almaya başladı. Ayrıca, Asuan Barajı’nı bitirip, ülkenin ekonomik kalkınmasını sağlamak istiyordu. Fakat bunlar için büyük miktarda mali yardıma ihtiyacı vardı. ABD ve İngiltere’den kredi almayı denediyse de, bu iki ülke Mısır’ın Doğu Bloğu’ndan silah alması ve İsrail karşıtı militanları desteklemesi sebebiyle kredi vermediler.
               Bunun üzerine Nasır, ihtiyacı olan mali gücü sağlamak için Süveyş Kanalı’nı işleten Kanal Şirketi’ni milleştirdiğini açıkladı. Kanal Şirketi’nin hisselerinin değerini sahip devletlere ödeyeceğini açıkladıysada, bu karar İngiltere ve Fransa’dan çok büyük tepki aldı. Çünkü, bu iki devlet için Süveyş Kanalı, Basra devletlerinden aldıkları petrolün taşınması için çok önemliydi. Bu nedenle burada, Sovyetler’e yanaşmaya başlayan Mısır’ın denetim kurması tehlikeliydi. Ayrıca çok karlı olan Kanal Şirketi hisselerini Mısır’a devretmek istemiyorlardı.
İngiltere, Fransa ve İsrail Anlaşması
               Anlaşmazlığı çözmek için toplanan Londra Konferansı’ndan sonuç çıkmadı. Bunun üzerine İngiltere başbakanı Antony Eden Paris’e gitti. Paris dışındaki Sevr’de toplanan İngiltere, Fransa ve İsrail Mısır’a askeri müdahele kararı aldı. Buna göre İsrail Mısır’a saldıracak, İngiltere ve Fransa ise savaşanları ayırmak bahanesiyle bölgeye asker çıkartıp kanalı işgal edeceklerdi. İki ülke arasındaki çatışmalar durdurulduktan sonra ise, “daha başka çatışmaları önlemek ve dünya ticaretinin bölge savaşlarından etkilenmemesini sağlamak” amacıyla bölgede kalıcı bir İngiliz-Fransız birliği konuşlandırılacaktı.
İngiltere ve Fransa’nın Saldırısı

İngiliz-Fransız-İsrail ortak işgal harekatı

Anlaşmaya göre İsrail 29 Ekim 1956’da Sina yarımadasını işgale başladı. Derhal harekete geçen İngiltere ve Fransa, Mısır’a bölgeye asker yollayarak “savaşı durdurmayı” önerdi. Nasır’ın bunu reddetmesinin ardından ise iki devlet askeri harekata başladı. İngiltere’den ve Fransa’dan birçok uçak gemisinin katıldığı harekat 5 Kasım’a kadar hava saldırısı; sonrasında ise paraşütçü birliklerin indirilmesi şeklinde gerçekleşti. Taktik açıdan harekat çok başarılı oldu. İngiliz ve Fransız birlikleri, Mısır birliklerini yenip kolayca kanalı ele geçirdi ve bölgeye hakim oldu.

Savaşın Bitişi ve Barış

Sovyetler ve Amerika’nın Tepkisi

                       Hem Sovyetler Birliği, hemde Amerika Birleşik Devletleri bu saldırıya karşı cephe aldılar. Amerika ve Sovyetler’in savaşa karşı ortak tavır koymaları, Soğuk Savaş’ın ender olaylarından biridir. Sovyetler’in, Mısır’dan çekilmemeleri durumunda Paris ve Londra’ya nükleer saldırı yapma tehdidi sonrasında İngiltere ve Fransa ateşkes ilan edip geri çekilmek zorunda kaldı. Kasım’da başlayan geri çekilme Aralık ayında tamamlandı.
              Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler’in Doğu Avrupa’da yayılmasına büyük tepki gösterdiği halde kendi müttefiklerinin benzer emperyalist amaçlar için savaşması karşısında hem kendi içinde hemde uluslararası ortamda tepki görmüştü. Bu nedenle harekata karşı çıkmış ve Sovyetler’in saldırı tehdidi karşısında İngiltere ve Fransa’yı yalnız bırakmıştır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri, Süveyş Krizi’nin daha büyük bir çatışmaya dönüşmesi ve Doğu/Batı Blokları arasında bir savaşa dönüşmesinden korkuyordu.
                   ABD’nin bu harekata karşı olmasındaki diğer bir neden ise, bu savaşla bölgedeki Batı karşıtı akımların güçlenip Arap ülkelerinin Sovyetler’e yanaşmasıydı. Petrol sebebiyle çok önemli olan bu bölgede Sovyet ektisi, Amerika için kabul edilemez olurdu.

Birleşmiş Milletler Barış Gücü

               Savaş’ın sonlanmasıyla, Kanada Dışişleri Bakanı Lester Pearson, Birleşmiş Milletler Barış Gücü kurularak Gazze Şeridi’ne ve Sina Yarımadası’na yerleştirilmesini önerdi. Birçok ülkenin katılımıyla oluşturulan bu gücün “barış sağlanıncaya kadar Mısır ve İsrail'in savaşmasını engellemek” sorumluluğunu üstlenmesi gerekiyordu.
1967’ye kadar bölgede kalan Barış Gücü, bu tarihte çekilmiş ve hemen ardından Altı Gün Savaşı çıkmıştır.

Savaşın Sonuçları

                  Süveyş Krizi’nin en önemli sonucu, Avrupa Devletleri’nin zayıflığını göstermesi oldu. Yarım yüzyıl öncesinde dünyaya mutlak egemen olan İngiltere ve Fransa’nın artık Amerika’nın askeri desteği olmadan hareket edemeyeceği ortaya çıkmıştı. Bu, dünya hakimiyetinin Avrupa’dan Amerika ve Sovyetler’e geçtiğinin ilanı olmuştur.
Süveyş Krizi, İngiltere’nin Falkland Adaları Savaşı’na kadar Amerika’nın desteği olmadan yaptığı son harekattır. Bu süre içinde İngiltere, askeri harekatlarında hep Amerika’nın desteğini arayacaktır.
               Fransa’da ise General de Gaulle, Fransa’nın dış politika amaçları için Amerika’ya güvenemeyeceğini anlamıştır. İktidara geldikten sonra de Gaulle, Fransa’nın bağımsız bir politika izleyebilmesi için nükleer silah geliştirilmesine başlayacak ve Fransa'yı NATO'nun askeri kanadından çekecektir.
                   Süveyş Krizi’nden Nasır, Arap dünyasının en güçlü lideri olarak çıktı. Mısır, savaşı kaybetmiş ve 3000 asker kayıp vermiş olmasına rağmen Süveyş Kanalı üzerinde denetimini kurmuştu. Mısır’da 1881 yılından beri var olan İngiliz etkisi ortadan kaldırılmıştı.
Süveyş Krizi sonrasında Nasır yükselirken, İngiltere’de başbakan Antony Eden istifa etmek zorunda kalıyordu.
               İngiltere ve Fransa’nın zayıflığının ortaya çıkması ve Mısır’ın ayakta kalması kolonilerin bağımsızlaşma sürecini hızlandırdı. Bu iki devletin kalan kolonileri ileriki yıllarda bağımsız oldular.
           Mısır’ı kurtaran, İngiltere ve Fransa’yı geri çekilmeye zorlayan, Sovyetler Birliği’ydi. Bu tarihten sonra bölgede Sovyetler’in prestiji hızla artmaya başladı.

1967 Arap İsrail Savaşı
Savaş Öncesi Olaylar

              Yurtlarından çıkarılan veya kaçan Filistinliler, bu durumun baş sorumlusu olarak Yahudileri görüyorlardı. Hem intikam almak, hem de yıldırarak yerlerine dönmek için sınırı aşıp gerilla faaliyetinde bulunurlarken, dünyada gidecek başka yeri olmayan İsraillileri, daha zorlayıcı tedbirlere ve karşı tedhiş için, Filistin mülteci kamplarını havadan ve karadan baskınlarla tahribe zorluyorlardı.
           13 Kasım 1966'da tank ve zırhlı araçlardan kurulu bir İsrail Birliği, Ürdün hududunu geçerek 4000 nüfuslu Samu Köyüne hücum etti ve köy halkını yok etti.
7 Nisan 1967'de, Suriye topçularına yapılan İsrail hava taarruzuna Suriye uçakları da karışmak zorunda kaldı. Yapılan hava savaşında altı Suriye uçağı düşürüldü. 10 Mayıs 1967'de, İsrail Genelkurmay Başkanı General Rabin, durumun böyle devam etmesi halinde, emrindeki kuvvetlere Şam'a taarruz ederek Nurettin Attasi rejimini yıkacağını bildirdi. Alınan bilgiler ve Rus haber alma teşkilatının raporları, İsrail birliklerince Suriye'ye büyük çapta cezalandırma hareketinin planlanmakta olduğunu gösteriyordu.
Böyle bir hareketten İsrail'i vazgeçirmek, Sina'da kuvvetli bir Mısır ordusunun varlığı ile mümkün olabilirdi. Halbuki, Sina Yarımadası'nda, Birleşmiş Milletler kuvveti bulunuyor, Mısır-İsrail birliklerinin çatışmalarına engel oluyordu.
16 Mayıs 1967'de, Mısır, 17 Mayıs'ta Ürdün, 18 Mayıs'ta da Irak ve Kuveyt olağanüstü hal ilan ettiler.
19 Mayıs'ta, 1956 Antlaşması ile Şarm-Üş Şeyh ve Sina bölgelerine yerleştirilen Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin bölgeleri ve gözetleme yerleri, Mısır ordusu tarafından devir olındı.
20 Mayıs 1967'de, İsrail kısmi seferberliğini tamamladı.
21 Mayıs'ta Mısır, ihtiyatlarını silah altına çağırdı.
22 Mayıs Pazartesi günü, Mısır, Tiran Boğazı'nı İsrail gemilerine ve İsrail'e stratejik madde taşıyan bütün gemilere kapattı. Böylece, İsrail, uluslararası su yollarından faydalanamayacak; Eylat yolu ile alınacak mal ve özellikle petrolden yoksun kalacaktı.
23 Mayıs'ta İsrail Başbakanı Levi Eşkol, Tiran Boğazı'ndan geçen İsrail gemilerine yapılacak müdahalenin, savaşa sebep olacağını bildirdi.
26 Mayıs 1967'de Başkan Nasır, açıkça savaştan bahsetmeye başladı. Amerika, Mısırlıların ölçülü davranarak, ilk ateşi açmamasını rica etmiş; Rusya, Mısır'a savaşı başlatmamasını tavsiye etmiştir. Irak ve bazı arap ülkeleri, Araplara yapılacak İsrail taarruzunu destekleyecek devletlere petrol vermeyeceklerini ilan ettiler.
Mısır istihbaratı, İsrail birliklerinin az ve muharebe gücünün zayıf olduğunu tespit etmişti. Bu yüzden dikkatler, İsrail ordusundan çok Amerika ve İngiltere üzerinde toplanmıştı. Moşe Dayan'ın Savunma Bakanlığı'na getirilmesi bile, Başkan Nasır'ı etkilememişti. Halbuki, Mısır'ın askeri hazırlıkları tamamlanamamış olup; hava kuvvetlerinin eğitimi de yetersiz bir düzeyde idi. Petrol dahil, her türlü ikmalini yaptığı Akabe Körfezi'nin kapatılması ve bütün ihtiyatların silah altına alınması, İsrail ekonomisini sarsmış; olayların gelişmesini bekleyemez hale getirmişti. Kudüs'te bir demeç veren İsrail Dışişleri Bakanı Eban, Tiran Boğazı'ndan gemilerin serbest geçişine ait bir çözüm yolunu kabule hazır olduklarını; zorunlu kaldıkları takdirde, bu ablukayı tek başına kaldırmak üzere harekete geçeceklerini söyledi.
24 Mayıs'ta, Amerikan 6ncı Filosu, Doğu Akdeniz'e yanaşmış; Rusya, Akdeniz filosunu pekiştirmeye başlamıştı.
30 Mayıs 1967'de Ürdün, Mısır ile savunma anlaşması imzaladı.
Suudi Arabistan ve 150 tank ile takviye edilmiş Irak birlikleri, Ürdün'e gelmeye başladı. Bunlar bir hafta içinde yığınaklarını tamamlayabileceklerdi. Bu husus, iç hat savaşı yapacak olan İsrail için büyük önem taşıyordu.

Tarafların Harp ve Harekat Planları

            İsrail'i kuşatan Arap Devletlerinin ve bunlara fiilen katılanların silahlı kuvvetleri toplamı 537. 000 er, 2. 504 tank ve 957 uçaktı. Halbuki İsrail Silahlı Kuvvetleri 264. 000 er, 800 tank ve 300 uçaktan ibaretti.
             İsrail'in harekat planının esası; Ürdün ve Suriye Cephelerinde savunma asıl kuvvetlerle Sina'daki Mısır ordusuna taarruzu öngörüyordu, iç hat manevrası uygulanacaktı). General Moşe Dayan, Ürdün ordusunun muhtemel taarruzuna karşı, merkez kesimindeki birlik komutanı Gn. Narksis'e 'Takviye İsteyerek Genel Kurmay'ı rahatsız etme, dişini sık ve birşey isteme" talimatını vermiştir. İsrail Anavatanı'nın savunulması görevi de sivil savunma örgütüne verilmiş olup, sınır bölgeleri boşaltılmamıştır. Arapların planı ise; Sina Yarımadası, Suriye ve Ürdün'den aynı anda taarruz etmek fikrine dayanıyordu.
Harekat, 5 Haziran 1967 günü saat 08:00'de İsrail'in baskın tar-zındaki taarruzu ile başlamıştır. Harekat planlandığı şekilde ve süratle gelişmiştir.
Ürdün ve Suriye Cephesinde tespit, Mısır Cephesinde ise taarruz harekatı icra eden İsrail ordusu; 9 Haziran 1967 günü, yani 5 gün içinde Portsaid Limanı-İsmailiye ve Süveyş hattına ulaştı ve tüm Sina Yarımadasını işgal etti.
Mısır ordusunun imha edilmesini müteakip Ürdün ve Suriye Cephesinde taarruza gecen İsrail birlikleri; 7 Haziran tarihine kadar Ürdün Nehri'ne ulaştılar. Suriye Cephesinde ise 6 Haziran günü taarruza geçen İsrail, 10 Haziran tarihine kadar Golan Tepeleri (Kuneytra) bölgesini ele geçirdi.Birleşmiş Milletlerin, 10 Haziran 1967 günü saat 1930'da "ateşkes" çağrısı üzerine çarpışmaya son verildi.

Savaşın Sonuçları

(1) Ürdün kesiminden yapılacak Arap ordularının taarruzu ile ikiye bölünmeye uygun olan İsrail sınırı düzeltilmiş; Süveyş kanalına kadar olan toprakları ele geçirmekle, İsrail'in iç hat manevra olanakları çoğalmıştır.

(2) İsrail sınırlarının Arap Devletleri aleyhine daha da genişlemesi, hem Filistin Mültecileri Sorunu'nun çözümlenmesini bekleyen kitleyi çoğaltmış ve hem de Arap halkının kin duygularını artırmıştır.

(3) Arap ordularının, teşkilatlanmış ve modern silahlarla donatılmış İsrail ordusu karşısındaki yenilgisi, Arap devletleri arasındaki işbirliği zorunluluğunun doğmasına sebep olmuştur.

(4) Arap ülkeleri, genişleyen İsrail sınırının kendi topraklarına da dayanacağı endişesiyle, mümkün gördüğü bütün olanak ve kuvvetlerini Mısır veya Suriye emrine vermiştir.

(5) İsrail'in, ihtiyacı olan silahları Amerika Birleşik Dev-letleri'nden sağlaması; Arapları, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ile daha sıkı iş birliğine sevk etmiştir. Bu da, Orta Doğu'da Sovyetler Birliği'nin yerleşmesi sonucunu doğurmuştur.

(6) Arap ülkelerine malzeme gönderilmesi ve personelinin eğitilmesini sağlamak amacıyla Orta Doğu'ya yerleşen Rusların Akdeniz'de kurduğu deniz üsleri, NATO ve Türkiye için hayati önem taşıyan Akdeniz egemenliğini hissedilir derecede etkilemiştir. (558)

Çıkarımlar

(1) Araplar arasında ülkü birliği oluşmamıştı.
(2) İsrail'de ise, milli şuur teşekkül etmiş; herkes, bu savaşın kaybı halinde İsrail'in yok olacağına inanmıştı.
(3) Araplar arasındaki din ve rejim farkı, aynı türden bir kitle olmalarını engelliyordu.
(4) İsrail'in ise böyle bir problemi yoktu.
(5) Krallık, şeyhlik ve parlamenter düzen ile yönetilen Arap devletleri arasında, ortak davada çok gerekli olan karşılıklı güven gereği gibi sağlanamamıştır.
(6) Araplar, ortak düşmana kesin darbeyi vurmayı sağlayacak işbirliği fikrinden yoksundu. Ortak bir başkomutan yoktu. Suriye, taarruz edip üzerine asker çekecek yerde beklemeyi tercih etmiş; Ürdün ise, Kudüs civarında oyalanmıştı. Böylece İsrail önce Mısır'ı yenilgiye uğratmış ve sonra da buna seyirci kalan Ürdün ve Suriye'ye yönelmiştir.
(7) İsrail, büyük tehlikelere rağmen, siklet merkezi yerinde mümkün olduğu kadar kuvvetli bulunma prensibine uymuş; yurt içini korumak için sadece 12 uçağım bırakmak cesaretini göstermiştir.

(8) İsrail'in küçük bir ülke olması, sefer görevini alan personelin çok kısa zamanda birliklerine katılma olanağını veriyordu. Bu olanak alınan tedbirlerle daha da çoğaltılmış; 72 saat içinde, birliklerin seferberliğinin tamamlanması ve harekete hazır duruma getirilmesi mümkün olabilmiştir.

1973 Arap İsrail Savaşları
Savaş Öncesi Siyasi Durum
            1967 Arap İsrail Savaşı'ndan sonra ümitlerini; BM toplantılarına ve ABD-Rus görüşmelerine bağlamış olan Araplar, sorunun sürüncemede kaldığını anlamışlar ve ümitsizliğe düşmüşlerdir.
          Bu gelişmeler ve geçmişte yapılan hatalar, işgal edilen Arap topraklarının kurtarılması için tek yolun, Topyekün mücadele olduğu görüşünde birleşmelerine yol açmıştır. Başta Mısır, Suriye ve Ürdün olmak üzere Araplar bu düşünce altında Askeri hazırlıklarını artırmaya başladılar.

Askeri Hazırlıklar
              1967 Savaşından yenilerek ve toprak kaybedilerek çıkan Mısır, Ürdün ve Suriye savaştan sonra aldıkları silah ve gereçler ile ordularını yeniden donattılar ve teşkilatlandırdılar. İsrail'de aynı dönem içinde, ABD ve Fransa'dan aldığı modern silah ve teçhizat yanında bunların bir kısmını kendi imkanlarıyla imalata başladı. Mısır, kanalı geçme güçlükleri sebebiyle sulardan geçme eğitimlerine ağırlık veriyordu. İsrail ise, Kanalın hemen doğusunda 1967 yılından beri güçlendirdiği "BAR LEV HATTI" ile bu kesimde oyalama muharebeleriyle gereken zamanı kazanacağını ve bu süre içinde Suriye-Lübnan kesimindeki Arap ordularına taarruz ederek bunları süratle savaş dışı bırakacağını ümit ediyordu. Mısır ile Suriye arasındaki uzaklığın 300 km. oluşu ve Mısır-İsrail arasında Kanal ile çölün bulunuşu İsrail'e iç hat manevrasını uygulama olanağını veriyordu. İsrail; Golan Tepeleri, Ürdün Nehri batı yakası, Gazze Şeridi ve Şarm El Şeyh üzerindeki isteklerinden ödün vermiyordu. Bunun üzerine barış çabalarından ümidini kesen Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile Suriye Devlet Başkam Esat, l Nisan 1973'de buluşarak İsrail'e karşı uygulanacak askeri harekatın planları hakkında görüş birliği sağladılar. Mısır ve Suriye savaş hazırlıklarını gizleyebilmek için, 1973 sonbahar tatbikatlarının çapını büyük tuttular ve tatbikat maskesi altında birliklerin yığınaklarını tamamladılar, seferberlik ilan etmeden ihtiyatlarım silah altına aldılar.
Mısır ve Suriye'de bulunan Sovyet askeri görevlilerinin ve ailelerinin havayolu ile tahliyesinden şüphelenen İsrail, 6 Ekim 1973 saat 03.00'de İsrail Silahlı Kuvvetlerini alarma geçirdi.

Tarafların Kuvveti ve Harekatın Cereyan Tarzı
                6 Ekim 1973'te, Kara Kuvvetleri personel mevcudu, Mısır'ın 325. 000, Suriye'nin 112. 000 olmak üzere 473. 000 iken; İsrail'in barış mevcudu 105. 000 idi. Ancak, İsrail etkin seferberlik sistemiyle 48-72 saat zarfında personel mevcudunu 300. 000'e çıkardı. Bu savaş, hukuken Mısır, Suriye ve İsrail arasında cereyan etti. Lübnan ve Ürdün savaşa hukuken katılmaktan kaçındılar. Ancak bu savaşta tüm Arap ülkeleri tam bir dayanışma içinde Mısır ve Suriye'ye mali, siyasi ve askeri yardımda bulundular.
Mısır ve Suriye orduları, İsrail'in en büyük bayramını kutladığı gün (Yom Kippur), yani 6 Ekim 1973 günü saat 14:00'de taarruza Suriye Cephesi'ndeki taarruzları Golan mevzii derinliklerinde durduran ve iç hat harekatı yapan İsrail, önceliği Suriye Cephesi'ne verdi ve 9 Ekim sabahı Golan Cephesi'nde 11 Tugay toplayarak karşı taarruza geçti. 22 Ekim 1973'de İsrail, Hermon Dağı'nın en hakim yeri olan 2201 Rakımlı tepe bölgesini ele geçirdi ve Suriye topraklannda 20 Km. derinlik, 40 Km. genişlikteki araziyi işgal etti.
Sina Cephesi'nde kanalı geçmeye muvaffak olan Mısır l ve 2 nci orduları, BAR-LEV savunma hattını ele geçirdiler ve Kanalın 10-15 km. kadar doğusuna ilerlediler. 14 Ekim günü 5 piyade tümeni, l mekanize tümen ve dört zırhlı tugay (70. 000 personel, 700 tank) ile İsrail'in ikinci savunma mevzilerine taarruza geçtiler. Ancak, Suriye Cephesi'nde durumu lehine çevirmeye başaran ve 4 zırhlı tugayını Sina Cephesi'ne kaydıran İsrail, kısa sürede bu cephede de durum üstünlüğü sağlamaya muvaffak oldu. 16 Ekim 1973'de Sina Cephesi'nde genel karşı taarruza geçen İsrail, 18/19 Ekim gecesi Süveyş Kanalı batısına 2 tugay kadar kuvveti geçirmeyi başardı. Mısır, İsrail taarruzlarını İsmailiye-Kahire yolunun 5 Km. kadar doğusunda durdurabildi.
BM. 'in 22 Ekim ve 24 Ekim tarihli Ateşkes kararlarına uymayan İsrail, 26 Ekim günü Barış Gücünün gelmesiyle ateşkese uydu. Bunda SSCB. 'nin bölgeye tek taraflı kuvvet gönderme kararlılığı da etkili oldu. Ateşkes kararı yürürlüğe girdiğinde, Mısır 3 ncü ordusuna mensup 20. 000 kişi ile 200 tanktan müteşekkil birliklerinin Anavatanları ile bağlantısı kesilmiş bulunuyordu. Bu savaş sonunda Mısır 500, Suriye 500, Irak 120 tank, İsrail ise 600 tank kaybetmiştir. Savaş sırasında Mısır- Suriye kuvvetleri 8500, İsrail ise 6000 kayıp verdi.

Yom Kippur Savaşı İsrail'i; askeri, diplomatik ve ekonomik alanlarda ABD'ye eskisinden daha bağımlı kıldı. Savaşın hemen ardından başlayan, başını Suudi Arabistan'ın çektiği ve İsrail'i destekleyen ülkeleri hedef alan petrol ambargosu Mart 1974'e kadar sürdü. Ambargo sonucu petrol fiyatları yükselirken, dünya çapında benzin sıkıntısı baş gösterdi.

Arap-İsrail Savaşlarının Sonuçları:
               Kökü tarihin derinliklerine inen ve yaklaşık 3500 yıllık bir geçmişe sahip bulunan Arap-İsrail Sorunu; 1850 yıllık bir aradan sonra, 1917 yılından itibaren tekrar başlamış ve 1948 yılında İsrail Devleti'nin kurulmasıyla şiddetlenmiştir. Taraflar amaçlarını gerçekleştirmek için Milli Güç Unsurlarını her alanda ve fırsatta kullanmışlarsa da; bu konuda verilen 4 savaş dahi kesin sonuç almalarına yetmemiştir. Keza Mısır'ın ABD. 'nin yanında yer alması ve Camp David Antlaşmaları dahi soruna kesin ve kalıcı çözüm getirememiştir
Sorunun halihazır ve gelecekteki muhtemel gelişmesi ve objektif bir değerlendirme yapabilmek için; tekrar amaç kavramına bakmakta yarar görülmektedir. İsrail için amaç tahakkuk etmiş olup, tespit edilen amaç doğrultusunda İsrail Devleti kurulmuş, bekası için gerekli şartlar önemli ölçüde sağlanmıştır. Araplar ise; başlangıçta tespit edilen amaçları gerçekleştirememişlerdir. Diğer bir ifade ile İsrail Devleti'nin kurulmasını engelleyememişler ve bekasının devamlılığını sağlayan şartları ortadan kaldıramamışlardır.

FİLİSTİN SORUNU

                         XIX.yüzyüın sonlarından itibaren dünyanın çeşitli ülkelerinden gelip Filistin'e yerleşen Si­yonistler tarafındankendi öz ülkelerinden zor­la çıkarılmış ve göçmen olarak çeşitli ülkeler­de zor şartlar altında yaşamak zorunda bırakıl­mış 4.5 milyon Filistinlinin ülkelerine dönme ve bağımsız bir devlet kurma mücadelelerinin oluşturduğu sorunlar bütünü. Bu sorun, çağı­mızın en Önemli uluslararası sorunlarından bi­ri olup halen çözüme kavuşturulmuş değildir. Filistin Sorunu, Orta Doğu bölgesini ilgilendi­ren bir bölgesel sorun olarak ortayaçıkmakla birlikte, kısa zamanda uluslararası bir nitelik kazanmış ve özellikle uluslararası sisteme yön veren süper güçlerin yakından ilgilendikleri başlıca konulardan biri olmuştur.

                  Filistin Sorunu'nun geçmişine bir göz atmak yararlı olacaktır. Mısır'dan gelip buraya yerle­şen Yahudiler M.S. I.yüzyıla kadar Filistin'de yaşadılar. Yahudilerden sonra Roma İmpara-torluğu'nun eline geçen Filistin, daha sonra Bizans İmparatorluğu'nun sınırları İçerisinde kaldı ve ardından burası Perslerin hakimiyeti­ne girdi. Erken dönemlerde bu bölge ile ilgile­nen Müslümanlar, Halife Hz.Ebubekir zama­nında Filistin'i İslam Devleti'nin sınırlarına kattılar (634). Hz.Ömer zamanında ise Ku­düs'ün de alınması İle (638) bölge tamamen müslümanların eline geçti. Kutsal yerleri ve Özellikle Hz.Ömer Kudüs şehrini müslümanlardan kurtarmak amacı taşıyan Haçlı Seferle­ri sırasında bölge bir süre Haçlıların eline geç­tiyse de, Selahaddin Eyyubî tarafından bura­da yeniden İslamm hakimiyeti tesis edildi (1187). Bir ara Memlûklulann elinde iken 1516 yılında tüm Arap Yarımadası İle birlikte Osmanlı Devleti'nin siyasî sınırlarına dahil ol­du ve tam dört yüz yıl Osmanlıların elinde kal­dı.I.Dünya Savaşı'nda Filistin cephesinde İngi­lizlerle çarpışan Osmanlı Devleti'nin yenilme­si üzerine bu bölge ingiltere'nin eline geçti. Savaş yıllarında İngiltere, Fransa ve Rusya arasında 1916'da imzalanan Sykes-Picot gizli Antlaşması'na göre tüm Orta Doğu bu ülke­ler arasında paylaşıldıysa da, Rusya'nın yıkıl­ması üzerine bölge İngiltere ile Fransa arasın­da bölüşüldü. Irak, Şarkü'l-Ürdün ve Filistin İngiltere'nin mandasına girdi. İngiltere işgal ettiği Filistin'de kurduğu askerî yönetimi 1920'de sivil yönetime dönüştürdü.

                  I.Dünya Savaşı'nın sonundan 1948'e kadar Filistin'de devam eden İngiliz manda yöneti­mi döneminde Filistin Sorunu yönetimin Siyo­nizm lehine olan tutum ve uygulamaları ile ciddi boyutlar kazandı. Savaş yıllarında İngil­tere Dışişleri Bakanı Lord Balfour 1917 yılın­da yayınladığı bir deklarasyonda, Filistin'de Yahudilere bir yurt temini için İngiliz hükü­metinin çalışacağı belirtilmişti. Filistin Soru-nu'nun ortaya çıkmasında en önemli paya sa­hip olan Siyonizm'e yapılan desteklerin başın­da Balfour deklarasyonu gelmektedir. Bu dek­larasyonla dönemin süper gücü olan İngilte­re'nin desteğini kazanan Yahudiler, Filistin'e yeniden yerleşmek için dünyanın çeşitli yerle­rinden göç ederek buraya gelmiş ve kısa za­man içerisinde bölgenin demografik ve sosyal yapısının Filistin halkının aleyhine değişmesi­ne ve böylece de Filistin Sorunun'nun ortaya çıkmasına neden olmuşlardır. Yahudilerin bir millet olarak Filistin'e tekrar yerleşmek için gösterdikleri örgütlü gayretlerden doğan bir hareket olan Siyonizm, 1897 yılında toplanan Birinci Siyonistler Kongresi'nden İtibaren gi­derek güçlenmiş ve Yahudilerin Filistin'e gö­çü yönünde önemli çalışmalar yapılmıştır. Savaş yıllarında bölgeye çok az Yahudi göç et­mişse de, savaştan hemen sonra İngiliz yöneti­cilerin müsamahaları ile göç hızlanmış ve man­da yönetimi süresince 376.845 Yahudi buraya gelmiştir. Siyonist amaçlarla Filistin'e gelen Yahudiler, kurdukları kolonilerde yaşayarak bir devlet kurma amacına yönelik şekilde ör­gütlenmiş ve ortaya çıkan sorunlarını kurduk­ları Örgütler bünyesinde ve uluslararası alan­da çözmeye gayret etmişlerdir. Dünya Siyo­nistler Kongresi, Yahudi Ajansı, Yahudi Gizli Ordusu, Yahudi İşçi Sendikaları Birliği vb. ör­gütler planlı ve bilinçli olarak Filistin'i koloni-leştirmeye ve burada bağımsız bir devlet kur­maya yönelik çalışmalar yapmışlardır.

Yahudilerin Filistin'e giderek artan göçleri yerli Arap halkı tedirgin etmiş ve bundan dola­yı, manda yönetimi yıllarında çeşitli karışıklık­lar çıkmıştır. 1920,1921,1929,1936 ve 1939 yıl­larında buradaki yerli halk ile dışarıdan gelen Yahudiler arasında ciddi çatışmalar ortaya çık­mış ve Filistinlilerin ayaklanmalarını manda yönetimi her defasında basit çözümlerle yatış­tırmaya çalışmıştır.

                 II. Dünya Savaşı yıllarında nispeten sakin ge­çen Filistin'deki gelişmeler savaş sonrasında kurulan yeni uluslararası sistemle birlikte yeni bir çehre kazanmakta geç kalmamıştır. Savaş­tan yenik çıkan İngiltere, Filistin kamburun­dan kurtulmak istiyordu ve bu amaçla sorunu 1947 Şubat'ında Birleşmiş Milletler'e havale etti. 1939 yılında Filistin'e Yahudi göçü sınır­landırma kararını alan İngiltere, Siyonistlerin sert tepkileri ile karşılaşmış ve Yahudilerle İn­giltere arasındaki ilişkiler giderek bozulmaya başlamıştı. Ayrıca savaş sırasında da 1942'den itibaren Amerika Birleşik Devletleri'nİn de desteğini kazanmış olan Siyonistlerin bağım­sızlık talepleri de ciddi şekilde ortaya çıkmıştı. 1945'de Siyonist örgüt tarafından İngiltere'ye iletilen istek tablosunun başında Filistin'de bir Yahudi Devleti'nin kurulması için acilen karar alınması talebi bulunuyordu. İngiltere'­nin böyle bir talebe olumlu cevap vermesi, o günün konjonktürü içerisinde mümkün değil­di; zira eski sömürgeleri olan Arap Devletleri­ni kaybedebilirdi. Bu İtibarla İngiltere sorunun çözümünü, BM'e havale etmekte buldu.

Birleşmiş Milletler, Filistin Sorunu İle ilgili olarak bir Özel komisyon (United Natİons Spe-cial Commİttee on Palestine: UNSCOP) kur­du ve bu komisyon tarafından hazırlanan ve Filistin'in Araplar ile Filistinliler arasında tak­sim edilmesini ve böylece bölgede iki ayrı ba­ğımsız devlet kurulmasını ön gören bir plan hazırladı. Bu plan 29 Kasım 1947'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda oylandı ve 13 olumsuz oya karşı (Türkiye de olumsuz oy ver­miştir.) 33 olumlu oyla kabul edildi. Kabul edi­len Filistin'in paylaşılması ve iki ayrı devletin kurulması ile ilgili karar, Yahudi Devleti'ne 14.100 Km2 Arap Devleti'ne de 11.500 Km2 toprak ayırıyordu. Kudüs şehri ise Birleşmiş Milletler'in vesayetine veriliyordu. Böylece dünyada ilk kez -belki de son kez- dünya barı­şını korumak amacıyla kurulmuş olan bir ulus­lararası örgüt, sorunun taraftarı olan insanla­ra hiç bir şey sormadan ve sorunla hiçbir ilgisi bulunmayan ülkelerin oyları ile bir devlet kur­muş oluyordu.

Filistinliler BM'in "taksim" kararını şiddetle reddederken Siyonistler kararı olumlu buldu­lar, fakat Kudüs için öngörülen statüyü benim­semediler. BM'de "taksim" kararının alınma­sından hemen sonra Filistin'de çatışmalar baş­ladı. Siyonistler sadece Filistinlilere karşı de­ğil, İngilizlere de karşı koyuyorlardı. Nihayet İngiltere 14 Mayıs 1948'de birliklerini bura­dan çekti ve hemen aynı gün Siyonistler de İs­rail Devleti'nin kurulduğunu ilan ettiler. ABD ve SSCB bu yeni devleti ilk tanıyan ülke­ler oldular. İsrail Devleti'nin kurulması ile Fi­listin Sorunu yeni boyutlar kazandı. Arap ülke­leri bu karara sert tepki göstererek Arap Birli-ği'ne bağlı askeri birliklerle Siyonistler arasın­da şiddetli çatışmalar oldu. Ocak 1949'da bir ateşkes antlaşması imzalandı ve çatışmalara son verildi. İsrail, bu savaşta Filistin'in büyük bölümünü ele geçirirken, Ürdün de Batı Şe-ria'yı işgal etti. Mısır ise Gazze Şeridi'ni ele ge­çirdi. Kudüs'ün doğusuna Ürdün, batısına da İsrail el koydu. Böylece Filistin fiilen paylaşıl­mış oldu ve İsrail'in eline düşen topraklardaki

Filistinliler yüzyıllardır yaşadıkları öz yurtla­rından Siyonistler tarafından zorla çıkartılma­ğa, komşu ülkelere sürülmeğe başlandı. Bin­lerce Filistinli komşu Arap ülkelerine sığın­mak zorunda kaldı.

Filistin'deki İsrail Devleti kurulana kadar Fi­listin Sorunu, dünyanın değişik yerlerinden buraya göç ederek gelen siyonistleri bölgeye sokmama, Siyonistlerin buraya yerleşmelerini engelleme, demografik yapının Siyonistlerin lehine gelişimine karşı durma ve kendi öz top­raklarına sahip çıkma mücadelesi şeklinde be­lirirken İsrail devletinin kurulmasından sonra Filistinlilerin kendi öz ülkelerinden çıkarılma­ları, komşu ülkelerde gayrı insanî şartlarda ve göçmen çadırlarında sığıntı olarak yaşamaya mecbur edilmeleri ve ülkelerinden çıkarılan milyonlarca Filistinlinin ülkelerine dönem ve bağımsız bir devlet kurma mücadelesi şeklin­de ortaya çıkmaktadır.

İsrail Devleti'nin egemenliği altında yaşayan Filistinlilerin kimisi ülkelerinden göç ederek komşu Arap ülkelerine sığınırken, kimisi bura­da kaldılar ve İsrail'in acımasız ayrıma politi­kası altında yaşamaya devam ettiler. 1964 yılın­da Kudüs'te Filistin Kurtuluş örgütü (FKÖ) kurulana kadar, Filistin halkının haklı taleple­ri ve sesi, Arap ülkeleri tarafından dile getiril­meye çalışıldı. Fakat aslında Arap ülkeleri Fi­listin'de bağımsız bir Filistin devletinin kurul­masını istemediklerinden, bu yöndeki taleple­re pek de destek sağlamış değildirler. Ürdün 1949'da işgal ettiği Batı Şcria'yı İ950 Eylül'ün-de ilhak ettiğini açıkladı İse de, bu karan sade­ce İngiltere ve Pakistan tanıdığını açıkladı.

1967 Arap-İsrail savaşı, Filistin Sorunu'nun kronoljisinde çok önemli bir yere sahiptir. Bu savaşta İsrail, Ürdün'ün elinde bulunan Batı Şeria'yı, Mısır'ın elindeki Gazze şeridini, Sina yarımadasını ve Suriye'nin elindeki Golan te­pelerini işgal etti ve ülke topraklarını üç misli­ne çıkardı. İsrail'in işgal ettiği bu bölgelerde yaşayan 1 milyondan çok Filistinli'nİn bîr kıs­mı komşu Arap ülkelerine -özellikle de Ür­dün'e, göç ederken, bir kısmı da İsrail'in ege­menliği altında kaldılar. Ürdün'de gayri İnsanî şartlarda yaşayan ve Arap ülkelerinde ucuz el emeğini temsil eden Filistinliler çeşitli kuru­luşların yadımlan ile hayatlarını sürdürmeye çalıştılar. 1970 yılında Ürdün yönetimi İle bu ülkede yaşayan Filistinliler arasında kanlı ça­tışmalar oldu ve Ürdün yönetimi duruma ha­kim olarak Filistinlileri ülkesinden çıkardı. Ür­dün'den ayrılmak zorunda kalan Filistinliler Lübnan'a sığındılar.

1964'te Kudüs'te kurulan Filistin Kurtuluş örgütü (FKÖ), Filistin halkının haklannı sa­vunmak ve bu hakları ele geçirmek için düzen­li bîr ordu kurmaya karar verdi ama 1967 Sa-vaşı'nda Arapların yenilmeleri üzerine bu or­du çöktü. Bundan sonra mülteci kamplarında yetişen Filistinlilerin etkin oldukları ve çeşitli adlar altında örgütlenen direniş örgütleri tesir­li olmaya başladılar. Bunlar arasırjdan El-Fe-tih, Yaser Arafat, S.Halef, K.İ.Vczir, F.E1--Kaddumi gibi şahsiyetlerin liderliğinde kısa zamanda sivrilerek bağımsız bir politika İzle­meye başladı ve Filistin mücadelesine damga­sını vurdu. 1%5'ten itibaren İsrail'e karşı silah­lı mücadeleye yönelen El-Fetih, 1968 yılında Filistin Milli Konseyi'ne girmeyi ve Y.Ara-fat'm Yürütme Kurulu Başkanlığına getirilme­sini başardı, Y.Arafat, İsrail'le mücedelede ye­ni stratejilerin belirlenmesinde etken oldu. FKÖ, 1969 yılında Filistin'de "laik ve demok­ratik" bir devlet kurulması amacıyla çalışacağı­nı açıkladı. FKÖ'nü ele geçiren el-Fctih, İsra­il'le mücadelede bir üs olarak kutlandıkları Ürdün'den çıkarıldıktan sonra Lübnan'a yer­leşerek buradan mücadeleyi yönlendirdi. 1973 Arap-İsrail savaşında da Arapların yenilmele­ri ve İsrail'in işgal altında tuttuğu toprakları biraz daha genişletmesi Filistinlilerin geleceği üzerinde olumsuz etkide bulundu. FKÖ İsra­il'le mücadelede tedhişe yöneldi ve uçak kaçır­ma, baskınlar düzenleme, adanı kaçırma gibi eylemler gerçekleştirdi ve bu tür olaylarla sesi­ni duyurmayı başardı, fakat dünya kamu oyun­dan şiddetli tepki aldı.

1974 yılındaki gelişmeler Filistin Sorunu için Önemli bir dönüm noktası teşkil etmektedir. 1973 Savaşı'ndan sonra barış görüşmelerinde

Filistin halkını kimin temsil edeceği sorunu or­taya çıkmıştı. İsrail'in varlığını kabul etmeyen daha soldaki örgütler banş görüşmelerine kar­şı çıkarak "red cephesi" oluşturdular. FKÖ ise görüşmelerden yana tavır aldı ve 1974 yılında Önemli diplomatik başarılar kazandı. Önce Mısır ve Ürdün FKÖ'nü Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak kabul ettiler. İkinci İs­lam ülkeleri Zirve Konferansı, Afrika Birliği Teşkilâtı, Arap Birliği, UNESCO ve Birleş­miş Milletler Teşkilatı, FKÖ'nün Filistinlile­rin temsilcisi olduğunu tanıdı. Ayrıca BM, Fi­listinli göçmenlerin "ülkelerine geri dönme ve tazminat alma hakları" olduğunu da belirtti. Aynı yıl Arafat, Birleşmiş Milletler Genel Ku­rulunda Filistin halkının taleplerini dile getir­di. Bağlantısızlar hareketinin üyeliğine de ka­bul edilen FKÖ, Arap Birliğine tam üye ola­rak kabul edildi ve bu tarihten İtibaren dünya­daki bağımsız devletlerin çoğunluğu tarafın­dan tanındı. Ayrıca pek çok ülkede diploma­tik temsilcilikler açtı.

FKÖ'nü etkisiz hale getirmek için Lübnan'­daki mülteci kamplarına pek çok kez saldıran İsrail binlerce insanın ölümüne sebep oldu. Mart 1978'de Filistinlileri etkisiz hale getir­mek bahanesiyle Güney Lübnan'ı işgal eden İsrail, çeşitli kereler mülteci kamplarını bom­baladı. 1979 Mart'ında Mısır ile İsrail arasın­da barış antlaşmasının imzalanmasını hem FKÖ, hem de diğer Arap devletleri şiddetle eleştirdiler ve Mısır'ın Arap Birliği, İslam Konferansı Teşkilâtı gibi bölgesel uluslararası kuruluşlardaki üyeliğini askıya aldılar. Camp David antlaşmaları İsrail'in Sina Yarımadasın­dan çekilmesinin yanı sıra, Batı Şcria ve Gaz-ze Şerİdİ'nde Filistinlilere özerklik verilmesi için Ürdün, Mısır, İsrail ve Filistinlilerin tem­silcileri arasında görüşmelerin sürdürülmesini öngörüyordu .Fakat ne doğru dürüst görüşme­ler yapılabilmiş, ne de önerilen özerkliği Filis­tinliler kabul etmişlerdir. Temmuz 1980'de is­rail'in Doğu Kudüs'ü İlhak ederek Kudüs'ü İs­rail'in böiünmez başkenti olarak ilân etmesi şiddetli tepkilere sebep olduysa da, her za­man olduğu gibi bir oldu bitti politikası sonuııda istedikleri gayeye ulaştılar.

Haziran 1982'de İsrail Lübnan'ı yeniden iş­gale yöneldi ve Filistinlilerin yaşadıkları mül­teci kamplarını bombaladıktan sonra FKÖ ka­rargahının bulunduğu Batı Beyrut'a ulaşan İs­rail birlikleri Filistinlilerin Beyrut'u terketme-lerini sağladı. Beyrut'tan ayrılmayı kabul eden FKÖ yöneticileri ve savaşçıları uluslararası gü­cün denetimi altında Tunus'a taşındılar. Bazı Filistinliler ise Cezayir, Libya ve diğer Arap ül­kelerine gittiler. FKÖ merkezini Tunus'a taşı­dıktan sonra Suriye desteğindeki Filistinliler ile Arafat taraftarları arasında Trablusşam'da şiddetli çarpışmalar oldu. El-Fetih'in gücü ve Arafat'ın prestiji iyice sarsıldı. İsrail askerleri­nin müsâade etmeleri üzerine Filistinli göç­menlerin yaşadıkları Sabra ve Şatila kampları­na giren Hristiyan Falanjistler yüzlerce kişiyi çoluk çocuk demeden katlettiler. Bu katliam Arap ülkelerinde ve tüm dünyada büyük bir nefret uyandırdı. ABD, Filistin Sorunu'nun çözümü amacıyla Eylül İ982'de Rcagan Planı adıyla bir barış planı önerdi. Bu plana göre Orta Doğu barış görüşmelerinde Filistinlile­rin Ürdün tarafından temsil edilmeleri ve Ba­tı Şerİa ve Gazzc Şerİdİ'nde oluşturulacak özerk bir yönetimin Ürdün'e bağlanması savu­nuldu. Fakat plan Fİlİstinlilerce reddedildi ve Arap ülkeleri Fcz'dc toplanan Arap Zirvesin­de Fez Planı'nı ortaya atarak ABD planına karşı yeni öneriler getirdiler. FKÖ'nü Filistin-lerin tek temsilcisi olarak bir kez daha belir­ten Fez Planı'nı ABD ve İsrail kabul etmedi. Ayrıca Arafat'a karşı olan direniş örgütleri de Fez Planına karşı çıktılar. Arafat, Lübnan'dan ayrıldıktan sonra diplomatik ve siyasî İlişkile­re giderek daha fazla önem verdi ve bu alanda başarı sağladı. 1985'te Lübnan'a dönen Filis­tinliler ile buradaki Emel örgütü milisleri ara­sında şiddetli çatışmalar oldu. Emel örgütü milislerinin kuşatması altında bulunan Filistin kamplarında, yardım malzemesi ulaştırılama­ması üzerine açlık ve hastalık yüzlerce kişinin ölümüne sebep oldu. Kamplar savaşı ancak Fi­listinlilerin Güney Lübnan'dan çekilmeleri üzerine son buldu.

Nisan 1987'de Cezayir'de toplanan 18.dö-nem Filistin Millî Konseyi toplantısında FKÖ içerisinde ve Filistinliler arasında yeniden bir­lik sağlandı ve YArafat FKÖ liderliği görevi­ni korudu. Aralık 1987'dc işgal altındaki Filis­tin topraklarında Filistinlilerin ayaklanmaları başladı. Bu ayaklanmada (İntifada) ateşli si­lahlara baş vurulmaksızın sadece sapan, taş ve benzeri malzemeler kullanıldı. Genel grev, işe gitmeme, dükkanları açmama, vergi ödeme­me v.b. yöntemler İsrail yönetimini güç du­rumda bıraktı. İsrail ayaklanmayı bastırmak için şiddete ve teröre başvurdu, fakat ayaklan­mada yüzlerce Filistinlinin ölmesi, millî bilin­cin gelişmesine ve ayaklanmanın ısrarla sürdü­rülmesine yol açtı. Nihayet Ürdün'ün 1988'de Batı Şeria ile her türlü hukuk bağını kopardı­ğını açıklamasından sonra bağımsız bir Filis­tin devletinin kurulması yönünde çalışmalar hızlandırıldı. Kasım 1988'de olağanüstü ola­rak Cezayir'de toplanan Filistin Millî Konse­yi, 15 Kasım 1988'de Birleşmiş Milletlerin 181 (II) sayılı karartan ile Filistinlilere bırakılan ve halen İsrail'in işgali altında olan topraklar­da Bağımsız Filistin Devleti'nin kurulduğu açıklandı. Bu kararla birlikte Filistin Sorunu yeni bir döneme girmiş oldu.

Bağımsız Filistin Devleti'nin kurulduğunun duyurulmasından sonra yüze yakın ülke bu devleti tanıdıklarını açıkladı. İsrail ve ABD ka­rara sert şekilde karşı çıktı. ABD'nin Ara­fat'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda konuşma yapması için ülkesine girişine vize vermemesi üzerine Arafat Cenevre'de Aralık 1988'de yapılan BM Genel Kurul toplantısına katılarak burada bir konuşma yaptı ve teröriz­min her türlüsünün karşısında olduğunu açık­ladı. Arafat'ın konuşmasından sonra ABD'­nin FKÖ ile kurduğu temas halen sürdürül­mektedir. Cezayir deklarasyonu ile BM'in 181 ve 242 sayılı kararlarını kabul eden FKÖ, böy­lece İsrail'in varlığını da kabul etmiş oldu. FKÖ'nün İsrail'in varlığını kabul etmesi bazı direniş örgütleri tarafından şiddetli şekilde eleştirildiyse de, genel olarak Bağımsız Filis­tin Devleti, İsrail dışında hemen hemen bütün ülkelerce kabul edilmiştir. Şimdi İsrail iş­gali alımdaki Filistin topraklarında ayaklan­ma, ABD ile FKÖ arasındaki temas, Orta Do­ğu ve Filistin sorununa barışçı bir çözüm bul­ma gayretleri sürdürülmektedir.

Türk dış politikası açısından Filistin sorunu önemli bir yer işgal etmektedir. Türkiye'nin bu sorun ile tanışması İlk defa 1947'de Filis­tin'in taksimi planının Birleşmiş Milletler Ge­nel Kurulu'nda görüşülmesi sırasında oldu. Bu tarihten önce manda yönetimi döneminde Türkiye Filistin sorunu ile ilgilenmemiş ise de, bu bölge Osmanlı Devleti elinde iken Ya­hudilerin siyonist amaçlarla buraya göç etme­lerine izin verilmemiştir. Türkiye, Filistin'in taksimi ile ilgili 181 (II) sayılı karara olumsuz oy vermiş, ve bu kararın sorunun çözümünde olumlu etkisi olamayacağını belirtmiştir. İkin­ci Dünya Savaşından sonra dış politikada Ba-tı'ya yönelen Türkiye'nin Orta Doğu'da sö­mürge yönelimleri kurmuş olan sömürgeci Ba­tı ülkcyerile birlik olması, ortak savunma siste­mi içinde biraraya gelmesi, Arap ülkeleriyle ve Filistinlilerle yolları ayırmıştır. Türkiye'nin ellili yıllarda Bağdat Paktı'nda yer alması, Ba­tı ülkelerinin çıkarlarına yönelik politika takip etmesi onu dış politika alanında yalnızlığa İt­miş ve 1964'lerde bu durumun ortaya çıkması, içeride kamuoyunun farklılaşması ve ülke çı­karına uygun dış politika izlenmesi gereğinin anlaşılması üzerine çok yönlü bir dış politika izlenmeğe başlanmıştır. Bu cümleden olarak hem Orta Doğu ülkeleriyle, hem de Doğu Blo-ku ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesine çalışıl­dı. Türkiye'nin İslam Konferansı Teşkilatı top­lantılarına katılmasıyla ilişkiler daha da gelişti­rildi. 1976yılında İstanbul'da toplanan Yedin­ci İslam Dışişleri Bakanları Konferansı'nın he­men öncesinde Türkiye FKÖ'yü tanıdı ve An­kara'da temsilcilik açmasına İzin verildi. Filis­tin halkının vazgeçilmez haklarını, İsrail'in iş­gal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini ve Filistinlilere insanca yaşama hakkı vermesi gerektiğini her defasında dile getirdi. İslam Konferansı toplantıları sonunda açıklanan or­tak bildirilerde ve Arap ülkeleriyle olan görüş­melerde alınan kararlara iştirak eni. İsrail'in her türlü saldırılarım kınadıysa da bu ülkenin bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden biri olma vasfını hiçbir zaman silemedi. Ancak 1980 as­kerî müdahalesinden sonra iş başına gelen as­keri hükümetin İsrail'le İlişkileri maslahatgü­zar seviyesine indirmesi İslam ve Arap dünya­sında olumlu etki yaptı. Bu tarihten sonra hem Filistin sorunu, hem de Orta Doğu ülke­leriyle ilişkilerin daha ileriye götürülmesine çalışıldı. Birleşmiş Milletler'dckİ görüşmeler­de ve oylamalarda Türkiye devamlı Filistinle-rin lehine oy kullandı. Orta Doğu ülkeleriyle İlişkileri geliştirmek amacında olan Türkiye, bunun yolunun Filistinlilerin yanında olmak­tan geçtiğini biliyordu.

15 Kasım 1988'de ilan edilen Bağımsız Filis­tin Dcvleti'ni ilk tanıyan ülkelerden birinin Türkiye olması müslüman ülkelerde memnu­niyet yaratırken, İsrail ve ABD'de şaşkınlığa neden oldu. Fakal Türkiye Filistinlilerin haklı davalarını desteklemekte ve Filistin sorunu­nun ancak, dünyanın çeşitli yerlerinde göç­men olarak yaşayan Filistinlilerin kendi ülke­lerine dönmeleri ve kendi devletlerine kavuş­maları İle çözümlenebileceğini savunmakta­dır.

Davut DURSUN Bk. Siyonizm.

 

 

 

 

 

 

 

Etkinlikler:

1:Barışsız Bölge: İsrail Devleti ve Filistin

 

2:Camp David Anatlaşması’nın Ortadoğu Barış Süecine Etkileri

 

            Lübnan iç savaşının Arap dünyasını karıştırdığı ve bir çok endişelere sebep olduğu bir gerçektir. Çünkü Lübnan'ın dini gruplar arasında parçalanması veya en azından, bir ara Hıristiyanların ileri sürdüğü gibi, bir federasyon ve konfederasyon şekline dönüştürülmesi ihtimali, bir çok Arap ülkesi için, kendilerine de tesir etmesi bakımından, korkutucu olmuştur. Fakat, Lübnan iç savaşının sona ermesinden hemen bir yıl sonra Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat'ın İsrail'e gitmesi ve bundan on ay sonra da İsrail ile Camp David Anlaşmaları'nı imzalaması, Arap dünyasını çok daha fazla karıştıracak ve günümüze kadar gelen bir dizi yeni gelişmelerin kapısını açacaktır.

           18 Ocak 1974'de, Amerika'nın aracılık çabaları ile, İsrail ve Mısır arasında imzalanan Sina anlaşması, Amerikan diplomasisi için bir başarı olduğu kadar, Mısır-Amerikan münasebetlerinin de büyük ölçüde değişmesini ve gelişmesini sağlamıştır. Hele, Dışişleri Bakanı Dr. Kissinger'in 31 Mayıs 1974'de de İsrail ile Suriye arasında bir anlaşma sağlaması, Amerika'nın Arap dünyasındaki nüfuzunu ve Orta Doğu politikasındaki tesirini daha da arttırmıştır.

            Bu atmosferden yararlanan ve Orta Doğu'da bir barış zeminini kuvvetlendirmek isteyen Başkan Nixon, 12-19 Haziran 1974 günlerinde Mısır, Suudi Arabistan, Suriye, İsrail ve Ürdün'ü ziyaret etti. Nixon'ın Suriye ziyaretinde, iki ülke, 1967 savaşında kesilmiş olan diplomatik münasebetlerini tekrar tesis etmeye karar verdiler. Fakat Orta Doğu gezisinin en başarılı kısmı Mısır ziyareti oldu ve Nixon Mısırda hararetle ve büyük gösterilerle karşılandı.

14 Haziranda, "Mısır ile Birleşik Amerika Arasındaki Münasebetlerin ve İşbirliğinin Prensipleri" konusunda bir de anlaşma imzalandı. Amerika ile Mısır arasındaki münasebetlerin almış olduğu bu yeni şekil ve gelişme iledir ki, Mısır, İsrail ile 1 Eylül 1975 anlaşmasını imzala*****, Sina'dan biraz daha toprak kazanmaya muvaffak oldu. Bu da Mısır'ı, kaybedilen Arap topraklarının tekrar kazanılmasında ve İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesini sağlamada, Amerika'ya dayanma yoluna sevk etmiştir.

Mısır'ın bu sırada Amerika'ya ve genel olarak da Batı'ya eğilim göstermeye sevmeden sebeplerin başında, karşılaştığı ekonomik meselelerin büyük tesiri olduğunda şüphe yoktur. İsrail ile yapılan savaşların yükünü kaldırmak kolay değildi. İçerdeki ekonomik sıkıntıların dışında, Mısır dış borçlarını da ödemekte güçlüklerle karşılaşmaya başladı. Bundan dolayı, Enver Sedat, 20-29 350ubat 1975 günlerinde Suudi Arabistan, Umman (Oman), Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar ve Kuveyt'i ziyaret etti. Bu ziyaretler sırasında, yapılan anlaşmalarla, Suudi Arabistan Mısır'a hemen 300 milyon dolarlık, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri de 400 milyon dolarlık bir yardım yapmayı kabul ettiler.

Bunun arkasından Enver Sedat, 29 Mart-10 Nisan 1975'de de Batı Almanya, Fransa, İtalya, Yugoslavya ve Avusturya'yı ziyaret etti ve Yugoslavya hariç, diğer ülkelerle çeşitli ekonomik yardım anlaşmaları imza etti. Enver Sedat, bu Orta Doğu ve Batı Avrupa ziyaretlerinin arkasından 26 Ekim-5 Kasım tarihleri arasında da Birleşik Amerika'yı ziyaret etti. Sedat bu ziyaretinde Amerika'dan silah almak istedi ise de, Amerika herhangi bir taahhütte bulunmadı. Buna karşılık, Başkan Nixon, 1974 Mısır ziyaretinde vaad ettiği vechile, Kongreden Mısır'a 750 milyon dolarlık ekonomik ve 250 milyon dolarlık da gıda yardımının çıkmasını sağladı.

Başkan Sedat'ın 1975 yılında yaptığı bu ziyaretler açık bir şekilde göstermekteydi ki, Mısır politikası Batı'ya kaymaktaydı. O kadar ki, ekonomik sebepler ağırlıklı bir rol oynasa bile, Enver Sedat'ın Orta Doğuda ziyaret ettiği ülkeler esas itibariyle muhafazakar ve Batı'ya daha yatkın ülkelerdi.

Mısır politikasındaki bu değişmenin Sovyetleri hoşnut bırakmayacağını tahmin etmek zor değildi. Mısır'ın Batı'ya doğru kayması ile Mısır-Libya münasebetlerinin de bozulmaya başladığı görülmüştür. Hatta iki ülke arasında çatışmalar çıkmıştır. Bu krizde, Libya ile yakın münasebetlere sahip olan Sovyet Rusya'nın ne derece parmağı olduğunu tayin etmek elbette ki güçtür.

Mısır-Libya gerginliği ve iki ülke münasebetlerindeki kriz, 1975 Temmuzunda başlamış ve aralıklarla 1977 Ekimine kadar sürmüştür. 1975 Temmuzunda Mısır sınır makamları, Mısır'da karışıklık çıkarmak isteyen bir takım Libyalıları yakaladı. Bu hadise iki ülke münasebetlerini o kadar gerginleştirdi ki, Libya Mısır sınırlarına 400 tank sevk etti ve Mısır da buna karşılık vererek Libya sınırlarına kuvvet yığdı.

Bu gerginlik Ekim 1975 ayına kadar sürdü ise de, iki taraf da daha fazla ileriye gitmedi ve münasebetlerini normale döndürdüler. Fakat 8-9 Mart 1976 günlerinde, Mısır'da yüksek seviyedeki kişileri öldürmekle görevlendirilen 30 kadar Libyalı komandonun yakalanması, Mısır-Libya münasebetlerini yeniden gerginleştirdi. Bunun üzerine Libya, ülkesinde çalışmakta olan 22.000 kadar Mısırlıyı sınır dışı etti. Bu hadise de burada kaldı.

1977 yılında Mısır ve Libya savaş durumuna girdiler. 12 Temmuz 1977 günü, dört kişilik bir sabotaj grubunun Libya'dan Mısır'a girmek isterken Mısırlılar tarafından yakalanması üzerine, 14 Temmuz 1977'den itibaren Libya-Mısır sınır çatışmaları başladı. Bu çatışmalar, 17 Temmuzdan itibaren iki taraf tanklarının ve uçaklarının çarpışmasına dönüştü. Gerçekte Libya ile Mısır arasında bir savaş söz konusu idi. Dolayısıyla, Arap Ligi'nin ve diğer Arap ülkelerinin araya girmesi üzerine, Libya topraklarına girmiş olan Mısır, kuvvetlerini geri çekerek 24 Temmuzda savaşı durdurdu. Fakat iki devlet arasında münasebetlerin normale döndürülmesi ancak 1977 Ekiminde mümkün olabildi.

Mısır'da, yüksek seviyedeki kişileri öldürmekle görevlendirildiği belirtilen 30 kadar Libyalı komandonun 8-9 Mart 1976'da yakalanmalarından bir kaç gün sonra, Enver Sedat, bir bomba patlattı. Sovyetlerle olan bağlarını birdenbire koparıverdi. Mısır'ın Amerika ile münasebetleri geliştikçe, Mısır-Sovyet münasebetleri bu gelişmenin üzerinde bir ipotek teşkil etmeye başladı. Libya ile münasebetlerin gayet gergin olduğu ve Lübnan iç savaşının da gayet yoğun bulunduğu bir sırada, Enver Sedat Sovyet yükünü sırtından atıverdi.

14 Mart 1977 günü, Mısır'ın parlamentosu olan Halk Meclisi'nde yaptığı konuşmada, 27 Mayıs 1971 tarihli ve Mısır ile Sovyet Rusya arasında "sarsılmaz dostluk" (unbreakable friendship) tesis eden "Dostluk ve İşbirliği Antlaşması"nın feshini Halk Meclisi'nden istedi. Enver Sedat bu konuşmasında, 1973 savaşından sonra Sovyetlerin Mısır'a karşı alakalarını azalttığından, Arap dünyasında "mihverler" yaratmak, yani Arap dünyasını bölmek için çaba harcadığından, Mısır'a silah ve yedek parça vermediğinden, 1975 Ocak ayında Brejnev'in Mısır'a yapacağı ziyareti iptal ettiklerinden, 1971 anlaşmasını canları nasıl isterse öyle tatbik ettiklerinden şikayetle, bu antlaşmanın artık bir yararı kalmadığını ve dolayısıyla feshedilmesi gerektiğini söyledi.

Halk Meclisi 15 Martta, yani ertesi günü, aldığı bir kararla, Mısır-Sovyet dostluk antlaşmasını feshetti. İş bu kadarla da kalmadı. Halk Meclisi, 4 Nisanda aldığı bir kararla da, Sovyet donanmasının Mısır limanlarından yararlanmasını sağlayan anlaşmayı da feshetti. Enver Sedat'ın bu tutumu Amerika'yı çok sevindirdi. Aynı ölçüde, Sovyetlerin de canını sıktı. Mısır gibi, Orta Doğu'nun gayet stratejik bir ülkesi ve aynı zamanda da Arap dünyasının nüfuzlu bir devleti ile münasebetleri kopmuş oluyordu. Sovyetler bu kopmanın şokunu azaltmak için, 28 Nisanda Mısır'la gayet geniş çerçeveli bir ticaret anlaşması imzaladılar.

Enver Sedat, şimdilik daha ileriye gitmeyi uygun bulmadı. Mayıs ayında yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "Sovyetler Birliği ile kavga etmek niyetinde değiliz. Bağımsız tutumumuzun anlaşılacağı ve kabul edileceği günün geleceğini ümit ediyorum ve o zaman Sovyetlerle münasebetlerimiz sağlam bir zemine oturmuş olacaktır."350unu da belirtelim ki, Sovyetlerin Mısır'dan belirli bir ölçüde uzaklaşmalarında veya Enver Sedat'ın şikayet ettiği gibi, alakalarını azaltmalarında, 1974'ten itibaren Sedat'ın takibe başladığı, Amerika ile münasebetleri yumuşatma politikasının da büyük rolü vardır. Enver Sedat'ın bu yeni tutumu, Amerika'yı bir Orta Doğu barışı konusunda daha da cesaretlendirdi ve harekete geçirdi.

1977 yılında Amerika'nın gösterdiği faaliyetler Dolayısıyla, Mısır da dahil, Amerika ile Ürdün, Suriye, Suudi Arabistan ve İsrail arasında bir çok temaslar oldu. Hatta Amerika Dışişleri Bakanı Cyrus Vance ile Sovyet Dışişleri Bakanı Gromyko arasında New York'ta 30 Eylülde yapılan görüşmeler sonunda, 1 Ekim 1977'de yayınlanan bir bildiride, bu taraflar, birbirlerinin meşru hak ve menfaatlerini karşılıklı olarak tanımaya davet edilmiş ve Aralık ayında Cenevre'de bir konferansın toplanacağı da açıklanmıştı. Lakin bunlardan hiç bir netice çıkmadı.

1977 Mayısında İsrail'de seçimler yapılmış ve Menachem Begin liderliğindeki Likud Partisi seçimleri kazanarak yeni hükümeti kurmuştu. Bu seçimlerden sonra, bilhassa Temmuz ve Ağustos aylarında Amerika'nın Time dergisi, İsrail'in çeşitli vasıtalarla Arap ülkeleriyle temasa geçmeye çalıştığı ve bilhassa mutedil Arap ülkeleri olan Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır ve Sudan ile barış müzakereleri için temas aradığını bildirdi. Dergi, İsrail ile gizli olarak devamlı münasebet halinde bulunan Fas'ın aracı rolünü oynadığını bildiriyordu.

Başbakan Begin Ağustos ayında Romanya'yı ziyaret ettiğinde Romenler kendisine, Enver Sedat'ın bir çözüm için arzulu olduğunu söyleyince, Begin de Romenlere, bütün meselelerin müzakeresinde esnek bir tutum alacağını bildirince, bu haber hemen Kahire'ye uçurulmuştu. Böyle bir atmosferdedir ki, Enver Sedat 9 Kasım 1977 günü Halk Meclisi'nde yaptığı konuşmada, barış konusundaki kararlılığını açıkla*****, barış için en büyük engelin psikolojik engel olduğunu, bunu kırmak gerektiğini ve gerekirse kendisinin İsrail'e gitmeye hazır olduğunu, gerekirse dünyanın dibine kadar gidebileceğini bildirdi. Begin Sedat'ın bu konuşmasını ve teklifini cevapsız bırakmadı ve Enver Sedat'ı İsrail'e resmen davet etti. Enver Sedat ikinci bombasını patlatmıştı.

Enver Sedat 19-21 Kasım günlerinde İsrail'i ziyaret etti ve 20 Kasım günü Kudüs'te İsrail parlamentosunda bir konuşma yaptı. Enver Sedat konuşmasında şu noktaları vurguladı:

Mısır barış yapmaya kararlıdır, fakat bu barış adalete dayanan bir barış olmalıdır.

Geçici bir anlaşma değil, devamlı çözüm ve barış getirecek bir anlaşma gereklidir.

Bu barış, yabancı toprakların işgaline dayanamaz. Dolayısıyla, İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesi zaruridir.

Filistinlileri içine almayan bir barış mümkün değildir. Filistin meselesi Arap-israil meselesinin temel unsurudur. Bu sebeple, Filistinliler kendi vatanlarına ve kendi devletine sahip olmalıdır.

Bölgedeki her devletin güvenlikli sınırlar ve barış içinde yaşaması hakkı kabul edilmelidir.

Buna karşılık Begin de yaptığı cevabi konuşmada, Sedat kadar açık, samimi ve heyecanlı olmamakla beraber, 14 Mayıs 1948'deki Bağımsızlık Deklarasyonunda, bütün komşu ülkelere barış ve iyi komşuluk elini uzattıklarını, karşılıklı yardım ve işbirliği teklif ettiklerini hatırlatarak, bugün de aynı şeyi istediklerini, bunun için de barışın ilk adımı olarak savaş durumuna son verilmesi gerektiğini, İsrail'in o günkü topraklarda bir vatana sahip olma hakkının bulunduğunu belirtti ve sonunda da her şeyi herkesle müzakereye hazır olduklarını ifade etti. Bu suretle İsrail ile Mısır arasında bir diyalog başlamış oluyordu. Fakat bu diyalog Arap ülkelerinde tepki ile karşılandı.

Bilhassa Suriye, Libya, Irak ve FKÖ, Sedat'ın Kudüs ziyaretine büyük tepki gösterdiler. Buna karşılık, Ürdün, Suudi Arabistan ve Sudan daha mutedil bir tutum aldılar. İsrail-Mısır diyalogu başlamakla beraber, kolay gelişemedi. 25-26 Aralık 1977'de Begin Mısır'ı ziyaret ederek İsmailiye'de Enver Sedat ile görüşmelerde bulundu. Bu görüşmelerde, taraflar, barış görüşmelerini yürütmek ve bilhassa toprak meselelerini müzakere etmek üzere yüksek seviyede askeri komiteler kurdular. Bu komiteler kah Kahire'de, kah Kudüs'te toplantılar yaptılar. Bunlardan bir netice çıkmadı.

Onun üzerine Amerika araya girdi ve tarafları uzlaştırmaya çalıştı. Bu da mümkün olmadığı gibi, İsrail'in Batı 350eria'da yeni yahudi yerleşim merkezleri kurmaya başlaması, hem Mısır ve hem de Amerika ile münasebetlerini bozdu. Amerika, yeni yahudi yerleşim merkezlerinin kurulmasını "barış için bir engel" saydı.

Bu arada Amerika'nın Mısır ve Suudi Arabistan'a F-5 savaş uçaklarını satmaya karar vermesi, İsrail-Amerikan münasebetlerini daha bozdu. 1978 Ağustosunda İsrail'in bir yandan Amerika, bir yandan da Mısır ile münasebetleri iyice tatsız bir hale gelmiş ve barışa giden yol tıkanmış gibi görünüyordu. Bu sebeple Amerika tekrar inisyatifi ele aldı ve Enver Sedat ile Begin'i Washington yakınlarındaki Camp David'de müzakere masasına oturtmaya muvaffak oldu.

Bu müzakerelere Başkan Jimmy Carter da aktif olarak katıldı. Camp David görüşmeleri 5-17 Eylül 1978'de yapıldı ve 17 Eylülde, Mısır, İsrail ve Amerika arasında Camp David Anlaşmaları imzalandı. Amerika bu anlaşmaları "tanık" olarak imzalamaktaydı. Camp David Anlaşmaları iki tane çerçeve anlaşmadan meydana gelmektedir. Bu iki çerçeve anlaşmadan biri, Orta Doğu barışının esaslarını çizmekte olup, Batı 350eria ile Gazze ve Filistin meselesini ele almaktadır. Diğeri ise, İsrail ile Mısır arasındaki barışın esaslarını çizmekte, yani Sina Yarımadası'na ait bulunmaktadır.

Önce şunu belirtelim ki, Camp David anlaşmalarının iki hususiyeti vardır. Birincisi, bu anlaşmaların hükümlerinin tatbikinde ve bu anlaşmaların gerektirdiği bütün müzakerelerde Ürdün de bir taraf olarak kabul edilmekteydi. İkincisi, bu anlaşmalar, B.M. Güvenlik Konseyi'nin 1967'deki 242 sayılı kararı ile, 1973'deki 338 sayılı kararını da prensip olarak alıyordu. Batı 350eria ve Gazze, yani Filistin meselesi ile ilgili anlaşmaya göre, bu iki toprakta Filistinlilere muhtariyet verilecekti. Yani kendi işlerini kendileri idare edeceklerdi. Bu muhtariyetin şekil ve mahiyeti, İsrail, Mısır ve Ürdün arasında yapılacak görüşmelerle tespit edilecekti.

Beş yıllık bir geçici devreyi kaplayacak olan bu muhtariyet döneminde İsrail, bu iki toprakta, kendi güvenliğini de sarsmayacak şekilde, asker miktarını asgariye indirecekti. Beş yıllık muhtariyet döneminin üçüncü yılından itibaren, İsrail, Mısır, Ürdün ve Filistin muhtariyet idaresinin temsilcileri arasında, Batı 350eria ve Gazze'nin nihai statüsünü tespit edecek bir anlaşma için müzakereler yapılacaktı.

Bu anlaşma, Filistin halkının "meşru hakları" ile "adil istekleri"ni tanıyacaktı. Ayrıca, yine bu dönemde İsrail ile Ürdün arasında barış müzakereleri ve İsrail'ini güvenliğini sağlayacak düzenlemeler de yapılacaktı. İsrail-Mısır barışına ait çerçeve anlaşma ise, üç ay içinde İsrail ile Mısır arasında bir barış anlaşmasının imzası ile, İsrail'in barış antlaşmasının imzasından itibaren iki-üç yıl içinde Sina'dan tamamen çekilmesini öngörmekteydi.

Bununla beraber, İsrail-Mısır barışının üç ay içinde imzalanması mümkün olamadı. Bunda iki sebep rol oynamış görünüyor. Biri, Begin'in Camp David anlaşmalarını tatbikte yeteri kadar iyi niyetle davranmamakta olmasıydı. Batı 350eria'da yeni Yahudi yerleşim merkezleri kurulması bunun başında geliyordu. İkincisi ise, İsrail ile Mısır arasında bir uzlaşma sağlama endişesi ile, metinlerin açık ve seçik bir şekilde yazılmayıp, bir çok ifadelerin müphem kalmasıydı. Bu arada Kudüs meselesine hiç değinilmemişti. Çünkü iki tarafın bu konudaki görüşlerini uzlaştırmak mümkün olmayınca, bu meseleye hiç temas edilmemesi tercih edilmişti. Kudüs meselesi, daha aşağıda temas edeceğimiz üzere, daha sonra İsrail ile Mısır arasında ve Filistin muhtariyeti meselesinde büyük görüş ayrılığına sebep olacaktır.

3: İslam Konferansı Teşkilatı:

Tarihçe

Church of God adlı tarikata bağlı Dennis Michael Rohan adında Avustralyalı bir yahudinin 21 Ağustos 1969 tarihinde Mescid-i Aksa’yı kundaklamayı denemesinden sonra İslam ülkeleri başkanları İslam Konferansı Teşkilatını kurdular.

BM'de daimi olarak temsil de edilir.

Pakistan’daki 2. toplantılarında İslam Kalkınma Bankası'nın kuruluş planı gündeme getirildi. Bunun ardından İKÖ maliye ve ekonomik işleri bakanları 1973 yılında katıldıkları Cidde toplantısında mali ve parasal bir müessesenin kuruluşunun önemini vurguladılar. Nihayet İslam Konferansı Teşkilatı'nın 20 Ekim 1975 tarihli zirve toplantısında İslam Kalkınma Bankası'nın kuruluş planı onaylandı. Bugün İslam aleminin tek çatı altında toplandığı tek kuruluş sıfatına sahiptir. Genel sektererlik görevini Ekmeleddin İhsanoğlu yapmaktadır.

Üyeler

 

Üye ülkeler(Not:Kırmızı olanların üyeliği reddedilmiştir)

 

 


  •  

    30 - Libya Sosyalist Arap Halk Cumhuriyeti 1969


PETROL BUNALIMI

BRENT
                 Dünya genelinde parasal ölçü birimi olarak "Brent" karisimi esas aliniyor. Bu karisimin doldurdugu her bir varilin Londra Uluslararasi Petrol Borsasi'nda islem konusu olmasiyla, ortaya çikan fiyat dalga dalga bütün dünyaya yayiliyor.
Bir bakiyorsunuz varili 10 ABD Dolarina kadar iniyor. Bir bakiyorsunuz, son günlerde oldugu gibi 40 Dolara kadar tirmaniyor.
Varil fiyatlarinin artisi veya azalisinda, birileri çok kazaniyor, birileri çok kaybediyor.
Biz cahil ve olayin gerisinde olan insanlarin için ise standart gerekçeleri hazir.
ABD'nin petrol stoklarinin artisi veya azalisi.
OPEC (Petrol Üreten Ülkeler Birligi) ülkelerince petrol üretiminin artirilisi veya düsürülmesi.
Hem de milyon varillerle ölçülerle ifade edilen seviyelerde;
Ve en önemlisi:
Ortadogudaki bitmek tükenmek bilmeyen çalkantilar.

Bozulmasin dengeler
Ham petrol fiyatlarindaki düsüsler, millî gelirinin agir kismini petrol satisindan elde eden ülkeler için kara bir kâbus sayilirken, petrol ithalatçisi olan geri kalmis ve gelismekte olan ülkeler için adetâ can simidi olarak görülüyor. Diger yandan kazanan da kazanmayan da bu hareketlenmelerden bir sekilde zarar görüyor. Meselâ millî gelirinin büyük kismini petrol ithalatina ayiran bir ülke ile, petrol aldigi üretici ülke arasindaki dis ticareti olumsuz yönde etkiliyor. Çünkü alisverisler sadece petrolle baglantili olmuyor. Petrolden elde ettigi geliri düsen bir ülke, petrol sattigi ülkeden aldigi bazi ürünlere sinirlama getirebiliyor. Dolayisiyla iki ülke arasindaki ticarî denge sarsiliyor.

Soklar tarihi

Petrol fiyatlarindaki asiri yükselis dönemleri, ekonomistler tarafindan "Sok" olarak isimlendiriliyor. Buna göre, son günlerde yasanan asiri fiyat artislari da dahil olmak üzere 5 ayri "Petrol Soku" yasadi dünyamiz.
Simdi bu sok dönemlerini sirasiyla görelim:


A. Birinci petrol soku
1970-1971 yillarinda petrol üreticisi ülkelerle, petrol sirketleri arasinda çikan hakimiyet çekismesi sonucunda, OPEC ülkeleri kendi aralarinda Trablus ve Tahran anlasmalarini imzaladilar. Bu anlasmalarla petrol üreticisi ülkeler, petrol üretim seviyesi ve fiyatlari konusunda karar verme tekelini sirketlerden alarak, kendi kontrollerine almaktaydilar. Bunun neticesinde ise petrol fiyatlari akil almaz düzeylerde yükselise geçti.1
Diger yandan, 1973 Ekim ayinda patlak veren Arap-Israil savasinda, OAPEC'in (Petrol Ihraç Eden Arap Ülkeleri Teskilati) petrolü bir silah olarak kullanip, ABD ve bazi Bati ülkelerine ambargo uygulamasi ve petrol üretimini kismasi, dünya çapinda yeni bir bunalim ortaminin dogmasina sebep oldu.2 OAPEC üyesi devletlerin siyasal gelismelere ve Ortadogu'da baslayan sicak savasa tepki olarak, 17 Ekim 1973'te verdikleri afise fiyatlari yükseltme karari ile, Israil'in 1967'de isgal ettigi Arap topraklarindan çekilinceye ve Filistinlilerin yasal haklari güvenceye kavusturuluncaya kadar, petrol üretimini her ay yüzde 5 oraninda kisma kararlari kisa zamanda etkisini tüm dünya çapinda hissettirdi. Arap olmayan diger petrol üreticisi ülkelerinin de piyasada yükselmeye baslayan afise fiyatlardan yararlanarak petrol gelirlerini yükseltmek istemeleri ile, bu ortamda petrol alicilarinin, her ne fiyat olursa olsun razi olmalari faktörleri birlesince, petrol fiyatlari daha da artti.3 1974 yilinda ambargo kaldirilmis olmasina ragmen, devam eden petrol fiyatlarinin yükseltilmesi olayi, daha sonraki yillarda da etkisini sürdürdü. Üstelik, Arap petrol ambargosu ve üretimi kisma politikasi, düsmanlari cezalandirma ve dostlari ödüllendirmeyi öngörüyor olsa da, fiyatlardaki hizli yükselis düsmanlarla dostlari ayni ölçüde etkiledi.4

B. Ikinci petrol soku
1979 yilinda Iran'daki rejim degisikligi ve bunu takip eden Iran-Irak savasi dünya petrol piyasasini bir kez daha alt-üst etti. Kriz sirasinda, 1978 Aralik ayinda 13 Dolar olan bir varil petrolün fiyati, 1981 Ocagina gelindiginde 31 Dolara kadar yükseldi.5 Birinci petrol krizini de asan bu fiyat artislari, belli bir politika çerçevesinde alinan kararlara bagli olmaksizin gerçeklesti.

C. Üçüncü petrol soku
2 Agustos 1990 tarihinde Irak'in Kuveyt'i isgaliyle basgösteren Körfez krizi, hemen ardindan bir petrol sokunu daha pesisira getirdi. Petrol fiyatlari 1990 yili içinde varil basina 15 Dolara kadar inmesinin ardindan, krizin patlak vermesiyle ortalama fiyatlarin Aralik'ta 26 Dolara tirmandi.

D. Dördüncü petrol soku
1999 yili baslarinda, dünya çapindaki stok fazlasi petrol, fiyatlarin 10 Dolarin altina düsmesine sebep olmustu.6 Bunun üzerine OPEC üyesi 11 ülke, Nisan 1999 tarihinden itibaren ortaklasa bir tavirla petrol üretimini sinirladilar. Bu esnada ABD'nin petrol stoklarinin azaldigini açiklamasiyla fiyatlar toparlanmaya, takip eden kis aylarindan itibaren de yükselmeye basladi. Bu ortak tavrin yanisira baska faktörlerin de devreye girmesiyle, varil basina petrol fiyatlari 37 Dolarin üzerine çikti. Bu rakam hem OPEC'in resmi fiyat araliginin üst siniri olan 28 Dolarin üzerine çikmis, hem de son on yilin ortalamasi olan 19 $'lik seviyeyi fazlasiyla asmis oldu. Bu esnada OPEC ülkelerinin günde petrol üretimini 500 bin varil artirma karari almasina7 ragmen, fiyatlardaki yüksek seviye uzun süre devam etti.

E. Besinci petrol soku
Dünya ekonomilerinin yasadigi petrol krizlerinin hiç birinde ham petrol fiyatlari varil basina 40 dolarin üzerine çikmamisti. Son 13 yilin en yüksek düzeyinden islem gören ham petrol fiyatlari, dünya petrol rezervinin üçte ikisini elinde bulunduran Ortadogu bölgesindeki siddet olaylari, muhtemel sabotaj saldirilari ve ABD'deki petrol stoklarinin azalmasi sebepleriyle yükselmeye devam etmesi bekleniyor. Hatâ 2004 yili Haziran ayi itibariyle, bazi çevrelerin dilinden, petrol fiyatlari varil basina 50 dolara kadara çikabilecegi dile getirilmekteydi.
OPEC
Organization of Petroleum Exporting Countries, (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) net petrol ihraç eden ve bilinen dünya petrol rezervlerinin üçte ikisini ellerinde bulunduran 12 ülkenin oluşturduğu konfederasyondur.

Üyelik

Organizasyon şimdi oniki üye devlete sahiptir.Bunlar aşağıdaki listede giriş tarihlerine göre sıralıdır.Not,OPEC üyelerinin çoğunluğunu teşkil eden 7 üye devletin resmi dileri Arapça olmasına rağmen OPEC'in resmi dili İngilizce' dir.Sadece bir üye (Nijerya) resmi dil olarak İngilizce diline sahiptir.

Etkinlikler:

1: Kömürden Petrole: Petrolün kullanım alanları hakkında araştırma yapılarak görsel malzemelerle desteklenmiş bir sunu hazırlanır. Bu ödev olarak öğrencilere verilecektir.

Örnek Açıklama:

Petrolün Tanımı Ve Kullanım Alanları Ulaştırma, sanayi, enerji, konut ve tarım alanlarında yoğun olarak kullanılan petrol, adını Yunanca-Latincede taş anlamına gelen “petra” ile yağ anlamına gelen “oleum” sözcüklerinden almaktadır. Petrol yeraltında rezervuar denen kumtaşları veya kireçtaşları içerisinde bulunduğu için bu şekilde adlandırılmıştır.

Petrol denince; doğal halde bulunan ve yeraltından çıkarılan “ham petrol” anlaşılmalıdır. Petrol; koyu renkli, yapışkan ve yanıcı bir sıvıdır. Metan, etan, propan, bütan gibi bir takım hidrokarbonların karışımından meydana gelmiştir. Özel bir kimyasal bileşimi yoktur. Farklı kimyasal bileşimlere sahip hidrokarbonlar, farklı petrol tiplerini meydana getirirler. Ancak, ham olarak petrolün kullanım alanı çok sınırlıdır.

Ham petrol sıvı halinde genellikle kahverengi, koyu yeşil veya siyah renktedir. Yoğunluğu, kimyasal bileşimine ve viskozitesine (yapışkanlık) göre değişir. En hafif olarak bilinen Rus petrolünün özgül ağırlığı 0.650 gram/santimetreküptür ve en ağır olarak bilinen Meksika petrolünün özgül ağırlığı ise 1.080 gram/santimetreküptür. Bugün petrol endüstrisinde petrolün özgül ağırlığı yerine, bununla ters orantılı A.P.I. Gravite derecesi kullanılmaktadır. Gravite büyüdükçe yoğunluk küçülmekte ve petrolün kalitesi yükselmektedir. Viskozite değeri yüksek olan petrol ise boru hattı içerisinde kolayca akamamaktadır.

Ham petrolün rafine edilmesi ile daha değerli ürünler elde edilir. Bunlar, üretim sırasıyla, rafineri yakıt gazı, sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG), nafta, normal benzin, süper benzin, kurşunsuz benzin, solvent, jet yakıtı, gazyağı, motorin, kalorifer yakıtı, fuel oil, asfalt, madeni yağ ve diğerleridir. Yağlar ve asfalt gibi ürünler ham petrolün rafine edilmesiyle elde edilen yakıtlar dışındaki ürünler arasındadır. Ham petrolün arıtımı ile parfüm ve böcek ilaçları gibi çeşitli ikincil ürünler de elde edilmektedir. Ayrıca, yukarıda sayılan ürünlerin bir kısmı petrokimya sanayilerinde girdi veya destek ürün olarak kullanılmaktadır. Temel petrokimya ürünleri etil, propilen, benzen, amonyak, metanol vb. olarak sayılsa da, 4000’in üzerinde petrokimya ürünü bulunmaktadır. Petrokimya sanayinin nihai ürünleri genel olarak plastik, sentetik lifler, sentetik kauçuk, deterjan ve kimyasal gübreler olarak sınıflandırılabilir.

Ayrıca Petrol genellikle bir artmadan geçirildikten ya da rafine edildikten sonra kullanıma hazır hale gelir. Bu işlemle ham petrol benzin, mazot, yağ ve petrokimya ürünlerine dönüştürülür.Petrokimyasal hammaddeler daha çok plastik, yapay kauçuk, yapay lif, gübre, deterjan, böcek ilacı ve çeşitli çözücülerin üretiminde kullanılır. Bunlara ek olarak petrol bazlı hammaddeden, uçak, otomobil, inşaat, patlayıcı sanayii, dokuma sanayii ve boya sanayiinde, gıda işleme tekniklerinde ve tarımda da yararlanılır.

2: Siyah Altın: Petrol krizinin yaşandığı yıl dünyadaki petrol rezervleri ve fiyatları hakkında araştırma yapılarak istatistiki veriler yorumlanır.

Not: İlgili veriler yukarıdaki konu açıklamasında verilmiştir.

3: Opec Ülkeleri ve rezervleri:

Afrika

Orta Doğu

Güney Amerika

Güney Doğu Asya

  •  

    Endonezya (Aralık 1962)Üyeliği görüşme altında çünkü Endenozya OPEC tarafından artık net petrol ihracatçısı olarak kabul edilmemekte.

Eski Üyeler

  •  

    Gabon (bütün üyelik 1975 den 1995 e kadar)

Üyeliği Beklenenler

               9-14 Eylül 1960 tarihinde Bağdat’ta toplanan bir konferans sonucunda resmen kurulmuştur. Kurucu üyeleri; Suudi Arabistan, İran, Kuveyt, Irak ve Venezuela’dır. Kuruluşa, sonradan Katar (1961), Libya (1962), Endonezya (1962), Ekvador (1963-1993), Birleşik Arap Emirlikleri (1967), Cezayir (1969), Nijerya (1971), Gabon (1975-1995) ve Angola (2007) katılmışlardır.

Kurucu üyelerin, yeni üyelerin kuruluşa kabul edilmesinde sahip oldukları veto hakkından başka ayrıcalıkları yoktur. Net petrol ihracatçısı olan ve petrol konusundaki çıkarları OPEC üyeleriyle aynı doğrultuda olan ülkeler kuruluşa katılabilirler.

OPEC, bir kartel değil, bağımsız petrol üreten ülkeler arasında işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan bir kuruluştur. Öte yandan petrol fiyatlarını ve üretim miktarlarını belirlemesi açısından kartel özelliği göstermektedir. Ancak uygulamada Örgüt'ün aldığı kararlara uyulmasını fiilen sağlayacak bir mekanizma yoktur. Bu sebeple örgüt üyelerinin çoğu kez örgütün aldığı kararlara uymadıkları gözlemlenmiştir.

Rezervler:Nijerya
Afrika’nın en sert rejimlerinden biri olan Nijerya’da dünya rezervinin yüzde 2.5’i bulunuyor. Müslüman ve Hıristiyan unsurlar arasında sürekli gerginlik yaşanan bu ülkede meydana gelen son kriz, petrol fiyatlarının fırlamasına neden olmuştu.
Libya
ABD’nin küresel düşman ilan ettiği Kaddafi’nin yönettiği Libya’da dünya rezervinin yüzde 3’ü bulunuyor.

Rusya
ABD’nin eski hasmı Rusya, dünya rezervinin yüzde 5’ine sahip. Rusya düşük rezerve karşın verimli bir üretimle net ihracat gelirinde Suudi Arabistan’ın ardından ikinci sırada. Petrol gelirleri sayesinde Rusya son iki yılda döviz rezervlerini katladı. Eski süpergüç halen dünyanın beşinci büyük petrol tüketicisi.
Venezüella
Başkan Hugo Chavez’in politik duruşuyla uluslararası arenada itibar kazanan Venezüella, dünya rezervinin yüzde 5.6’sına sahip. Ülkenin ihracat gelirinin yüzre 80’i petroldan geliyor. Venezüella aynı zamanda ABD’nin ham petrol ihtiyacının yüzde 15’ine yakınını karşılıyor, ancak Chavez şimdiye dek bunu bir politik koz olarak kullanmadı.
Kuveyt
ABD’nin 1990’da uğruna Saddam’la savaşmayı göze aldığı bu küçük ülke dünya rezervinin yüzde 7’sine sahip. 1990’dan bu yana Kuveyt hasar görmüş petrol altyapısına 5 milyar dolar harcadı. Ülke, ABD’nin en iyi müttefiklerinden.
Birleşik Arap Emirlikleri
Dünya rezervinin yüzde 7’sine sahip BAE’nin petrolünün 100 yıl yeteceği düşünülüyor. Petrolün 30 yıl önce keşfedilmesine kadar fakir bir ülke olan BAE, şimdi Körfez’in en müreffeh ülkelerinden.
Irak
ABD’nin 2003’te Saddam’ı devirmesinden bu yana henüz tam anlamıyla istikrarın sağlanamadığı Türkiye’nin güney komşusu dünya rezervinin yüzde 8’ine sahip. Irak rezervlerinin 120 yıl boyunca yetmesi bekleniyor. ABD ve İngiltere şimdiden petrol sevkiyatına başladı, yeni kurulan Irak kabinelerinde de petrol bakanlığı en çok tartışılan bakanlık oluyor.
İran
Nükleer teknoloji geliştirdiği iddiasıyla ABD ile gerginlik yaşayan Türkiye’nin bir diğer güney komşusu İran, dünya rezervinin yüzde 10’una sahip. İran, uygulanan ambargo nedeniyle petrolünü direkt olarak ihraç edemiyor.
Kanada
Dünya rezervinin yüzde 13’ü ABD’nin kuzey komşusu Kanada’nın Kuzey Kutbu’na dek uzayan ‘Kanada’nın Vahşi Batısı’ adı verilen uçsuz bucaksız topraklarının altında yatıyor. Dünyanın ikinci büyük petrol rezervine sahip bu ülkede kara altın, derinlerde katran benzeri bir madde olan bitümenin içinde bulunuyor. Bu petrolün işlenir hale gelmesi için, çeşitli kimyasal işlemlerden geçirilmesi gerekiyor. Gelişmiş bir ülke olan Kanada bunu üstesinden gelecek maddi ve bilimsel güce sahip.
Suudi Arabistan
Arap Suudi Krallığı dünya rezervinin yüzde 20’siyle açık ara birinci. ABD’nin petrol ihtiyacının yüzde 11’ini karşılayan Suudi Arabistan aynı zamanda süpergücün en yakın müttefiklerinden.

Not: Dünyanın en büyük petrol tüketicisi olan ABD endüstrisi ve günlük yaşamını sürdürmek için, yılda 7.5 milyar varil petrol harcıyor ve bunun yarısını ithal ediyor. Küresel petrol rezervi olan 1.3 trilyon varilin sadece yüzde 1.4’ü ABD’de, süpergüç bu rakamla dünyanın 14’üncü büyük üreticisi. Türkiye de ise Güneydoğu bölgesinde Batman’da güçlü bir petrol yatağı bulunuyor. Ayrıca, Suriye sınırında Mardin’in Nusaybin İlçesi’nde de 3 kuyuda petrol bulundu.

TPAO: Ülkemizdeki Etkinlikleri:Mardin şehrinin petrol konusunda ciddi bir potansiyele sahip olduğunu düşünenler sadece TPAO yetkilileri değil. Cüneyt Özdil bu konuda oldukça iddialı: Mardinin hemen güneyinde Ceylanpınar, Mardin, Cizre üçgeninde Suudi Arabistanda çıkan petrol kalitesinde rezervler olduğunu tespit ettik. Bunu sismik ve gravite çalışmalarıyla ortaya koyduk. Tespitlerimize göre bu bölgeden günde 1 milyon varil petrol çıkarmak mümkün. Bu gerçekleşirse Türkiye sadece kendi ihtiyacını karşılamakla kalmaz, petrol ihraç eden bir ülke haline bile gelebilir. Bu durumda akla bir başka önemli soru daha geliyor. Acaba ABD ordusu İkinci Irak Savaşı sırasında bu yüzden mi Mardine yerleşmek istedi?

TPAO
nun petrol konu
sunda umut bağladığı bir diğer alan ise Karadeniz. Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olmasına karşın deniz aramaları konusunda son derece kötü bir karnemiz var. Bu başarısızlığın başlıca nedeni olarak deniz aramalarının karaya nazaran daha pahalı olması ve ileri teknoloji ile desteklenmesi zorunluluğu olarak gösteriliyor. Bu faktörleri göz önünde bulunduran TPAO, deniz aramalarını uluslararası petrol şirketleri ile yürütüyor.

2002
�den bu yana Amerikalı Madison Oil şirketi ile Batı Karadenizde, İngiliz enerji devi BP ile Doğu Karadenizde ortak arama çalışmaları yürüten TPAO, bu bölgedeki arama grubuna son olarak Brezilya millî petrol şirketi Petrobrası da dâhil etti. Sinop ve Kırklareli
açıklarında ortaklaşa derin deniz araması yapmak üzere Petrobras ile anlaşma imzalayan TPAO, bu çalışmalardan oldukça umutlu.

Geçtiğimiz aylarda
Türkiyede Petrol Gerçeği isimli kitabı yayımlanan gazeteci Mahir Etyemeze göre Türk petrolü, artan fiyatlar sayesinde artık çıkarılmaya hazır hâle geldi. Türkiyede petrol var ancak oldukça derinlerde olduğundan yabancı petrol şirketleri açısından ciddi bir maliyeti de beraberinde getiriyor. Bu nedenle uluslararası petrol şirketleri fiyatların 15-20 dolar seviyesinde olduğu bir ortamda bu maliyeti yüklenmek istemedi. Şimdi fiyatlar 70 dolar seviyesinde hatta bazı yatırım bankaları 100 dolar olabileceğini yazıyor, dolayısıyla böyle bir ortamda yüksek maliyetli Türk petrolü bile şirketlere ciddi kazançlar sağlayabilir. İşte bu nedenle Etyemez çok yakında Anadolunun birçok şehrinden petrol çıktı haberlerinin gelmeye başlayacağına inanıyor: Çok yakında Mardin, Van, Hakkâri, Sivas, Erzincan ve Batı Karadenizden petrol bulunduğuna dair haberler
okuyacaksınız.

TPAO
nun son yıllarda başlattığı arama hamlesinin ülkemizin geleceği açısından önemi büyük. Ama bu çalışmalara özel sektörün de destek vermesi gerekiyor. Zira, Türkiyede petrol Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi yüzeye yakın noktalarda değil, 3 ila 6 bin metre derinlikten çıkarılıyor. Şüphesiz bu da ciddi bir maliyet ve teknoloji kullanımı gerektiriyor. Enerji Bakanlığı yetkililerine göre önümüzdeki dönemde çokuluslu şirketler, gözlerini Türkiyeye çevirebilir. Sebebi ise gayet basit: Petrol fiyatlarının yükselmesi ve Latin Amerika ve Rusyadaki millîleştirme hamleleri. Meclis Genel Kurulunda görüşülmesi beklenen Petrol Kanunu Tasarısı özel sektör şirketlerinin de bu sürece aktif katılımını sağlamayı amaçlıyor. Daha önceki düzenlemelere nazaran oldukça liberal hükümler içeren yeni düzenlemenin uluslararsı kartelleri petrol çıkarma noktasında ne ölçüde harekete geçireceğini bekleyip, göreceğiz.

 İran - Irak Savaşı

1980-1988 yılları arasında Irak ve İran arasında yapılmış olan savaştır. Yaklaşık bir milyon kişinin ölümüne, 150 milyar Amerikan Doları maddi hasara, her iki ülkede de ağır yıkımlara yol açmıştır. Irak'ın zaferleri ile başlayan savaş, İran'ın direnmesiyle yıpratma savaşına dönüşmüş ve batılı ülkelerin çıkarlarına uygun şekilde galibi olmadan sonuçlanmıştır.
Savaş öncesinde Irak-İran ilişkileri
Soğuk Savaş boyunca Irak-İran ilişkileri iyi olmadı. 1969 Nisan ayında, Amerika Birleşik Devletleri’nin de desteğini alan İran Şahı, önemli bir su yolu olan ve 1937 yılı Irak-İran sınır antlaşması ile Irak’a bırakılan Şatt-ül-Arap’ı geri almak istedi. Bu amaçla, güç gösterisi olarak gemilerini bölgeye gönderdi. 1970 yılında kesilen diplomatik ilişkiler, 1973 yılında tekrar kuruldu ve 1975’te bir antlaşma imzalandı. Buna göre iki ülke arasındaki sınır, su yolunun en derin noktasından geçecekti. Ayrıca İran, Irak’taki Kürtleri merkezî hükümete karşı desteklemeyeceğini taahhüt ediyordu. Fakat 1971 yılındaki silahlı çatışmalar sırasında İran’ın ele geçirdiği Körfez adalarından çekilmemesi, iki ülke arasındaki ilişkinin gelişmesine engel oldu.

İran’da Humeyni iktidarı

Adalar sorunu yüzünden zaten gergin olan Irak-İran ilişkileri, İran’da Şiiliğin savunucusu olan Humeyni iktidarının başa gelmesi ile iyice bozulmaya başladı. Bağdat’taki Saddam Hüseyin hükümeti, İran’daki Şii hükümetin, Irak’taki Şii çoğunluğu Sünni iktidara karşı kışkırtmasından endişe ediyordu. Bu arada Irak, İran’daki Arap bölgesi Huzistan’a özerklik verilmesi fikrini savunmaya başlamıştı.

Savaşın başlaması ve ilk aşamalar

1980 yılının ortalarında, ordudaki yüksek rütbeli subayların tasfiye edilmesi ve rehineler olayıyla ABD’nin düşmanlığını çekmesi dolayısıyla, İran'ın güçsüz durumda olduğu izlenimi uyanmıştı. İran’ın iki ülke arasında anlaşmazlık konusu olan bölgeden askerlerini çekmeyi reddetmesi üzerine 22 Eylül1980’de Irak ordusu sınırı geçti. Irak 16 Eylül’de, Şatt-ül-Arap antlaşmasını feshettiğini açıklamıştı.

Savaşın ilk günleri, baskın avantajını koruyan Irak’ın üstünlüğü ile geçti. Fakat, zamanla İran’ın direnişinin artması ile savaş karşılıklı yıpratma sürecine girdi.

Savaş
İran’ın ilk tepkisi, sadece ilerleyen Irak birliklerini değil, aynı zamanda Irak’ın Basra limanını da bombalamak oldu. Aynı günlerde Tahran ve Bağdat karşılıklı bombalandı. Eylül ayının sonunda Irak ordusu Abadan ve Hürremşehr kentlerini abluka altına almıştı, ama kış gelmeden bitirmek istediği savaşta istediği sonuca gidemiyordu. 1980 kışı boyunca yapılan barış girişimleri başarısız oldu ve 1981 Nisan ayından itibaren savaş yeniden alevlendi.

Tarih, yıpratma savaşlarında ekonomik gücünü ve insan kaynağını en uzun süre kullanabilen tarafın avantajlı olduğunu göstermiştir. İran bu uzun savaşta kendisini, stratejisini hızlı bir zafer üzerine kuran Irak’a göre daha rahat hissediyordu. Bunu bilen Irak, İran’ın ekonomik gücünü zayıflatma amacıyla saldırıya başladı.

İki ülkenin de ekonomik gücü büyük ölçüde, en büyük ihraç ürünleri olan petrole dayanıyordu. Irak, boru hatlarından petrol ihraç edebilirken İran, ihracatını büyük ölçüde Basra Körfezi’nden yapıyordu. Yani, Basra Körfezi'ndeki petrol ticaretinin kesintisiz sürmesi Irak’ın değil, İran’ın işine geliyordu. Bu sebeple Irak, petrol taşıyan İran gemilerine saldırılar düzenlemeye başladı. Benzer şekilde İran da, Irak petrol tesislerine saldırıya başladı.

Körfez petrol ticaretinin zarar görmesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa aktif olarak katılmasına sebep oldu. ABD ve müttefikleri (Avrupa ve Japonya) büyük ölçüde Körfez petrolüne muhtaçtı ve petrol yolunun saldırıya açık olması Batı dünyası için tehlikeliydi. Körfez petrol yolunu açık tutmak için Amerika Birleşik Devletleri bölgeye bir filo gönderdi ve ABD bayrağı çekmiş Kuveyt tankerlerini korumaya başladı.

Sekiz yıl süren savaş 1988 Ağustos ayında yapılan ateşkes ile sonlandı. Ancak Birleşmiş Milletler gözetiminde yapılan barış görüşmelerinden sonuç alınamadı. İran, görüşmeler için ön koşul olarak topraklarındaki tüm Irak askerlerinin çekilmesini isterken, Irak Şatt-ül-Arap suyolu üzerinde ortak denetim kurulmasında ısrar etti. İki ülke arasındaki barış, ancak Irak’ın Kuveyt’i 1990 Ağustos ayında işgali ve ABD ile savaşa tutuşma korkusuyla İran’dan aldığı toprakları geri vermesiyle gerçekleşti.


 

 

 

Amerika’nın tutumu
Amerika Birleşik Devletleri, İran’daki müttefiki Şah'ı devirip iktidara gelen İslami rejimden hiçbir zaman hoşnut olmamıştı. Bu sebeple, 1967 yılında diplomatik ilişkilerini kestiği Irak ile tekrar yakınlaşmaya çalıştı. Çeşitli kanallardan Irak’a silah yardımı yaptı ve büyük miktarda borç para sağladı. Irak’ın biyolojik ve kimyasal silahlar üretmesine yardımcı oldu.

Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere1986 Mart’ında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Irak’ın İran’a karşı kitle imha silahları (kimyasal ve biyolojik silahlar) kullanmasını eleştiren kararlar almasını, karşı oy kullanarak engelledi.

Tarafların askeri durumları
İran

İran Ordusu, devrimden sonra üst ve orta dereceli subayların tasfiye edilmesi sebebiyle oldukça zayıflamıştı. Fakat yine de hava ve deniz kuvvetleri açısından Irak'tan güçlüydü. Savaşın uzamasıyla birlikte bu üstünlük büyük avantaj sağladı.

İran ordusu savaşta, Şah döneminde ABD'den alınmış silahları kullanıyordu. Savaş boyunca Libya ve Suriye üstünden Scud, Kuzey Kore ve Çin üstünden Silkworm füzeleri satın aldı. Reagan yönetimindeki ABD, batılı rehinelerin serbest bırakılması için, Şah döneminde alınan silahların yedek parçalarını İsrail üstünden İran'a sattı.
Irak
Irak ordusunun büyük kısmı, Sovyetler Birliği'nden alınan silah ve malzeme ile donatılmıştı. Savaş boyunca da silah almaya devam ettiler. Fransa ve Çin de Irak'a büyük miktarlarda silah sattı.

Irak, bu silahların maliyetini karşılamak ve ABD'nin de yardımıyla kitle imha silahları (nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar) üretmek için başta diğer Arap ülkeleri olmak üzere birçok ülkeden borç aldı. ABD ayrıca, İtalyan Banca Nazionale del Lavoro bankası aracılığıyla Irak'a kredi açıp silah sattı.

Savaşın sonuçları
Irak-İran Savaşı, yaklaşık bir milyon insanın hayatına maloldu. Savaşan taraflar ufak kazançlar için ekonomik kaynaklarını tüketti. Savaşın sonucunda Irak-İran sınırı değişmedi. Savaşın etkileri on yıllar boyunca hissedildi.

İki ülkenin birbirlerinin petrol tesislerine saldırılar düzenlemesi sonucu petrol üretimi düştü, petrol fiyatları arttı.

Savaş boyunca Irak, kendisini destekleyen devletlerden borç alarak silah satın almıştı. Bu borçları ödemekte zorlanması, 1990 yılında Kuveyt’e saldırarak oradaki petrol kuyularını ele geçirmeye çalışmasına yol açtı.

Savaş sırasında İran'daki muhalefet tamamen tasfiye edildi ve İslam Devrimi kalıcı hale geldi. Ancak ülke, uluslararası ilişkilerde yalnızlığa sürüklendi ve desteksiz kaldı. Savaş silahları ve araçları bakımından dışa bağımlı olmanın tehlikesini görerek kendi silah endüstrisini kurmaya çalıştı.

 

Dünyadaki Ekonomi, Bilim, Kültür, Sanat ve Spor alanındaki Gelişmeler:

Bakılacak

 

Etkinlikler:

1: Şattülarap:

·  basra körfezi yakınlarında fırat ve dicle nehirlerinin birleştiği bölgeye verilen ad.

·  çok verimli, alüvyal bir ovadır.

·  basra körfezinde arapların aynen, iranlıların ise ervend nehri olarak andıkları coğrafi bölge.
şiir gibi isminin yanında,bir kısmı irana bir kısmı ıraka dahil olan nehirde geçtiğimiz günlerde iran devletince 15 ingiliz deniz piyadesi ayıklandı. şattülarabın hangi kısmı irana hangi kısmı ıraka dahil tartışması yılllardır süredursun, birleşik krallık savunma bakanlığı noktayı koydu 'askerlerimiz ırak karasularında idi, onları geri verin kardeşim

·  iran ırak savaşı'na neden olan ovadır.

 

2: Muhteşem Otuzlar: 1945-1975 dünyadaki ekonomik gelişmeler istatistiki veri olarak incelenir.

 

Muhafazakarlık ve Sosyalizmin; dünya ölçeğinde, Wilson’un ulusların kendi kaderini tayin doktrinini ve II. Dünya Savaşı sırasında, Roosevelt’in ekonomik kalkınma çağrısını benimsemeleri 1945- 1970 yılları arasında Liberalizmin zaferine işaret eder.
1917 yılı modern dünya sisteminin tarihinde, ideolojik bir dönüm noktasına tekabül eder. Klasik Liberal ön kabullere - evrenselci ve eşitlikçi – dayanan Wilsonculuk ve Wilsonculuğun hareket noktası olan kendi kaderini tayin doktrini, Rus İmparatorluğunun SSCB adıyla federasyon biçiminde kendini cisimleştirdi. Leninizm anti-emperyalizm olarak yeni bir role soyundu. 2 rakip doktrin olan Leninizm ve Wilsonculuk “ sömürgelerin tasviyesi” adı verilen süreci desteklediler. 1945 sonrası Roosevelt’in geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler adına öne sürdüğü “kalkınma projesi” dünya korosunda ses buldu. Batı Avrupa ve Japonya’nın savaş sonrası, savaş sırasında büyük zarar gördüğü alt yapı tesislerinin yeniden inşası, teknolojinin hızla geliştirilmesi, genel yaşam standartlarının yükseltilmesi ve daha ileri aşamada BM’nin 1970’leri kalkınma 10 yılı olarak ilan edecek olması...
1945 -1970 yılları dünya çapında ekonomik büyümenin hedeflendiği bir süreçti. Büyüme har yerde görülmekle birlikte, III. Dünya’ da kalkınma politikalarının uygulanması amacıyla devlet iktidarı için mücadele stratejileri geliştirilmiş, çok sayıda hareketi de tetiklemişti. Her şey olumlu bir doğrultuda ilerliyor gibi görünüyordu. Dünya düzeni adına kapitalizm dolayısıyla Liberalizm, 70lere geldiğinde zirveye yerleşmişti. Bu konsensüs 1968 de ilk darbesini almasıyla ibre tersine döndü. 68 Devrimi; geri kalmış ya da gelişmekte olan ulus devletlerde kalkınmanın gerçekleşmediği ve bu hedefin bir yanılsamadan ibaret olduğu, ABD’nin dünya ekonomisindeki hegemonyasına ve SSCB’nin örtülü işbirliğine ayrıca eski-sol denen hareketlerin Batı’da sosyal demokratlar, Doğu’ da Kominizm, Güneyde ulusal bağımsızlık hareketlerinin yetersizliğine karşı bir tepkiyi doğurdu. 1968 Devrimi, kalkınma adına Wilsonculuk- Leninizm etrafında şekillenen konsensüs da derin çatlaklar bıraktı.

3: Yuri Gagarin ve Neil Amstrong:

 

Yuri Gagarin:

Hazırlık

               Uzay Yarışının başlangıç döneminde, Sovyetler kozmonot adaylarını belirlemek için geniş bir tarama programı başlatmışlardı. 20 kozmonot ile Sovyet uzay programına seçilen Gagarin bütün testleri başarıyla atlattı. En sonunda gene yetenekli ve başarılı bir kozmonot olan German Titov ile Yuri Gagarin arasında bir tercih yapılacaktı, Yuri Gagarin seçildi. Bu seçimde soğuk Titov`un aksine Yuri`nin güler yüzlü ve cana yakın bir karakterinin olması ve sade bir çocukluk sürmesinin önemli olduğu söylenir.

Uçuş

12 Nisan 1961 tarihinde Gagarin uzaya çıkan ilk insan oldu. Uzaygemisinin adı Vostok 1 idi. Uluslararası medyaya göre Gagarin, uzayda "Burada Tanrı falan göremiyorum." demişti. Ancak uzay uçuşu sırasında dünya ile yaptığı konuşmaların yayımlanan metninde böyle bir cümle yer almaz[2]. Gagarin daha yörüngedeyken rütbesi TASS'in birinci kumandanı Rusya'dan Simon olarak bilinen Maksat Babayev tarafından yükseltildi. Sovyet otoritelerine göre rütbe değişimin hemen yapılmasının sebebi Gagarin`in iniş sırasında ölebileceğini düşünmeleriydi. Ama bu gerçekleşmedi ve Gagarin dünyaya çok ünlü biri olarak döndü. Sovyetler Birliği Komünist Partisi`ni "bütün başarılarımızın düzenleyicisi" olarak övdü. Dönemin lideri Nikita Kruşçev de Gagarin`in ününden ve başarısından korkarak onu kendine politik bir rakip olarak düşünmeye başladı.

Uçuştan sonra

Gagarin dünya çapında ün kazanmış biri ve Sovyet başarısının sembolü olarak dünyayı dolaşmaya başladı, popülaritesini de kontrol edebiliyordu.[3] Fakat kısa bir süre sonra alkol bağımlısı oldu. 1962`de kendini toparlayarak kozmonot yetiştirme merkezinde çalışmaya başladı.

Ölümü ve sonrası

Kurumun antrenör vekili olma sürecinde, Gagarin savaş uçağı pilotu olmayı yeniden hak kazanması gerekti. 27 Mart 1968`de MiG-15 model uçağıyla rutin bir deneme sürüşü sırasında eğitmeniyle birlikte hayatını kaybetti.

Neil Amstrong:

(d.5 Ağustos 1930) Amerikalı test pilotu, Ay'a ilk ayak basan insan.

Neil Armstrong, 5 Ağustos 1930'da Wapakoneta, Ohio'da dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimi sırasında izcilik yapmıştır. 16 Temmuz 1969 tarihinde Apollo 11 ile yaptığı ay yolculuğunda aya ilk ayak basan insan unvanını kazanmıştır.

Ay'a ayak bastığında ilk söylediği tarihi cümle şudur:

Bir insan için küçük, insanlık için büyük bir adım.

Kore üzerinde Deniz Kuvvetleri Pilotu olarak 78 saat uçuş yapan Armstrong 1971 yılında NASA'dan ayrılarak Cincinnati Üniversitesinde çalışmaya başladı. 1979 yılına kadar uzay mühendisliği bölümünde profesör olarak çalışmıştır. 1985'ten 1986'ya kadar Uluslararası Uzay Komisyonunda hizmet vermiştir. 1986 yılında Challenger kazasının araştırma komisyonuna başkan yardımcısı olarak atandı. Armstrong evli ve iki çocuk babasıdır. Şu anda Ohio'da yaşamakta ve hastalığıyla mücadele etmektedir.

5:Değişen Dünya=Dünyada meydana gelen işçi, öğrenci ve kadın hareketlerinin ortaya çıkışı ve sonuçları…

Bakılacak…

 

TÜRK DIŞ POLİTİKASI

TÜRK DIŞ POLİTİKASI 1960-1980 Son yirmi yıllık Türk dış politikasının esas mihverini bir tek mesele teşkil etmiştir: Kıbrıs meselesi. Türk dış politikasının aktivitesi Kıbrıs meselesi etrafında dönmüş ve diğer alanlardaki faaliyetlerimiz bu meselenin dalları olarak gelişmiştir dersek, herhalde gerçeği ifade etmiş oluruz. Türk dış politikasının Kıbrıs meselesinden fışkıran veya bu meselenin tesirinde gelişen ana faaliyet dalları, Amerika, Sovyet Rusya, Yunanistan ve Orta Doğu ile münasebetlerimizdir. Bunu da normal karşılamak gerekir. Çünkü, son otuz yıl içinde Kıbrıs, Türkiye’nin hayati ve milli meselesi, milli menfaatlerimizin ağırlık noktası olmuştur. Bir dış politika her şeyden önce milli meselelere dayanmak zorundadır.

Türk dış politikasının ikinci mühim unsuru, Birleşik Amerika ile olan münasebetlerimizdir. Fakat geriye, son yirmi yıla baktığımızda, tesbit edeceğimiz husus şudur ki, Türk-Amerikan münasebetleri, NATO çerçevesi içinde bağımsız bir ittifak münasebeti olarak gelişeceği yerde, hemen daima, Kıbrıs meselesinin iniş-çıkışlarına göre değişen bir yapı göstermiştir. Her ne kadar 1970’lerin ortalarından itibaren bir Ege meselesi de ortaya çıkmış ise de, Kıbrıs meselesi Türk-Yunan münasebetlerinin daima mihenk taşı olmuş ve Amerika da, NATO’nun güney-doğu kanadı olarak Türkiye ve Yunanistan’a eşit ağırlık vermiştir. Halbuki çıplak eşitlik prensibi, Türk-Yunan münasebetlerinin çıplak gerçeği ile daima ters düşmüştür. Kıbrıs meselesinin gelişmelerinde ağırlık daima Türkiye tarafında olması gerekirken, Amerikanın salt eşitlik prensibine veya genellikle dengesizliklerle hastalıklı bir denge politikasına sarılması, Türk-Amerikan münasebetlerinin, bu münasebetleri zaman zaman ağır bir şekilde sarsan, ciddi bir meselesi olmuştur.

Bu sebeplerden dolayıdır ki, Türk-Amerikan münasebetleri 1884 ve 1974 Kıbrıs buhranlarında çok ağır sarsıntılar geçirecektir.

Yine son yirmi yıl içinde Türkiye, Amerika ile olan ittifak bağlarına rağmen, ikinci süper devlet olarak Sovyet Rusya ile münasebetlerinde bir istikrarın mevcut olmasına ve bu büyük kuzey komşumuz ile gereksiz yere anlaşmazlık veya çatışma çıkarmamaya daima ehemmiyet vermiştir. Bununla beraber, Türk-Amerikan münasebetlerindeki dalgalanmalar, Türkiye tarafından aksettirilmese bile, daima Türk-Sovyet münasebetlerine de aksetmiştir. Yani Kıbrıs meselesi Türk-Amerikan münasebetlerine şekil vermiş, Türk-Amerikan münasebetlerinin şekline, bir bakıma, Türk-Sovyet münasebetlerini şekillendirmiştir. 1945 Martındanberi kötü giden Türk-Sovyet münasebetlerinin, biraz aşağıda göreceğimiz üzere, Kıbrıs buhranı içinde, 1964 yılı sonlarından itibaren yeni ve müsbet bir yola girmesinde, 1964 Haziranındaki Johnson mektubunun büyük rol oynadığını unutmamalıyız.

Türkiye’nin Yunanistan’la münasebetleri, yaklaşık otuz yıldanberi çalkantılar içinde cereyan etmektedir. Zira bu çalkantılar Kıbrıs meselesi ile başlamış ve 1974 Kıbrıs buhranından sonra buna bir de, Ege meselesi eklenmiştir. Fakat temel anlaşmazlık Kıbrıs mihverine oturmuş bulunmaktadır. Kıbrıs meselesi çözümlendiği gün, yani Kıbrıs meselesi ortadan kalktığı zaman, Yunanistan’la olan diğer anlaşmazlık ve meselelerimizin de müsait ve müsbet bir zemine oturacağından şüphe edilmemelidir.

Orta Doğu ile münasebetlerimiz, tabiatiyle Kıbrıs meselesinden en az müteessir olmuş bir dış politika faaliyet alanımızdır. Türkiye’nin Orta Doğu ülkeleri ile münasebetlerinin temel faktörü İsrail olmuştur. İsrail meselesinde onlara yaklaşabildiğimiz ölçüde münasebetlerimiz gelişme göstermiştir. Fakat unutmamak gerekir ki, Türkiye’yi başlangıçta Arap ülkelerine yaklaşmaya götüren esas mesele, Arapların Kıbrıs meselesinde ve bilhassa Birleşmiş Milletlerde Türkiye’yi desteklemeleri olmuştur. Arap ülkeleri, kendilerinin İsrail meselesi ile Türkiye’nin Kıbrıs meselesi arasında bir bağ kurunca, Türkiye de İsrail politikasına yeni bir şekil vermek zorunda kalmış ve 1967’deki Arap-İsrail savaşı da, bu yeni politikanın ilk tatbikatına imkan vermiştir.

Görülüyor ki, Kıbrıs meselesi Türk dış politikasının hemen her şeyi demek olmuştur. Bundan dolayı, Türk dış politikası konusundaki açıklamalarımıza, Kıbrıs meselesinin gelişmeleriyle başlayacağız.

KIBRIS BUHRANLARI

Kıbrıs'ın bağımsızlık döneminin bu iki buhranı, esas itibariyle, Kıbrıs rumlarının Enosis'ten, yani adayı Yunanistan'a ilhak sevdasından vazgeçmemeleri ve 1960 Anayasasının Türklere tanıdığı hakları bir türlü hazmedememiş olmalarından çıkmıştır. O kadar ki, Cumhurbaşkanı seçilmiş bulunan Kıbrıs rum lideri Makarios dahi, yeni Cumhuriyetin ilk gününden itibaren, yaptığı çeşitli konuşmalarda, Enosis'i unutmadıklarını, eninde sonunda Enosis'i gerçekleştireceklerini söylerken, rum idaresi de Türklerin haklarını çiğnemeye ve anayasayı ihlale başlamıştır. Bu sebepten de, Türkiye 1961 yılından itibaren bu anayasa ihlallerine karşı rumları uyarmaya çalışmıştır.

1960 Kıbrıs anayasasına göre, Lefkoşe, Limasol, Magusa, Baf ve Larnaka'da, bu beş büyük şehirde, Türkler ve rumların ayrı belediyeleri olacaktı. Lakin bu belediyelerin sınırlarını çizmek ve mekanizmasını tesbit etmek mümkün olamadı. Bunun üzerine Makarios, 1952 yılı Martında, bu beş büyük şehirde de tek belediye kurulmasını ve bu belediyelerde Türklerin nüfusları nisbetinde temsil edilmesini ileri sürdü. Türk toplumu Makarios'un bu isteğini kabul etmedi. Bu da, iki toplum arasındaki münasebetleri gerginleştirdi.

Makarios ve rumların Anayasadan rahatsız oldukları her hali ile belli oluyordu. Nihayet Makarios, Anayasada değişiklik yapılması meselesini Türkiye ile görüşmek üzere 22-26 Kasım 1962 günlerinde Ankara'yı ziyaret etti. Yanında Dışişleri Bakanı Spyros Kyprianu da vardı. Türk hükümet yetkilileri ile yapılan müzakerelerde, Türk hükümeti bütün bu değişiklik tekliflerini reddetti. Çünkü bunlar Türk toplumunun yaşama teminatı ile alakalı idi.

Kıbrıs Türk toplumu, Makarios'un bu tutumu karşısında, 29 Aralık 1962'de yaptığı bir açıklamada, 1 Ocak 1963'ten itibaren beş büyük şehirde kendi belediyelerini işletmeye karar verdiklerini açıkladılar. Buna karşılık, Makarios hükümeti, Türklerin kuracağı belediyeleri tanımayacağını ve beş büyük şehir belediyesinin hükümet kontrolu altına alındığını bildirdi. Rumların bu kararı, 1960 Anayasasına resmen aykırı idi.

1963 yılında Kıbrıs'ta gerginlik daha da arttı. Rum tethişçiler Türklere saldırmaya başladılar. Türkler kaçırılıyor ve öldürülüyordu. Bu atmosfer içinde, Makarios, 30 Kasım 1963'de, Türk toplumuna ve Kıbrıs'la doğrudan doğruya ilgili devletlere, 13 konuda Kıbrıs Anayasasında değişiklik yapılması gerektiğini bildirmiştir. Bu değişikler, Cumhurbaşkanı Makarios ile Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fazıl Küçük'ün veto hakkının kaldırılmasını, beş büyük şehirde tek belediyeler kurulmasını ve memuriyetlerde Türklere % 30 kontenjan tanıyan hükümlerin kaldırılmasını öngörmekteydi. Kısacası, bu değişikliklerin kabulü halinde Türk toplumu basit bir azınlık haline düşecekti. Türkiye Makarios'un bu anayasa değişikliği tekliflerini kesinlikle reddetti.

Türkiye'nin bu kararlı tutumu Makarios ve Kıbrıs rumlarını kuvvet ve zorbalık yoluna sevketti ve rumlar Lefkoşe'de 24 Aralık 1963 günü Türklere saldırarak 24 Türkü şehit ettiler ve 40 Türkü de yaraladılar. Bu hadise, Türkleri yoketme planının bir başlangıcı idi. Katliamı durdurmak amacı ile Türk jetleri 25 Aralık günü Lefkoşe üzerinde uçmaya başladı. 650 kişilik Türk askeri birliği de karargahından çıkarak Lefkoşe'nin Türk kesimini koruma altına aldı.

Diğer taraftan Türkiye, Garanti Antlaşması gereğince Yunanistan ve İngiltere'yi harekete geçirdi ve üç devlet önce, ortak bir kuvvetle Lefkoşe'deki çarpışmaları durdurmak üzere iki taraf arasına girdi (Yeşil hat). Ayrıca, İngiltere'nin teklifi üzerine, Türkiye ve Yunanistan ile, Türk ve rum toplumlarının temsilcilerinin katılması ile 15 Ocak 1964'de Londra'da bir konferans toplandı. 21 Ocakda fiilen kesilen bu konferans hiç bir netice vermedi. Çünkü tarafların görüşleri arasında bir uçurum vardı. Türkiye ve Türk tarafı Noel Hadiseleri denen, 24 Ocaktaki rum katliam teşebbüsünden sonra görmüştü ki, Kıbrıs'taki Türk varlığının devam ettirilebilmesi için daha fazla garantilere ihtiyaç vardır. Bu garantilerin biri, Kıbrıs'ta federal bir sistemin kurulması ve Türk toplumunun rumlardan bağımsız olarak kendi kendisini idare etmesi, diğeri de rum saldırılarına karşı daha müessir güvenlik tedbirlerinin alınması, yani Türkiye'nin adaya daha sağlam bir şekilde ayak basması.

Buna mukabil rum tarafı, tam bağımsızlık teranesi tutturmuştur. "Tam bağımsızlık" ile söylenmek istenen, Türk toplumunun basit bir azınlık haline getirilerek rum çoğunluğunun hakimiyeti altına sokulması ve Türkiye'ye Kıbrıs üzerinde haklar veren bütün anlaşmaların ortadan kaldırılması ve Enosis yolundaki engellerin temizlenmesi idi.

Londra Konferansında bir netice alınamayınca, Kıbrısa 10.000 kişilik bir NATO kuvvetinin gönderilmesi ve adada sükun ve asayişi bu kuvvetin sağlaması hususunda bir İngiliz Amerikan planı ortaya atıldı. Türkiye tarafından kabul edilen bu plan; Makarios tarafından reddedilince, Londra Konferansı tam bir başarısızlıkla neticelenmiş oldu.

Bu arada şunu da belirtelim ki, bu Kıbrıs buhranı karşısında İngiltere, Garanti antlaşmasını imzalayan devlet olduğu halde, meseleye fazla bulaşmamaya bilhassa dikkat etmiştir. İngiltere, NATO kuvveti teklifinde görüldüğü üzere, Amerika'yı işin içine çekmeye çalışmıştır. Keza, İngiltere'nin bu tutumu karşısında Türkiye de, Yunanistan üzerinde baskı yapabilecek bir devlet olarak Amerika'yı mesele ile ilgilendirmek istemişse de, Amerika da Kıbrıs işine bulaşmaktan kaçınmış ve Türkiye ile Yunanistan arasında haklı-haksız ayırımını yapmamaya bilhassa dikkat etmiştir. Bu durum Türkiye için bir hayal kırıklığı olmuştur.

Kıbrıs'ta rumların Türklere saldırıları devam etmesi üzerine, Türkiye 15 Şubatta Kıbrıs'a müdahalede bulunmayı düşünmüştür. Bu ise buhranı daha da şiddetlendireceği için, Güvenlik Konseyi meseleye el koymuş ve 4 Mart 1964'de 8 maddelik bir karar almıştır. Kararda, gerek ilgili devletlerden, gerek Türk ve rum toplumlarından, barışı ve huzur ve sükunu bozacak hareketlerden kaçınmaları istenirken, bu barış ve sükunu sağlamak üzere bir barış gücü kuruluyor ve ayrıca Kıbrıs meselesine barışçı bir çözüm bulunması amacı ile, Genel Sekreterin bir arabulucu tayin etmesi isteniyordu. Finlandiyalı diplomat Tuomioja aracı olarak tayin edilmiştir.

B. M. Barış gücü adaya gelmeden önce rumlar avantajlı bir durum elde etmek için Türklere karşı yeniden saldırılara geçtiler. Bunun üzerine Türk hükümeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden, Kıbrıs'a müdahale yetkisi aldı. Bunun üzerine B. M. Barış Gücü acele teşkil edilerek Mart sonlarında adaya sevkedilmiştir.

B. M. barış gücünün adaya gelmeye başlaması, Kıbrıs Rumlarını frenlemiş ise de, Makarios 4 Nisanda Zürich ve Londra anlaşmalarının ayrılmaz bir parçası olan ittifak antlaşmasını feshettiğini ilan etti. Makarios, Türkiye'nin Kıbrıs'la olan bağlarını birer birer koparmak istiyordu. Tabi Türkiye bu feshi kabul etmedi. Fakat, bu hadiseni arkasından, Yunan başbakanı Yorgo Papendreou yayınladığı bir bildiride, Yunanistan'ın, helenizmin Kıbrıs'taki halk mücadelesini kayıtsız-şartsız desteklediğini, Zürich ve Londra anlaşmalarının yürümediğini, bu anlaşmaların adada durumu çıkmaza sürüklediğini söylemiş ve Makarios'un ittifak antlaşmasını feshetmesini desteklemiştir. Kısacası, Yunanistan Makarios'un bütün kanunsuzluklarına arka çıkıyordu.

Mayıs ayında Makarios'un Kıbrıs'ta mecburi askerlik sistemini ihdas etmesi, rumları askere almaya başlaması ve dışardan ağır silahlar satın alması, durumu yeniden gerginleştirdi. Makarios bir yandan da Sovyet Rusya ve Sovyet bloku ile yakın münasebetler içine girmişti.

Bu yeni gelişme Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesi kararını kesinleştirdi. Kıbrıs'a Türk askerinin çıkması 7 Haziran için planlanmıştı. Fakat 5 Haziranda "Johnson Mektubu" hadisesi patlak verdi. Amerika bir kaç gün önce, bu çıkarmayı önlemek için diplomatik teşebbüste bulunmuştu. Fakat Türkiye'yi kararından caydıramayınca, Başkan Johnson Başbakan İsmet İnönü'ye 5 Haziran günü, ifadesi ağır ve tehdit dolu bir mektup gönderdi. Başkan Johnson mektubunda şu noktaları belirtiyordu:

1) Türkiye, Garanti Antlaşmasını tam işletmeden adaya müdahale kararı almıştır. Türkiye henüz müdahale hakkını kullanamaz.

Ne kadar gariptir, Türkiye'nin bütün çabalarına rağmen, Amerika Kıbrıs meselesine bulaşmaktan kaçındığı halde, şimdi Garanti Antlaşması hakkında değer yargısında bulunarak, sadece siyasi değil, aynı zamanda hukuki bakımdan da meseleye bulaşmak gibi çelişkili bir tutum içine giriyordu.

2) Türkiye tarafından Kıbrıs'a yapılacak askeri bir müdahale, kendisini Sovyetler Birliği ile bir çatışma durumuna sokabilir. Türkiye, NATO'lu müttefiklerine danışmadan, onların "rıza ve muvafakatı"nı almadan böyle bir harekete giriştiğine göre, acaba NATO'nun Türkiye'yi savunma yükümlülüğü var mıdır? Türkiye bu noktayı herhalde düşünmedi.

Başkan Johnson'ın söylemek istediği şuydu ki, Kıbrıs'a müdahale yüzünden Türkiye'nin Sovyetlerle başı derde girerse, Amerika Türkiye'yi savunmayacaktır. Johnson mektubunun Türkiye'ye vurduğu en ağır darbe buradaydı. O Türkiye ki, NATO'ya, Sovyet tehlike ve tehditlerine ve saldırı ihtimaline karşı Amerika'dan destek ve güvenlik elde etmek için girmişti. Şimdi Amerika, bir Kıbrıs için, Türkiye'yi bir Sovyet saldırısı karşısında yapayalnız bırakabileceğini söylüyordu. Bu çok vahim bir durumdu.

3) Türkiye ile Amerika arasında mevcut 12 Temmuz 1947 tarihli yardım antlaşmasının 4'üncü maddesine göre, Türkiye Amerika'nın vermiş olduğu silahları Kıbrıs'a müdahalede kullanamaz. Çünkü bu silahlar Türkiye'ye savunma amacı ile verilmiştir.

Amerika, Makarios'un bütün kanunsuzluk, vahşet ve cinayetlerini ve Yunanistan'ın da bütün bunlara destek olmasını görmezlikten gelerek, Türkiye'nin milletlerarası antlaşmalardan doğan meşru haklarını kullanmasını bir saldırı telakki ediyordu.

4) Ayrıntılı görüşmeler için Türkiye Başbakanı Vaşington'a giderse Başbakan Johnson bundan memnun olacaktır.

Nasıl 12 Mart 1947 tarihli Truman Doktrini Türk-Amerikan münasebetlerinde bir dönüm noktası olmuş ise, 5 Haziran 1964 tarihli Johnson Mektubu da Truman Doktrininin açmış olduğu sağlam bir dönemi tersine çeviren bir dönüm noktası olmuştur. Türk Milletinin en hassas ve haklı davasında ortaya konan bu fevkalade sakat tutum, Türkiye'de Amerika'ya olan güveni büyük ölçüde sarsmış ve tesirlerini daha sonraki yıllara kadar yaymıştır. O sırada Başbakan İnönü'nün Kıbrıs işlerindeki danışmanı Profesör Nihat Erim, daha sonra şöyle diyecektir: "Denebilir ki, o zamana kadar dünyanın tek memleketi Türkiye idi ki, orada Amerikalılara "Go Home" denmiyordu. Bu Johnson mektubundan sonra Türk kamu oyunda Amerika'ya güven çok sarsılmıştı ve ilk defa olarak Türkiye'de Amerika'ya karşı olumsuz bir kamu oyu meydana gelmeye başlamıştı. Bundan sonraki yıllarda bu daha da kuvvetlenmiştir." Bu sırada, 1961 Anayasasının getirdiği hürriyet rejimi içinde sol akımların boy göstermeye başladığı da unutulmamalıdır.

Başbakan İnönü Johnson'ın mektubuna 13 Haziranda cevap verdi. Bu cevap oldukça yumuşak bir ifade taşıyordu. Cevapta, 12 Temmuz 1947 tarihli yardım antlaşmasının yorumuna hiç değinilmemiştir. Buna karşılık şu hususlar belirtiliyordu:

1) Mektubun "gerek yazılış tarzı, gerek muhtevası", Amerika'nın Türkiye gibi bir müttefiki için "hayal kırıcı" olmuştur.

2) Bu son teşebbüs ile birlikte, 1963 sonundanberi Kıbrıs'a askeri müdahale ihtiyacı dördüncüdür. Ve Türkiye bu işin başındanberi Amerika ile danışma halinde bulunmuştur.

3) Kıbrıs rum hükümeti açıkca silahlanmaya başlamış, Anayasa dışı faaliyetlere girişmiş, Türklere karşı "zulmünü" arttırmış ve bütün bunlar Yunanistan tarafından, kendisinin imzaladığı milletlerarası antlaşmalara aykırı olduğu halde, desteklenmiş, lakin Türkiye'nin bütün uyarmalarına rağmen Amerika bir şey yapmamıştır.

4) Birbirlerine karşı antlaşmalardan doğan zorunluluklarını; yükümlülüklerini istediği zaman reddeden devletler arasında bir ittifaktan söz edilebilir mi?

5) "NATO müttefiklerinden herhangi birine yapılacak saldırı, saldırgan tarafından tabiatiyle daima haklı gösterilmeye çalışılacaktır. NATO'nun bünyesi saldırganın iddialarına kapılacak kadar zayıf ise, hakikaten tedaviye muhtaç demektir."

 

 

6) Türkiye'nin anlayışına göre, NATO, saldırıya uğrayan bir üyeye derhal yardımı mecburi kılmaktadır. Üyelerin takdirine bırakılan husus, yardımın mahiyeti ve genişliğidir.

Başbakan İnönü, Başkan Johnson'un mektubundaki teklifi ve davetikabul ederek, 21 Haziranda Vaşington'a gitti. Johnson, herhalde münasebetsiz mektubunun Türk hükümeti üzerinde yaptığı kötü tesiri silmek için olacak, Başbakan İnönü'nün bu seyahati için kendi özel uçağını tahsis etti.

Türk-Amerikan görüşmeleri 22-23 Haziranda yapıldı. Türk hükümetinin bu görüşmelerdeki hareket noktası şuydu: Zürich ve Londra anlaşmaları ile Türk toplumuna tanınan hakların korunması ve bunu sağlamak için de, daha da sağlam güvenlik ve garanti tedbirlerinin elde edilmesi. Bu son noktada söz konusu olan, Türkiye'nin ada üzerindeki yetkilerinin daha da arttırılması idi.

Bu görüş Amerika tarafından esas itibariyle kabul edildiği gibi, Türkiye'nin Kıbrıs'tan çekilmesine karşılık, Ege'deki Yunan adalarından birisinin Türkiye'ye verilmesi de söz konusu olmuş ve Türk tarafı bu görüşe de karşı gelmiştir. Bununla beraber, Washington görüşmelerinde, Kıbrıs meselesinin nihai bir çözüme ulaştırılmak üzere, Amerika'nın eski Dışişleri Bakanlarından Dean Acheson'un aracı olarak tayin edilmesine karar verilmiştir.

Dean Acheson'ın, Kıbrıs meselesine kesin bir çözüm bulmak için arabuluculuk faaliyeti 10 Temmuz 1964'de Cenevre'de başladı ve 1 Eylül gününe kadar devam etti. Cenevre görüşmelerinde, Magusa'nın kuzeyindeki Boğaz ile, Kıbrıs'ın kuzey kıyılarındaki Akantu geçidi arasında çizilen çizginin doğusunda kalan Karpas yarımadasının Türkiye'nin egemenliğine bırakılması prensip olarak Türkiye tarafından kabul edilmiştir. Türkiye'nin tek itirazı, Akantu noktasının, arazinin askeri yararlılığını daha müsait hale getirmek için, biraz daha batıya kaydırılması idi.

Acheson Planı adını alan bu tekliflerin bir diğer tarafı da, Kıbrısın rum kesiminde kalan Türkler, yoğun oldukları bölgelerde, en az beş kanton veya mahalli muhtariyet bölgesine sahip olacaklardı.

Acheson Planı, Karpas yarımadasını Türkiye'ye vermekle, adanın 400 mil karelik bir kısmını, yani % 11'ini Türkiye'nin egemenliğine terketmiş olmaktaydı. Kantonları ve muhtariyet bölgelerini de hesaba katınca, adanın % 25-30 kadarı Türkiye'nin kontrolu altına giriyordu.

Cenevre görüşmeleri devam ederken Kıbrıs'taki durum yeni bir krize girdi. Ağustos başında rumlar Kıbrıs'ın Erenköy ve Mansura bölgesindeki Türklere karşı bir katliam hareketine girişerek saldırılara başladılar. Adadaki Birleşmiş Milletler Barış Gücü kuvvetleri bu yok etme hareketi karşısında hareketsiz kalınca, Türk Hava Kuvvetlerine ait jet uçakları 8 ve 9 Ağustos günlerinde rum mevzilerini bombaladılar. Rumların katilam teşebbüsleri bu şekilde durduruldu.

Fakat Türkiye'nin bu müdahalesi üzerine Makarios, Suriye, Mısır ve Sovyet Rusya'dan yardım istedi. Bunun üzerine Sovyet Başbakanı Kruşçev, 9 Ağustosta Başbakan İnönü'ye bir mesaj göndererek, oldukça yumuşak bir ifade ile, Türkiye'nin Kıbrıs'a "askeri saldırıda" bulunmakla üzerine sorumluluk aldığını bildirdi ve askeri harekatı durdurulmasını istedi. İnönü 13 Ağustosta verdiği cevapta ise, rumların gayri insani ve ahlaki davranışlarını anlatarak, Sovyet Rusya'nın durumu anlayacağı ve nüfuzunu bu istikamette kullanacağı ümidini ifade etmiştir.

8-9 Ağustos bombardımanları, 1963 Aralık ayındanberi Türkiye'nin yapmak istediği dört müdahale niyetinin, ilk defa müessir bir şekilde gerçekleşmesiydi. Askeri bakımdan, böyle bir bombardımandan sonra bir çıkarma hareketinin gelmesi gerektiği için, bu bombardımanlar Atina'da heyecan ve panik yaratmış ve Yunan hükümeti, Yunanistan'ın hiç bir zaman Türkiye ile bir savaşı göze alamıyacağını, Türk-Yunan dostluğuna ehemmiyet verdiğini ve Kıbrıs meselesinin barışcı yollarla çözümünü arzuladığını Türkiye'ye bildirmiştir. Yunan Başbakanı ile Türk Başbakanı arasında da bu konuda mesajlar teati edilmiştir.

Türkiye'nin Kıbrıs bombadımanı Yunanistan'ı geriletmiş ve Türk-Yunan münasebetlerine nisbeten bir yumuşaklık getirmiş ise de, Yunanistan bu bombardımandan sonra Kıbrıs'a asker sevketmeye başlamıştır.İlk elde 5.000 Yunan askeri Kıbrıs'a yollanmış ise de, bu miktar daha sonra giderek artacak ve 12.000'e kadar çıkacaktır. Birleşmiş Milletler Arabulucusu Finlandiyalı diplomat Sakari Tuomioja, peşpeşe gelen buhranlı hadiseler içinde pek fazla bir şey yapamadan, 9 Eylül 1964'de ölüverdi. Bunun üzerine yerine, arabulucu olarak, Ekvatorlü diplomat Galo Plaza Lasso tayin edildi.

Galo Plaza, 1964 Ekiminden 1965 Şubatına kadar Kıbrıs meselesiyle alakalı taraflarla yapmış olduğu temas ve görüşmeler sonunda 66 sayfalık bir rapor hazırladı. Bu rapor, B.M. Güvenlik Konseyi tarafından 26 Mart 1965 tarihinde yayınlandı. Fakat Galo Plaza'nın raporu Türkiye tarafından reddedildi. Çünkü rapor, çelişkilerle dolu olduğu gibi, Türk toplumunu rum toplumunun hakimiyeti altına sokan tekliflerde bulunuyordu. Galo Plaza, raporunun başında, Kıbrıs'taki Türk ve Rum toplumlarının, tarihi ve ırki ve diğer her çeşit hususiyetleri ile birbirinden ayrı iki toplum olduğunu belirttiği halde, Türk toplumunu Kıbrıs'ta basit bir azınlık haline getiren, Rumcayı bile Kıbrıs devletinin resmi dili yapan teklifler ileri sürmüştür. Görülmüştür ki, Galo Plaza meseleyi anlamadığı gibi, milletlerarası hukuk kurallarına aykırı olarak yetkilerini de aşmıştır. Bunun dışında Galo Plaza, Türkiye'nin federal sistem tezini terketmesini ve Kıbrıs'taki Türklerin Türkiye'ye göç etmelerinin kolaylaştırılması gibi garip teklifler de ileri sürüyordu.

Türkiye'nin Galo Plaza raporunu reddetmesinden sonra Kıbrıs meselesi, 1955 Mayısından itibaren Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan ikili görüşmelerin konusu oldu. Fakat bu ikili görüşmeler de 1966 yılı sonuna kadar bir takım kesintilerle yapılabilmiştir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, Makarios ve Kıbrıs rumlarının, Türk-Yunan görüşmelerine karşı çıkıp, meseleyi Birleşmiş Milletler çerçevesinde yürütmek istemeleri. Doğrusu şudur ki, o sıralarda Genel Kuruldan Türkiye lehine bir karar çıkarmak mümkün değildi. Makarios'un Kıbrıs'ı bağlantısızlara dahil olduğu için, bağlantısızlar Genel Kurulu çoğunlukta idi.

İkincisi, Yunanistan'daki hükümet buhranları da Türk-Yunan ikili görüşmelerini aksatmıştır. Başbakan Yorgo Papandreu Ordu'da bir takım temizlik hareketlerine girişmek isteyince, 1965 Temmuzunda Kral tarafından başbakanlıktan azledildi. Fakat siyasi istikrarsızlık Yunanistanı, 1967 Nisanındaki askeri darbeye kadar çalkantı içinde bırakacaktır. Bu şartlarda Kıbrıs için elbetteki bir şey yapılamazdı. Yalnız, Türkiye bu dönemde, bilhassa Makarios ve Kıbrıs Rumlarına karşı gayet kararlı ve seri bir tutum almış ve rumların herhangi bir olup-bittiye başvurmalarını önlemiştir.

1963-1964 Kıbrıs buhranının, Türkiye bakımından en mühim neticesi, Johnson mektubu dolayısıyla Amerika'ya karşı güvenin sarsılması neticesi, Türkiye'nin Sovyetlerle münasebetlerini düzeltmek için harekete geçmesidir. Daha aşağıda da değineceğimiz üzere, Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin, 30 Ekim-6 Kasım 1964 tarihlerinde Moskova'yı ziyaret etmiştir. Ziyaretin sonunda yayınlanan bildiride, Kıbrıs'ta "iki milli cemaat"in varlığından söz edilmekteydi. Bu, Türkiye'nin Kıbrıs görüşünün en mühim noktasının Sovyetler Birliği tarafından da desteklenmesiydi. Türk-Amerikan münasebetleri 1964 yılından itibaren ciddi bir soğukluk içine girerken, 1964 sonundan itibaren Türk-Sovyet münasebetleri artan bir hızla gelişme göstermeye başlıyordu. 1963-1964 Kıbrıs buhranının Türk dış politikası bakımından doğurduğu en mühim netice budur.

1967 Kıbrıs Buhranı

1965 Mayısından itibaren Kıbrıs konusunda Türk-Yunan ikili görüşmelerinin başlaması ile, Kıbrıs'ta her şeyin süt liman olduğu sanılmamalıdır. İrili ufaklı hadiseler ve çatışmalar daima süregelmiştir. Ne var ki, Türkiye'nin kararlı tutumu ve bilhassa, İsmet İnönü hükümetlerinin daima koalisyona dayanmasına rağmen, 1965 Ekim seçimlerinde Adalet Partisi'nin T.B.M.M.'nde büyük çoğunluğu elde ederek tek başına iktidara gelmesi, Kıbrıs rumlarını, Makarious'u ve Yunanistan'ı ihtiyatlı hareket etmeye sevketmiştir. Zira, Makarios ve Yunanistan, Kıbrıs meselesindeki darbelerini daima Türkiye'deki iç siyasi istikrarsızlığa göre ayarlamışlardır. Bu o zaman da böyle oldu ve bundan sonra da böyle olacaktır.

Fakat Yunanistan'ın kendi istikrarsızlığı, dolaylı bir şekilde 1967 Kıbrıs buhranını doğurmuştur.

Yunanistan'da 28 Mayıs 1967'de genel seçimlerin yapılması kararlaştırılmıştı. Fakat görünen oydu ki, Yorgo Papandreu ile oğlu Andreas Papandreu liderliğindeki Merkez Birliği Partisi'nin seçimleri kazanma ihtimali fazla idi. Halbuki Baba-Oğul Papandreu'lar Kral'a, Ordu'ya ve sağa karşı sert tavır almışlar ve yunan iç politikasında gerginliğe sebep olmuşlardır. Yorgo Papandreu'nun bir yandan komünistlerle işbirliği yapmak istemesi, öte yandan, daha önce de belirttiğimiz gibi, Ordu'da tasfiyeye girişmek istemesi, 21 Nisan 1967 sabahı, Albay Papadopulos liderliğinde askerlerin bir darbe yapmasına sebep oldu.

Darbe üzerine, Başbakanlığa getirilen eski Yargıtay Başsavcısı Konstantin Kolias, 21 Nisan günü verdiği demeçte, Kıbrıs meselesine barışcı bir çözüm yolu bulmaya çalışacaklarını söylemiştir. Fakat 22 Nisan günü radyoda okunan hükümet programında, barışçı çözüm deyiminin ne manaya geldiği daha iyi anlaşılmıştır. Zira, yeni hükümetin programında, "Kıbrrs'taki azınlık haklarının dikkate alınması suretiyle, Enosis'i barışçı müzakerelerle sağlama gayesi gütmekteyiz" denilmekteydi. Bunun manası şuydu ki, Yunan diktatoryasının Kıbrıs politikasının esası Enosis'tir. Fakat bunu kuvvete başvurarak değil, müzakerelerle, yani Türkiye ile pazarlıkla gerçekleştirecektir. Enosis'in gerçekleşmesi halinde de, Kıbrıs'taki Türk toplumuna "azınlık hakları" tanınacaktır.

Haziran ayından itibaren yeni yunan hükümetinin Batı Trakya Türklerine karşı yoğun bir baskı politikasına giriştiği ve bu baskıların Temmuz ayında da devam ettiği görülmüştür, Türk Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, 28 Haziranda verdiği demeçte, "Yunanlılar, Batı Trakya'daki soydaşlarımıza baskıyı çok arttırmıştır. Bu konuda teşebbüslerimiz var. Lozan'da Türklere verilen haklar adeta tanınmıyor" diyordu. Buna karşılık, Yunan İçişleri Bakanı General Patakos da, 30 Hazirandaki demecinde, "Hükümetin önünde çözülecek çok önemli meseleler vardır. Bunlar iktisadi durum, dış ilişkiler ve Kıbrıstır" demekteydi. Gerçek şudur ki, bu sırada Türkiye'de hiç kimse, Kıbrıs ile Batı Trakya arasında doğrudan doğruya bir bağ kurmayı düşünmemiştir.

Yunan cuntasının Kıbrıs konusundaki tasarılarını kolaylaştıran ve Batı Trakya'yı Kıbrıs'a karşı bir koz olarak kullanmaya sevkeden hadise de, 5 Haziran 1967'de patlak veren Arap-İsrail savaşı olmuştur. Türkiye'de yeni Adalet Partisi iktidarı, bu savaştan yararlanarak Türkiye'nin Orta Doğu ve Arap-İsrail politikasına yeni bir istikamet vermeye doğru giderken, Yunan cuntası da, bu savaşın yarattığı atmosferi kendi lehine sömürmeye çalışmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

               Bu arada, Kıbrıs rumlarının Sovyet Rusya'dan silah satın almaya başladığına dair haberler de çoğalmaya başlamıştır. Ankara'daki Sovyet büyükelçisi 28 Haziranda bu söylentileri yalanladığı gibi, TASS ajansı 4 Temmuzda yayınladığı yorumda, "Sovyetler Birliği Kıbrıs'taki son gelişmelerden, bu bölgede durumun yeniden gerginleştirme teşebbüslerinden ve Kıbrıs Cumhuriyetinin varlığının tehlikeye girmesinden endişelenmektedir" diyordu. Türkiye'nin 1964 sonlarından itibaren Sovyetlere yaklaşma politikasına karşılık, Amerika tarafından desteklenen Yunanistan'daki sağcı-askeri darbenin, Sovyetleri Türkiye tarafına daha da eğilttiği bir gerçektir.

          Temmuz ayından itibaren Yunan hükümetinin Kıbrıs'ta bir Enosis darbesi yapacağına veya Kıbrıs meselesini Enosis esası üzerinden çözümlemek istediğine dair söylentiler dolaşmış ve gerek hükümet yetkilileri, gerek Dışişleri Bakanlığı yaptıkları açıklamalarda Türkiye'nin Enosis'i hiç bir zaman kabul etmiyeceğini kesin bir dille belirtmişlerdir.

6 Eylülde Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel ile Yunan Başbakanı Kollias'ın, 9 Eylülde Keşan'da ve 10 Eylülde de Dedeağaç'ta buluşarak, Kıbrıs meselesi dahil, Türk-Yunan münasebetlerini alakadar eden bütün meseleleri görüşecekleri bildirilmiştir. Başbakan Demirel'in sonrada 12 Eylülde Ankara'da yaptığı basın toplantısından anlaşıldığına göre, ikili görüşme isteği Yunan tarafından gelmiştir.

Türk-Yunan Başbakanları, önceden tesbit edildiği üzere, heyetler halinde, 9 Eylülde Keşan'da ve 10 Eylülde de Dedeağaç'ta görüşmeler yapmışlardır. Esasında görüşmeler fazla sürmeden Keşan'da bitmiştir. Dedeağaç görüşmeleri göstermelik olmuştur. Zira, Keşan toplantısı başlar başlamaz, yunan tarafı yazılı bir teklifte bulunmuştur. Bu teklife göre, Türkiye Kıbrıs'ın Yunanistanla birleşmesine, yani Enosis'e razı olacak, buna karşılık Türkiye'ye Batı Trakya sınırlarında bazı tavizler verilecekti. Böyle bir teklif 1966 yılında Stefanopulos hükümeti tarafından da Türkiye'ye yapılmış, fakat Türkiye tarafından derhal reddedilmişti. Bu sefer de Türkiye Başbakanı aynı şekilde tereddüt etmeden reddedince, görüşecek pek bir şey kalmamıştı. Fakat Yunan tarafının ricası üzerine, görüşmelere göstermelik de olsa, devam edilmiştir. 10 Eylül 1967 da yayınlanan ortak bildiri, Kıbrıs meselesinin, Türk-Yunan münasebetlerinin temel unsuru olduğunu vurgulamış, tarafların, Kıbrıs meselesine ait görüşmelerini yaklaştırma imkanlarını arayacaklarını, adada gerginliğin artmasına sebep olacak hareketlerden kaçınacaklarını belirtmiş ve antlaşmalara riayet hususunda da tarafların görüşleri arasında "uygunluk" bulunduğunu müşahade etmiştir. Bu "uygunluk"a rağmen, Yunan cuntası Kasım ayında bir Enosis teşebbüsüne girişecek ve bu da yeni Kıbrıs buhranının ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

Başbakan Süleyman Demirel, 12 Eylülde yaptığı basın toplantısında, "Kıbrıs işinin bugüne kadar barışçı bir çözüm yoluna kavuşmamasında, Yunanistan'ın adayı kendisine ilhaktan gayrı bir hal şeklini mümkün görmemesi başlıca amil olmuştur", "Türkiye adanın ilhakına hiç bir zaman rıza gösteremeyecektir" demek suretiyle, Keşan ve Dedeağaç görüşmelerinde, Yunan askeri hükümetinin de Enosis peşinde koştuğunu ve bundan dolayı da görüşmelerin neticesiz kaldığını söylemek istemiştir. Yunan cuntasının, daha önceki yunan hükümetlerinden belki tek farkı, Enosis'i, Türkiye ile müzakere ve pazarlık suretiyle gerçekleştirmek istemesidir.

Diğer taraftan, Başbakan Demirel, Türkiye'nin bu meseledeki politikasını 4 prensibe dayandırmaktaydı:

 

 

 

 

 

 

 

1) Yürürlükteki antlaşmaların, tarafların rızası olmadan değiştirilmemesi;

2) Kıbrıs'ta iki toplumdan hiçbirinin diğerine hükmetmemesi;

3) Lozan Antlaşması ile bu bölgede kurulmuş olan dengenin bozulmaması;

4) Kıbrıs meselesine, Enosis dışında bir çözüm aranması.

Bu dört prensibin zikredilmesinden görülüyordu ki, şimdi Türk-Yunan münasebetlerinde bir de "Lozan Dengesi" meselesi ortaya çıkmaktaydı. Zira, 1963-1964 Kıbrıs buhranından sonra Yunanistan, Türkiye ile bir savaş ihtimaline karşı ve Lozan Antlaşmasının 13'üncü maddesine aykırı olarak, Türk kıyıları karşısındaki adaları silahlandırmaya başlamıştı. Kıbrıs'tan sonra, şimdi bu mesele de Türk-Yunan anlaşmazlığına bir unsur olarak girmekteydi. Keza, Yunanlıların yeni başlattıkları, Batı Trakya Türklerine baskı meselesi de, Lozan Dengesini yakından alakadar etmekteydi.

Papandreu'ların sol iktidarını deviren ve Amerika tarafından hararetle desteklenen Yunan cuntası ile bu görüşmeleri yaptıktan sonra, Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel, 13-17 Eylül günlerinde "sosyalist" Romanya'yı ve 19-29 Eylül günlerinde de Sovyetler Birliğini ziyaret etti. Başbakan Demirel'in ziyaretine Sovyet hükümeti büyük ehemmiyet verdi ve Demirel her gittiği yerde büyük gösterilerle karşılandı. 29 Eylül günü yayınlanan ortak bildiride, Türk Sovyet münasebetlerinin gelişmesinden duyulan memnuniyet açıkça ifade edildikten sonra, Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında temel menfaatleri çelişki içine sokacak bir meselenin mevcut olmadığı belirtiliyor ve Kıbrıs konusunda da, Kıbrıs meselesinin, "Kıbrıs devletinin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün muhafazası esasına istinaden, Türk ve Rum milli cemaatlerinin, kanuni haklarını ve menfaatlerini vegüvenlik ve karşılıklı itimad içinde yaşamalarını sağlayacak şekilde barışçı yollarla halledilmesi gerektiği" ifade ediliyordu. Yani Sovyet Rusya, kanuni hakları ve menfaatleri ile Türk toplumunu bir "milli toplum" olarak kabul ettiğini, dolayısıyla adada iki milli toplumun varlığını bir kere daha vurgulamakta idi.

Başbakan Demirel'in Sovyet Rusyayı ziyaret ettiği sırada da, 18-25 Eylül günlerinde bir Türk Parlamento heyeti de Yugoslavyayı ziyaret ediyordu.

Keşan ve Dedeağaç görüşmeleri ile daha sonraki günlerde Türkiye'nin Enosis karşısındaki kararlı tutumunu gören ve bir pazarlığa yanaşmıyacağını anlayan yunan cuntası, Dedeağaç bildirisinde gerginlikten kaçınmayı vaad ettiği halde, bir Enosis teşebbüsü için hazırlıklarını arttırdı. Kıbrıs'ı ziyaret etmekte olan Yunanistan "Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı" General Spandidakis, 21 Ekimde verdiği demeçte, "Kıbrıs meselesine, Kıbrıs'ın Yunanistanla birleşmesinden başka bir çözüm yolu bulunamaz" diyordu. 31 Ekim ayı sonlarında ise, Trakya'daki Türk toplumuna karşı Yunan hükümetinin yeni baskılara başladığı bildiriliyordu.

Durum böyle iken, 15 Kasım 1967 günü, Kıbrıs rumları ve bilhassa 1963-1964 buhranından sonra Kıbrıs'a dönen tethişçi Grivas'ın teşkilatlandırdığı Rum Milli Muhafız kuvvetleri, Türklerin toplu olarak bulunduğu Boğaziçi ve Geçitkale köylerine karşı harekete geçtiler. Bu ise, Enosis'in en büyük engelini teşkil eden Türk varlığının kademeli olarak imha edilmesi, ortadan kaldırılması teşebbüsü idi. Bundan dolayı, Türk hükümeti 15-16 Kasım gecesi bir durum değerlendirmesi yapmış ve 16 Kasım günü de, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden, anayasanın savaş ilanına ve Türk silahlı kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine dair 66'ıncı maddesine dayanarak, Kıbrıs'a müdahale yetkisini, 435 üyenin 432 oyu ile almıştır. Bu karar, zımnen de olsa, Yunanistanla bir savaş halini de öngördüğünden, ortaya çok ciddi bir durum çıkmaktaydı.

Bu karar üzerine İskenderun'da büyük bir çıkarma birliği hazırlandığı gibi, Türk donanması da İskenderun'da toplanmıştı. Türk hükümeti 17 Kasım da, Yunan hükümeti ile "dost ve müttefik" hükümetlere çıkarma yapma niyetini açıklamıştır. Türkiye, bu çıkarmanın durdurulması için, tethiş lideri, kanlı faaliyetleri ile tanınmış ve yine tanınmış Türk düşmanı Grivas'ın adadan alınmasını ve Kıbrıs'a 1964'den itibaren yığılmış bulunan 12.000 kişilik Yunan askerinin adadan çekilmesini istiyordu.

18 Kasım günü ise Türk jetleri Kıbrıs adası üzerinde alçak uçuş yapıyorlardı.

19 Kasım tarihli Pravda gazetesi de, "Yunanlı diktatörlerin Amerikalı emperyalistlerden direktif aldığı aşikardır" diyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs konusundaki bu gerginlik üzerine, Amerika Başkanı Johnson özel temsilcisi Cyrus Vance'i bölgeye gönderirken, Birleşmiş Milletler de, gerginliği önlemek amacı ile harekete geçti. Buna karşılık Türkiye, 17 Kasımda ileri sürdüğü isteklerinde kararlı bir şekilde devam ediyordu. Bu durum karşısında yunan cuntası gerilemek zorunda kaldı ve 2 Aralıkta Yunan Dışişleri Bakanı Pipinelis yaptığı açıklamada, Yunanistan'ın, anlaşmaların dışında Kıbrıs'a gönderdiği bütün kuvvetleri geri çekeceğini, buna karşılık Türkiye'nin de savaş hazırlıklarını durduracağını bildirdi. Bu Türkiye ile Yunanistan arasında varılan bir anlaşma idi.

Buhranın bu şekilde ortadan kalkmasından sonra Kıbrıs Türkleri, 29 Aralık 1967'de, kendi işlerini kendileri görmek üzere ve "16 Ağustos 1960 tarihli Anayasa'nın bütün kuralları uygulanıncaya kadar", Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi'ni kurmuşlar ve bu yönetimin tabi olacağı 19 maddelik esasları da açıklamışlardır. Bu gelişme, Türkiye'nin federal devlet tezi istikametinde atılmış bir adımdı. Böyle bir idarenin tatbikini kolaylaştıran husus ise, 1963 1964 ve bilhassa 1967 krizi ile, rumların mezaliminden ve saldırılarından kaçan Türklerin, köylerini, yerlerini-yurtlarını ve topraklarını bırakarak belirli bölgelerde toplu yaşamaya başlamaları idi. Böylece, rumların saldırılarına karşı da daha güçlü bir hale geliyorlardı. Türklerin esas itibariyle tarımla geçindikleri gözönüne alınırsa, topraklarını bırakıp kaçmak zorunda kalmalarının, Türk toplumu için ekonomik bakımdan ne kadar büyük kayıp olduğu olaylıkla anlaşılır.

2 Aralık anlaşmasından sonra Türk-Yunan münasebetleri de yumuşak bir havaya girdi. 1968 Martından itibaren Türk-Yunan ikili görüşmeleri yeniden başladı. İlk ikili görüşme, 12-13 Mart 1968 tarihlerinde Atina'da, ikinci görüşme ise 16-27 Nisan da Ankara'da yapılmıştır. Bu ikili görüşmeler, her iki ülkenin dışişleri bakanlıklarının teknisyenleri arasında, alt-seviyede yapılmıştır. Bunun arkasından da iki taraf teknisyenleri, son olarak 20 Mayısta Viyana'da biraraya gelerek, üzerinde anlaşma meydana gelen noktalar hakkında rapor hazırlamaya karar vermişlerdir. Bu rapor, Türk ve Yunan Dışişleri Bakanlarının 26 Haziranda Londra'da yaptıkları görüşmelerde müzakere ve kabul edilmiştir. Raporun mahiyeti açıklanmamakla beraber, Türk-Yunan münasebetlerinin iyice yumuşak bir atmosfer içinde olduğu idi.

Tabiatiyle bu durum, Kıbrıs rumlarına tesir etmiştir. Çünkü, rumlar, Lefkoşe'nin Türk bölgesine tatbik ettikleri kısıtlamaları 7 Mart tarihinden itibaren kaldırmışlardır. Bu kısıtlamalar, Türklerin Lefkoşe'ye giriş-çıkışlarının ve en Tabi ihtiyaç maddelerinin Türk bölgesine sokulmasının engellenmesi şeklindeydi. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U Thant da, 13 Martta Güvenlik Konseyine sunduğu raporda bu müsait ve müsbet havayı memnuniyetle belirtiyor ve bundan cesaret alarak, Türk ve rum toplumlarını doğrudan doğruya müzakerelere davet etmeye karar verdiğini açıklıyordu.

U Thant'ın bu teşebbüsü üzerine, Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş ile Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides, 2 Haziran 1968 de Lefkoşe'de ilk görüşmeyi yaptıktan sonra, 5 Haziranda Beyrut'ta tekrar buluştular ve bunu 24 Haziranda da Lefkoşe'de Ledra Palas Otelindeki buluşma takip etti. Böylece, çeşitli kesintilerle günümüze kadar devam edecek olan Toplumlararası Görüşmeler başlamış oluyordu. Bu görüşmelerin başarısını sağlamak amacı ile, Türkiye ve Yunanistan, görüşmelerin kamu oyunun tesir ve baskısı altında kalmaması için, bunların gizli yapılmasını ve basına herhangi bir açıklama yapılmamasını kararlaştırdılar.

1974 Kıbrıs Buhranı ve Kıbrıs Harekatı

1968 Haziranında başlayan ve Kıbrıs'a yeni bir düzen getirme amacını taşıyan toplumlararası görüşmeler, altı yıl devam etmesine rağmen, 1974 yılı geldiğinde en küçük bir mesafe dahi almış değildi. Cünkü, rumların gayesi, Türklere 1960 Anayasası'ndaki hakları dahi vermemek ve Türk toplumunu bir azınlık statüsü içinde tutmaktı. Böyle bir gayenin ilerisi ise, şüphesiz Enosis idi.

Buna karşılık Türk toplumu ve Türkiye ise, geçmiş tecrübelerin ışığında, Kıbrıs'taki Türk varlığının korunabilmesini, ancak 1960 Anayasasındakinden daha fazla haklar ve yetkilerde görmekte idiler. Bu politika, başlangıçtan itibaren federal bir sistem olarak görülmüştü. Kıbrıs devletinin, Türk ve rum iki ayrı federe devlete dayanması, Türk toplumu için en sağlam teminat telakki edilmişti.

Fakat 1968'de başlayan toplumlararası görüşmeler ilerledikçe, Türk hükümeti, federal devlet politikasında değişiklikIer yaptı. Bu yeni politikanın adı, bölge muhtariyeti esasına dayanan üniter devlet idi. Bu bir çeşit kanton sistemi idi. Kıbrıs'ta tek bir devlet olacak fakat bir kaç bölgede toplanmış olan Türkler, kendi bölgelerinin idarelerinde muhtariyete sahip olacaklar, kendi işlerini kendileri göreceklerdi. Bölgelerin iç işlerine rumlar müdahale edemiyecekti.

Türkiye'de Ekim 1973 seçimlerinden sonra, Bülent Ecevit başkanlığında kurulan Cumhuriyet Halk Partisi-Milli Selamet Partisi koalisyon hükümeti ise, fonksiyonel federatif sistem tezini benimsemiştir. Bu sistemde toprakların paylaşılması söz konusu değildir. Tek bir devlet içinde, görev ve yetkilerin iki toplum arasında paylaşılması söz konusudur.

Görülüyor ki, hangisi söz konusu olursa olsun, Türk görüşlerinin rum görüşleriyle uyuşması mümkün değildi. Bundan dolayı 1974 yılı geldiğinde, Türkiye'deki yeni C.H.P.-M.S.P. koalisyonundan da ümit bulamayan rum lideri Makarios, sabırsızlanmaya başladı.

1974 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında yeni bir anlaşmazlık gelişti. Türkiye'nin Çandarlı adlı araştırma gemisinin, 1974 Mayısında, Ege Denizi'nin milletlerarası sularında ve Türkiye'ye göre de Türkiye'nin kıt'a sahanlığı içinde, petrol araştırmalarına başlaması üzerine, Yunanistan bu suların, kendisinin kıt'a sahanlığı içinde bulunduğu iddiası ile ortaya çıktı.

Kıt'a sahanlığı anlaşmazlığı Haziran ve Temmuz aylarında devam ederken, Kıbrıs rum toplumu, içinde sürtüşmeler ve Makarios'un da Atina ile arası açılmaya başladı. Toplumlararası görüşmelerin uzaması, ne olursa olsun Enosis'i gerçekleştirerek yunan halkının desteğini kazanmak isteyen yunan cuntasını kızdırmıştı. Yunan hükümeti, adayı Yunanistan'a ilhak zamanının geldiğine inanıyor, fakat Makarios'u da bu ilhak için engel olarak görüyordu. Bu sebeple Atina, adadaki yunan subayları vasıtasiyle, Makarios aleyhine bir takım faaliyetlere girerek, onu iktidardan düşürmeye karar verdi. Sertlik taraftarı Kıbrıs rumlarını Makarios'a karşı kışkırttı. Makarios 2 Temmuzda, Yunan Cumhurbaşkanı Fedon Kizikis'e yazdığı mektupta Atina’nın bu faaliyetlerini protesto etti ve kendisinin tayin edilmiş bir vali değil, seçilmiş bir lider olduğunu bildirerek, kendisine buna göre muamele edilmesini istedi.

Atina'nın bu mektuba cevabı sert oldu. 15 Temmuz 1974 günü eski EOKA tethişçilerinden ve cinayetleri ile meşhur Nikos Sampson, Rum Milli Muhafız teşkilatını da yanına alarak, yaptığı bir darbe ile Makarios'u düşürdü ve Kıbrıs Elen Cumhuriyeti'ni ilan etti. Makarios kaçmayı başardı ve hayatını kurtardı. Sampson darbesi ise, Enosis, yani adanın fiilen Yunanistan'a ilhakından başka bir şey değildi. Hadise aynı zamanda Yunanistan'ın Kıbrıs'a açık bir müdahalesi idi. 1974 Kıbrıs buhranı böyle başladı.

Sampson darbesini Türkiye, anayasa düzeninin yıkılması, gayrı meşru bir idarenin kurulması ve Kıbrıs konusundaki antlaşmaların ihlali saymış ve yeni idareyi tanımadığını bildirmiştir. Keza İngiltere sert bir şekilde, yeni hükümeti tanımadığını ilan etmiştir. Amerika da, daha yumuşak tonda yaptığı bir açıklama ile, hadiseyi tasvib etmediğini ve tanımadığını bildirmiştir.

Türkiye, Garanti Antlaşmasının 4'üncü maddesinin verdiği yetkiye dayanarak, İngiltere ile beraber Kıbrıs'a müdahale etmeye karar verdi ve Başbakan Bülent Ecevit, İngiltere hükümeti ile temas etmek üzere 17 Temmuzda Londra'ya gitti. Londra'da Başbakan Wilson ve Dışişleri Bakanı Callaghan ile yaptığı görüşmelerden umduğunu bulamadı. İngiltere müdahaleye yanaşmadı. İngiltere'ye göre, bu hadise küçük bir hadise değildi ve Birleşmiş Milletler ile NATO'da ele alınmalıydı. Başbakan Ecevit'in, Türkiye'nin tek başına müdahalesinden söz etmesine rağmen, İngilizler buna ihtimal vermemişlerdir.

Öte yandan, Amerika'nın Atina üzerindeki baskılarına rağmen, Yunan cuntası Kıbrıs'taki yunan subaylarının ve tethişçi Sampson'un geri çekilmesini kabul etmedi. NATO'da yapılan müzakerelerde aynı şekilde hareket ettiler. Hatta Türkiye'nin müdahalesi halinde kendilerinin de Kıbrıs'a kuvvet yollayacaklarını söylediler. Yunan cuntası da, Türkiye'nin müdahalesine ihtimal vermiyordu.

Başbakan Ecevit 19 Temmuz akşamı Londra'dan döndü ve 20 Temmuz 1974 sabahı, Türk silahlı kuvvetleri, Türk jetlerinin havadan himayesinde, Girne bölgesinden Kıbrıs'a ayak basmaya başladı.

20 Temmuz sabahı erken saatlerde Türk askeri, hava kuvvetlerinin himayesinde Girne plajlarına çıkarken, aynı zamanda da, Lefkoşe-Girne yolu üzerinde ve Lefkoşe yakınlarındaki Gönyeli'ye de havadan indirme yapıldı. Kıbrıs ve yunan kuvvetlerinin sert mukavemeti dolayısıyla şiddetli çarpışmalar oldu. 22 Temmuz akşamı ateşkes yürürlüğe girdiğinde Türk kuvvetleri Girne-Lefkoşe yolunu kontrol altına almışlar ve Girne kıyılarında da bir genişleme yapmışlardı. Durumun askeri bakımdan tehlikeli ve yetersiz olduğu da bir gerçekti. Bu sebeple 22 Temmuzdaki ateş-kes ile 1'inci Kıbrıs Harekatı sona erdikten sonra, Türkiye 40.000 kişilik bir kuvvet yığmaya ve 300 tank göndermeye muvaffak olmuştur.

15 Temmuzdaki Sampson darbesi üzerine Güvenlik Konseyini harekete geçiren Türkiye olmuştur. Yunanistan'ın müdahalesi konusunda pek bir şey yapamıyan Güvenlik Konseyi, Türkiye'nin Kıbrıs'a çıkarma yapmaya başlaması üzerine birdenbire hareketlenmiştir. Bunda, Türkiye'nin adaya müdahalesi ile birlikte Türk-Yunan münasebetlerinin birdenbire gerginleşmesi ve iki ülke arasında tam bir savaş atmosferi içine girmesi herhalde mühim rol oynamıştır. Zira, Türkiye ve Yunanistan her an bir savaşa girmek üzere idiler. Yunan cuntasının kuvvetli adamlarından General Yoanides (loannides) Batı Trakya'daki yunan kuvvetlerini Türkiye'ye karşı saldırıya geçirmek istemişse de, bu teşebbüs cuntanın diğer üyeleri tarafından önlenmiştir.

Güvenlik Konseyi, Kıbrıs harekatının daha ilk günü, 20 Temmuzda, aldığı 353 sayılı kararla, tarafları ateş-kese ve adadaki bütün yabancı kuvvetleri adadan çekilmeye ve bütün ülkeleri Kıbrıs'ın egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygıya davet etti.

Gerek Amerika'nın Türkiye ve Yunanistan nezdindeki faaliyetleri neticesi, gerek Kıbrıs'taki çıkarmanın askeri durumu dolayısıyla, Türkiye, Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararını kabul ederek 22 Temmuz 1974 saat 17.00'den itibaren ateş kesti.

23 Temmuz günü ise Yunan hükümeti istifa etti ve Cumhurbaşkanı Kizikis, eski başbakanlardan ve Fransa'da yaşamakta olan Constantin Karamanlis'i milli birlik hükümetini kurmak üzere Atina'ya davet etmiştir. Kıbrıs'ta da Sampson'un yerini Glafkos Klerides almıştır.

353 sayılı kararın 5'inci maddesi, Kıbrısta anayasa düzeninin yeniden kurulması amacı ile, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere hükümetlerinin derhal görüşmelere başlamasını istiyordu. Bu sebeple, üç devletin dışişleri bakanları 25 Temmuzda Cenevre'de toplandılar ve altı günlük bir çalışmadan sonra 30 Temmuz 1974'de Cenevre Deklarasyonu denen belgeyi imzalıyarak yayınladılar. Bu Deklarasyona göre:

1) 1960 Anayasa düzenini yeniden tesisi hususunda üç dışişleri bakanı mutabık kalmakla beraber, bundan önce alınması gereken bazı acil tedbirler vardır.

2) Kıbrıs'ta taraflar, 31 Temmuz 1974 günü Türkiye saati ile 24.00'de kontrolleri altında bulundukları alanları genişletmeyeceklerdir. Yani, bu deklarasyona göre, Kıbrıs'ta ateş-kes çizgisi, 22 Temmuz saat 17:00'deki çizgi değil, 30 Temmuz gece yarısı mevcut olan çizgidir. Çünkü, 22 Temmuzdan sonra rumların saldırıları devam ettiği için, çatışmalar yeniden devam etmiş ve Türk kuvvetleri kontrolları altındaki alanı genişletmiştir.

3) 30 Temmuz ateş-kes çizgisinde, sadece Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin kontrolu altında olacak bir güvenlik bölgesi tesis edilecektir.

4) Kıbrıs rum ve yunan kuvvetlerinin muhasarası altında olan bütün Türk bölgelerinden bu kuvvetler çekilecek ve bu Türk bölgeleri Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin koruması altına girecektir.

5) Kıbrıs'ta anayasa düzeninin yeniden tesisi için üç dışişleri bakanı 8 Ağustosta Cenevre'de yeniden biraraya gelecektir. Fakat anayasa düzeni tesis edilinciye kadar, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Rauf Denktaş, 1964 Anayasası gereğince, Cumhurbaşkanı görevlerini yürütecektir. Fakat bu durum, Kıbrıs Geçici Türk Yönetiminin devamına engel olmayacaktır.

Birinci Cenevre Konferansı Türkiye açısından başarı ile neticelenmişti.

İkinci Cenevre Konferansı 8 Ağustosta başlamış ve 14 Ağustos sabahının erken saatlerinde hiç bir netice alamadan dağılmıştır. Zira, 30 Temmuz Deklarasyonuna rağmen, rum ve yunan kuvvetleri, Türk bölgeleri etrafındaki muhasarayı kaldırmadıkları gibi, ateş-kese de riayet etmemişler ve çarpışmalar yine devam etmiştir. Bundan dolayı da 2'inci Cenevre Konferansı gergin bir havada başladı. 30 Temmuz Deklarasyonu gereğince, 2'inci Cenevre Konferansına Kıbrıs Türk Toplumu lideri Rauf Denktaş ile Kıbrıs Rum Toplumu lideri Glafkos Klerides de katıldılar.

Kıbrıs'ta anayasa düzenini kurma amaciyle yapılan bu ikinci toplantıda, Türk tarafı, coğrafi esasa dayalı federatif sistem'i teklif etmiştir. Mamafih, bu federatif sistem kantonlara dayalı bir federatif sistem de olabilecekti. Fakat Kıbrıs rum ve yunan tarafının, anayasa düzeni konusunda kesin bir tavır almaktan kaçınıp, işi oyalama yoluna götürmesi ve ayrıca Kıbrıs'ta da Türklere karşı saldırılarına devam edip, 30 Temmuz Deklarasyonuna riayet etmemeleri üzerine 2'inci Cenevre Konferansı, 14 Ağustos sabahının ilk saatlerinde Türk heyeti tarafından kesilmiştir. Yine 14 Ağustos sabahında Türk Silahlı Kuvvetleri 2'inci Kıbrıs Harekatına başlıyordu.

2'inci Kıbrıs Harekatı 16 Ağustos 1974 akşamı saat 19:00'dan itibaren Türkiye'nin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin aynı günlü ve 360 sayılı kararına uyarak ateş-kesi kabul etmesiyle sona erdi. İki gün içinde Türk silahlı kuvvetleri, Magusa-Lefkoşe-Lefke-Kokkina çizgisine ulaşarak adanın % 38'ini ele geçirmişlerdi.

2'inci Kıbrıs Harekatı, birincisinin aksine, dünya kamu oyunda Türkiye'nin aleyhine bir havanın doğmasına sebep olmuştur. 1'inci Harekat bir hukuki müdahale mahiyetinde telakki edilmesina mukabil, 2'inci Harekat bir toprak iktisabı ve bir işgal olarak telakki edilmiştir. Kimse, Türk toplumunun 11 senedir çekmekte olduğu ızdırapları, Rumların işlediği cinayetleri ve rum saldırılarını düşünmek istememiştir.

Yunanistan'ı hesaba katmaz isek, 2'inci Kıbrıs Harekatına en şiddetli tepki Sovyet Rusya ve Amerika'dan gelmiştir.

Kıbrıs Meselesinin Gelişmeleri

B.M. Genel Kurulu, 1 Kasım 1974 tarih ve 3212 sayılı kararından sonra, meseleyi 1975 Kasımında da tekrar ele aldı. 1 aleyhte (Türkiye), 9 çekimsere karşı 117 lehde oyla kabul ettiği 20 Kasım 1975 tarihli ve 3395 sayılı karar, 3212 sayılı kararın hemen hemen aynısı idi. Yani Türk askerinin Kıbrıs'tan çekilmesini istiyor ve adadaki her iki toplumu da, eşitlik esası üzerinden müzakerelere davet ediyordu.

Fakat toplumlararası görüşmeleri başlatan, başka bir deyişle Kıbrıs rumlarını Türk toplumu ile müzakerelere mecbur eden hadise, herhalde 13 Şubat 1975'de Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin kuruluşu olmuştur. Güvenlik Konseyi, 12 Mart 1975 günlü ve 367 sayılı kararında, bu kuruluşu kınamakla beraber, iki toplumu "eşitlik içinde" en kısa zamanda görüşmelere çağırıyordu.

Toplumlararası görüşmelerin ilki 28 Nisan-1 Mayıs 1975 günlerinde Viyana'da yapıldı. Bundan sonra yine Viyana'da dört toplantı yapıldı ise de, yine herhangi bir netice elde edilemedi. KTFD Başkanı Rauf Denktaş'ın teklifi üzerine, 27 Ocak 1977'de Denktaş-Makarios zirve toplantısı yapıldı. Bu toplantıyı, 12 Şubat 1977'de ikinci bir zirve toplantısı takip etti. Bu ikinci zirveye B.M. Genel Sekreteri Kurt Waldheim de iştirak etti ve onun da uzlaştırma çabaları ile, 12 Şubat 1977'de Denktaş ile Makarios arasında dört maddelik bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmada iki temel unsur vardır. Biri, iki topluma dayalı "federal bir cumhuriyet" esası kabul edilmiştir. Devletin yapısı ve anayasa sistemi, hep bu federal sistem esasına dayanılmak suretiyle müzakere edilecektir. İkinci unsur ise, toprak düzenlemesinin, ekonomik yeterlik veya verimlilik ve toprak mülkiyeti prensiplerine göre yapılacağıdır.

Durum bu şekilde kilitlenmiş iken, 3 Ağustos 1977'de Makarios öldü ve yerine Spyros Kyprianu cumhurbaşkanı seçildi. Bu değişikliğe rağmen, tıkanmış olan durum yine açılamadı ve görüşmeler dondu.

Ambargonun 1978 Eylülünde kalkmasından sonra, toplumlararası görüşmelerdeki tıkanıklığı açmak amacı ile bu kere Amerika aktif olarak araya girdi ve 13 Kasım 1978'de bir "Kıbrıs Planı"nı B.M. Genel Sekreteri Waldeim'e verdi. Genel Sekreter bu planı Türk ve Yunan tarafına ulaştırdı.

Amerika'nın teklif ettiği bu plan, 12 Şubat 1977 tarihli Denktaş-Makarios anlaşması ile 1960 Anayasasını birleştiriyor, fakat esas itibariyle federal sistemi kabul ediyordu. Planın 8'inci maddesi toprak meselesini ele alıyordu ve Türkiye'nin, Kıbrısta elinde bulundurduğu toprakların mühim bir kısmından çekilmesini öngörüyordu. Maddede, "Bu cümleden olarak Kıbrıs Türk tarafının, Kıbrıs rum tarafının lehine önemli ölçüde coğrafi ayarlama yapmaya razı olacağı anlaşılmaktadır" denildiğine göre, Türkiye'nin bu toprak fedakarlığına razı olduğuna hükmetmek gerekiyordu.

Bunun dışında, Amerikan planı, iki meclisli bir parlamento öngörüyordu, Meclislerden birinde, Türk ve rum toplumları nüfuslarına göre temsil edilecek, diğerinde ise eşit üyeye sahip olacaklardı. 1960 da olduğu gibi, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcılığı ayrı toplumlara ait olacaktı. Her ikisinin de veto hakkı olmakla beraber, bu hakkın bir hayli sınırlandırıldığı anlaşılıyordu. Memuriyetler için "adil bir ölçü" deyimi kullanılmakta idi ki, bu noktada da 1960 anayasanının gerisine gidildiği anlaşılıyordu.

Bu plan, Türkiye'nin ada ile olan bağlarını kesiyordu. Çünkü bu plana göre, Kıbrıs Cumhuriyeti asker ve silahtan arındırılacak ve Kıbrıslı olmayan askeri kuvvetler Kıbrıstan çekilecekti.

Görülüyor ki, Amerikan planı, federal sistemi kabul etmekle beraber, Kıbrıs Türk toplumunun haklarını 1960 Anayasasından da daha geriye götürdüğü, Türk toplumuna ayrılacak toprakları iyice küçülttüğü ve Garanti Antlaşmasını da bertaraf ederek Türkiye'nin Kıbrısla olan bağlarını kestiği için, tamamen Türkiye'nin aleyhine idi. Bu sebepten, o dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş, Hürriyet gazetesine verdiği mülakatta, bu planın sade Amerikan planı olmayıp Batı Avrupa'nın da desteğine sahip olduğunu, Amerika ile Batı Avrupa'nın "burunlarını" Kıbrıs meselesine soktuklarını, bu planın, Kıbrıs meselesini "1974 öncesine" getirdiğini, dolayısıyla reddedilmesi gerektiğini söylemiştir. Tabi bu plan Türk ve Rum toplumlarına tebliğ edildiği için, Türkiye'nin reddi söz konusu değildi.

Amerikan planı Kıbrıs rumlarını da tatmin etmedi. Çünkü, Türk toplumuna, federal sistem içinde ayrı bir toprak ve kendi içişlerini kendilerinin idare etmesi yetki ve imkan veriliyordu.

Amerikan planı da tıkanıklığı çözemeyince, iş yine toplumların kendilerine düştü. Kıbrıs-Türk lideri Denktaş ile Kıbrıs rum lideri Kyprianu, 19 Mayıs 1979'da biraraya geldiler ve toplumlararası görüşmelere egemen olacak temel prensipleri bir anlaşma halinde tesbit ettiler. 10 maddelik bu anlaşmaya göre, toplumlararası görüşmeler, Birleşmiş Milletlerin gözetimi altında 15 Haziran 1978'de Lefkoşe'de başlayacak va 1977 Denktaş-Makarios anlaşması ile Birleşmiş Milletlerin Kıbrısla ilgili kararları çerçevesinde yürütülecektir. Görüşmeler toprak ve anayasa meselelerini esas alacak, fakat Maraş'a iskan meselesine öncelik verilecektir. Maraş konusunda bir anlaşma olur olmaz, bu anlaşma derhal tatbik edilecektir.

Taraflar, görüşmelerin neticesini tehlikeye sokacak her türlü hareketten kaçınacaklar ve iyi niyet, karşılıklı güven ve normal şartlara dönüş için her türlü tedbiri alacaklardır.

Görüşmelerde, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin askerden arındırılması meselesi de tartışılacaktır. Yani, Amerikan planı şimdi Kıbrıs Rumlarının eline yeni bir koz vermişti.

Bundan sonra toplumlararası görüşmeler Lefkoşe'de ve B.M. Genel Sekreterinin özel temsilcisi Peres de Cuellar gözetiminde yapılmaya başlandı. Bu görüşmeler de yürümedi. Anlaşmalara rağmen, tarafların görüşlerini bir noktada toplamak yine mümkün olmadı. Durum bu safhada iken Türkiye'de 12 Eylül 1980'de rejim değişikliği oldu ve toplumlararası görüşmelerde duraklamalar meydana geldi. Daha sonra, 5 Ağustos 1981'de Kıbrıs-Türk toplumu hem toprak ve hem de anayasa hakkındaki tekliflerini ihtiva eden "paket"i rum tarafına verdi. Fakat 18 Ekim 1981'de Yunanistan'da yapılan genel seçimler sonunda sosyalist Pasok partisinin iktidara gelmesi ve Papandreou'nun başbakanlığı ile, bir yandan Türk-Yunan münasebetleri bir gerginlik içine girerken, Kıbrıs meselesi ve toplumlararası görüşmeler de bir isteksizlik ve yavaşlama içine girdi. Çünkü, Papandreou, Türkiyeye karşı bir düşmanlık kampanyasının bayrağını açarken, Kıbrıs meselesini toplumlararası görüşmelerin çerçevesinden çıkarıp, milletlerarası platformlara götürme çabaları içine girdi. Bu macera politikası Türkiyeye bir zarar vermemiştir. Çünkü zaman Türkiye'nin lehine işlemektedir. Türkiye Kıbrıs'ta bugün sahip olduğu durumdan şikayetçi değildir.

Amerika'nın Tepkileri

1963-1964 Kıbrıs krizindeki Johnson mektubundan sonra, 1974 Kıbrıs krizi Türk-Amerikan münasebetlerine ikinci bir tahrip edici darbe indirmiştir. Bu ikinci darbenin tesiri ise, hem çok derin ve hem de çok daha uzun olmuştur. O kadar ki, Türk-Amerikan münasebetleri ancak 1981 yılından itibaren, yani Reagan idaresi ile kendine gelmeye başlayacaktır. Fakat bu iki hadisenin Türk kamu oyunda yarattığı güvensizlik faktörünün tamamen ortadan kalktığı söylenemez.

1974 Kıbrıs buhranının Türk-Amerikan münasebetlerine indirdiği darbe, Amerikan Kongresinin, bilhassa 5 Şubat 1975'ten itibaren Türkiye'ye tatbik ettiği silah ambargosu, yani Amerika'nın Türkiye'ye hiç bir şekilde silah yardımında bulunmamasıdır. NATO içinde müttefik durumunda bulunan iki devletten birinin diğerine silah ambargosu tatbik etmesi tarihte eşine rastlanmayan bir gariplik örneği olmuştur.

Mamafih bu ambargo meselesinde bazı gerçekleri de göz önünde tutmak gerekmektedir. Bu gerçeklerin birincisi, Türk-Amerikan münasebetlerinin daha 15 Temmuz 1974'deki Sampson darbesinden önce bir sarsıntı geçirmesidir. Türk hükümeti, 1971 Haziranında Nihat Erim hükümeti tarafından konan haşhaş ekimi yasağını, Temmuz 1974'den itibaren kaldırdı. Bu hadise, Amerikan hükümeti ve Kongre çevrelerinde büyük tepki ile karşılandı. Her ne kadar, Bülent Ecevit başkanlığındaki hükümet, gerekli kontrol tedbirlerinin alınacağı hususunda Amerika'ya teminat vermiş ise de, daha o zaman Amerikan Kongresindeki eğilim, Türkiye'nin haşhaş ekimini serbest bırakmasına karşılık, Türkiye'ye silah ambargosunun tatbiki şeklinde olmuştu. Arkasından Kıbrıs buhranının patlak vermesi, Türkiye'nin adanın üçte biri üzerinde kontrol kurması ve Yunan lobisinin faaliyeti, Amerikan Kongresini daha da Türkiye'nin aleyhine çevirmiştir.

Ambargo meselesindeki gerçeklerden ikincisi ise, bu sırada Amerika'nın Vietnam bataklığına saplanmış olması ve Amerikan Kongresinin de Amerikan hükümetine, yani yürütme kuvvetine karşı güvenini kaybederek, dış politika üzerinde bir kontrol tesis etmiş olmasıdır. Bu ise Amerika Cumhurbaşkanının dış politika üzerindeki müessiriyetinin zayıflaması neticesini vermiştir.

Bir üçüncü faktör, daha önce de belirttiğimiz üzere, Watergate skandalının dallanıp büyümesi neticesinde, Başbakan Nixon'ın, 8 Ağustos 1974'de, yani birinci ve ikinci Kıbrıs harekatı arasında istifa etmiş olmasıdır.

Nixon'ın istifasından sonra, Amerikan Anayasası gereğince, Başkan Yardımcısı Gerald Ford Başkan olmuştur. Başkan Ford'un Türkiye'ye tatbik edilen ambargoyu önlemek hususunda her türlü çabayı harcadığı ve ambargonun konulmasından sonra da, kaldırılması için büyük çabalar harcadığı bir gerçektir. Fakat, Yürütme ile Yasama arasında, yani Başkanlık ile Kongre arasında, iyi ve verimli bir diyalog kurulamamış olması da, ambargonun bir talihsizliği olmuştur.

Yürütme kısmında da Dışişleri Bakanlığı ile Savunma Bakanlığı Türkiye'yi desteklemiş ve ambargoya karşı çıkmışlardır. Her ikisi de Türkiye'nin stratejik ehemmiyetine ağırlık verdiği için, ambargonun Türkiye üzerinde yapabileceği kötü tesirden ve Türkiye'nin menfi tepkisinden korkmuşlardır. Nitekim, biraz aşağıda göreceğimiz gibi korktukları da gerçekleşmiş ve ambargo tesirlerini günümüze kadar ulaştırmıştır.

Nihayet belirtilmesi gereken son bir nokta da, Türkiye'ye tatbik edilen ambargo meselesinde Kongre denildiği zaman, Senato ile Temsilciler Meclisi arasında bir fark gözetilmesi gerektiğidir. Dış politikaya hakim bir organ olarak Senato, Türkiye'nin stratejik ehemmiyetini kavradığı için, ambargo meselesinde daha yumuşak hareket ettiği halde, Temsilciler Meclisi, bir bakıma, Vaşingtondaki rum ve yunan lobisinin esiri olmuştur. Ambargonun 1975 Şubatından 1978 Eylülüne kadar sürmesinde en mühim faktör Temsilciler Meclisi olmuştur.

Amerikan ambargosunun kısa hikayesi şöyledir: Türkiye'nin Kıbrıs harekatında Amerika silahlarını kullanmış olması, Kongre tarafından tepki ile karşılanmış ve Kıbrıs'ta barışçı bir çözümü kabul edinceye kadar, Türkiye'ye silah satılmaması hususunda, 1974 Eylülünden itibaren Kongrede bir faaliyet başlamıştır. Başkan Ford bu faaliyetleri başarısızlığa uğratmak için çok çaba harcamıştır. Fakat 17 Aralık 1974'de Senato'nun ve 18 Aralık 1974'de de Temsilciler Meclisi'nin kabul ettiği 93-559 sayılı kanunla, 5 Şubat 1975 tarihinden itibaren Türkiye'ye silah ambargosu tatbikine engel olamadı. Aralık 1974'de kabul edilmiş olan bu kanuna göre, 5 Şubat 1975 tarihine kadar Türkiye ateş-kese riayet eder ve Kıbrıs'a yeni asker ve Amerikan silahı sevketmez ise, ambargo tatbik edilmemesini, aksi takdirde tatbik edilmesini istemiştir. Türkiye için bu mümkün olmayınca, silah ambargosu da 5 Şubat 1975'de yürürlüğe girmiştir.

Ambargo kararı ile, Türk-Amerikan münasebetleri Kıbrıs meselesine bağlamış oluyordu. Kıbrıs meselesi bu münasebetlerin ağırlık merkezi yapılıyordu. Bu, Amerika için gayet garip bir tutumdu. Öte yandan, bir müttefik öbür müttefikini cezalandırmış oluyordu. Bu da garip bir ittifak münasebeti idi. Nihayet, Türkiyeyi ve Türk kamu oyunu en çok üzen de, Amerika'nın, yıllardanberi rumların yaptıklarını ve Yunanistan'ın kışkırtmalarını bir tarafa atıp, Kıbrıs-Türk varlığını kurtarmak için harekete geçen Türkiyeyi suçlu gibi muameleye tabi tutması idi.

Ambargo tatbik edildiği tarihte, Türkiye'ye sevkedilmesi gereken 200 milyon dolarlık askeri malzeme vardı.

Amerika'nın silah ambargosuna Türkiye'nin cevabı ise, 13 Şubat 1975'de Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin kuruluşu olmuştur. Bu gelişme ile, Türkiye'nin Kıbrıs'taki durumu daha da sağlamlaşmış olmaktaydı.

Bundan sonra Türkiye ile Amerikan Kongresi arasında bir mücadele başlamıştır, denebilir. Başkan ve Yürütme de, ikisi arasında arabuluculuk yapmak gibi bir duruma girmiştir. Bu sebeple, Başkan bir yandan Kongreyi yumuşatmaya çalışmış, bir yandan da Türkiye'nin de Kıbrıs konusunda bazı tavizler vermesini sağlamaya gayret etmiştir.

Başkan Ford'un Kongre nezdindeki çabaları bir ara netice verir gibi olmuş ve Senato, Başkan'ın 20 Şubatta yaptığı bir teklifi, nihayet 19 Mayısta ele alarak, 40'a karşı 41 oyla, başkana ambargoyu kaldırma yetkisini vermiştir. Fakat Senato'nun bu kararının Temsilciler Meclisince de kabulü gerekiyordu. Fakat Temsilciler Meclisi yerinden bile kımıldamadı. Hiçbir harekette bulunmadı. Bunun üzerine Türkiye, 17 Haziran 1975 günü Amerikaya verdiği bir nota ile, Türkiye'deki 20 kadar Amerikan üssünün statüsü hakkında Türkiye ile 30 gün içinde müzakereye girmediği takdirde, "yeni bir durum"un doğacağını bildirdi.

Türkiye'nin bu teşebbüsü tesirli oldu ve Senato'nun 19 Mayısta bir oy farkı ile kabul ettiği kanunu, Temsilciler Meclisi 24 Temmuzda ele aldı. Çok çetin tartışmalardan sonra, Temsilciler Meclisi, ambargonun kaldırılmasını 206 oya karşı 223 oyla reddetti. Ertesi günü, yani 25 Temmuzda Türk hükümeti, Amerikaya verdiği bir nota ile, 3 Temmuz 1969 tarihli Türk Amerikan Savunma İşbirliği Anlaşmasını (Defense Cooperation Agreement-DCA), 26 Temmuz 1975 tarihinden itibaren yürürlükten kaldırdığını ve Türkiye'deki bütün Amerikan üs ve tesislerinin bu tarihten itibaren Türk Silahlı Kuvvetlerinin "kontrol ve gözetimi" altına gireceğini bildirdi. Ve Türkiye bu üs ve tesisleri kontrol ve gözetimi altına aldı.

Türk-Amerikan münasebetleri kopmamış, fakat kopma noktasına çok yaklaşmıştı.

Türkiye'nin bu kararlı tutumu, Temsilciler Meclisini bir dereceye kadar yumuşattı. Yaz tatilinden sonra Temsilciler Meclisi, 6 Ekimde kabul ettiği bir kararla, 5 Şubat 1975'den önce anlaşması yapılmış ve parası Türkiye tarafından ödenmiş olan 185 milyon dolarlık askeri malzemenin sevkine izin verdi. Fakat, aynı zamanda, Başkandan da, her 60 günde bir Kongreye Kıbrıs meselesi hakkında rapor vermesini istiyordu.

1976 başından itibaren hava biraz yumuşamaya başladı. Türkiye 1976 Şubatında Kıbrıs'tan 2.000 kişilik bir kuvveti çekeceğini açıkladığı gibi, toplumlararası görüşmeler de tekrar başladı. Bu görüşmeler Birleşmiş Milletlerin gözetiminde yapılıyordu. Bu sistem bugüne kadar devam etmiştir.

Bu yumuşama atmosferi içinde, Türkiye'nin üslere el koymasından sonra başlayan müzakereler de müsbet neticelendi ve 26 Mart 1976'da üsler konusunda yeni bir Savunma İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi, ambargonun kalkmasına ve Kongrenin tasdikine bağlanmıştı. Ayrıca, bu anlaşma gereğince Amerika Türkiyeye dört yıllık bir dönem için 1 milyar Dolar askeri yardım yapacak ve bunun 200 milyon doları da hibe şeklinde olacaktı.

1976 Başkanlık seçimlerini Jimmy Carter kazandı ve Başkan Carter da Kıbrıs meselesi ve bilhassa Türk-Amerikan münasebetlerinin üstüne düştü. Fakat ambargoyu kaldırmak hususunda Başkan Carter da başarılı olamadı. Bu arada, 1977 sonunda Süleyman Demirel Başkanlığındaki hükümet parlamentoda azınlığa düştü ve çekildi. 1978 başından itibaren Bülent Ecevit başkanlığındaki C.H.P. hükümeti işbaşına geldi. Ecevit hükümetinin dış politikası bazı enteresan durumlar göstermeye başladı. Başbakan Ecevit bir yandan Kıbrıs'ta bir takım tavizler verirken, Sovyet Rusyayı Türkiye için bir tehlike olarak görmediğini söylüyordu. Tabi bu sözler Amerika'nın kulaklarını okşayacak sözler değildi. Başbakan Ecevit'in 1978 Haziranında Sovyet Rusyaya yaptığı ziyarette, Sovyetlerle 23 Haziran 1978'de bir Siyasi Belge imzalaması, Amerika için herhalde daha da can sıkıcı idi. Esasında, bu siyasi belgenin muhtevası pek mühim değildi. 17 Nisan 1972'de yayınlanan Türk-Sovyet "İyi Komşuluk Deklarasyonu"ndan pek farklı olmayıp, Türk-Sovyet münasebetlerini esas itibariyle 1975 Helsinki Deklarasyonuna dayandırmakta idi. Mühim olan, Belge'nin kendisinden ziyade, Ecevit'in Sovyetlere karşı tutumu idi. Bu tutumun NATO çevrelerinde tepki ile karşılandığı da bir gerçektir.

Belki bu tepkiler neticesi, belki de ambargonun bir an önce kalkmasının çok mühim bir askeri zaruret olması dolayısıyla, Ecevit hükümeti 1978 Temmuzunda Kıbrıs konusunda mühim bır taviz verdi. Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı Rauf Denktaş, 20 Temmuz 1978 günü yaptığı bir açıklamada, toplumlararası görüşmeler başlar başlamaz ve gelecekteki statüsü hakkındaki her türlü haklarını saklı tutmak şartiyle, Kıbrıs'ın Maraş bölgesine 35.000 rum göçmenini kabul edebileceğini ve geçici bir idare kurulabileceğini bildirdi. Söz konusu bölge, Maraş'ın tamamı değil, belirli bir kısmı idi.

Bir yandan atılan bu adım, öte yandan Başkan Carter'in çabaları neticesinde, 26 Temmuz 1978'de Amerikan Senatosu, 1 Ağustos 1978'de de Temsilciler Meclisi ambargoyu kaldırma kararı aldılar. Bu husustaki 95-384 sayılı kanun, 26 Eylül 1978'de Başkan Carter tarafından imzalanarak yürürlüğe girdi. Böylece 1975 Şubatındanberi devam eden ambargo hikayesi de sana erdi. Fakat tartışması bundan sonra da devam edecektir.

Savunma İşbirliği Anlaşmasına gelince: Ecevit hükümeti, 26 Mart 1976 anlaşmasındaki 1 Milyar dolarlık askeri yardımı az buldu. Gerekçesi ise, söz konusu miktar dört yıl için olduğuna göre ve dolar da her yıl bir miktar değer kaybettiğinden, yardım miktarı yükseltilmeliydi. Gerçek sebep bu mu idi, bir şey söylenemez. Yalnız şu var ki, Ecevit hükümeti 1979 yılı sonunda istifa edip, yerine Süleyman Demirel başkanlığındaki AP hükümeti geldiğinde ambargonun kalkmasından bir buçuk yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, savunma işbirliği konusunda Amerika ile hala bir anlaşma meydana gelmemiş idi. Demirel hükümeti, 1979 sonunda işbaşına geldiği halde, yeni Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması (Defense and Economic Cooperation Agreement-DECA), 29 Mart 1980'de imzalandı

Sovyetlerin Tepkisi

21 Nisan 1967'deki askeri darbe ile Yunanistan'da sağ bir rejimin kurulması ve bu rejimin Amerika'ya dayanması Sovyetleri hiç memnun etmemiştir. Kıbrıs'taki 15 Temmuz 1974 Sampson darbesi ile Makarios'un düşürülmesi Sovyetlerin daha canını sıkmıştır. Çünkü Makarios bağlantısızlık politikası takip ettiği kadar, 1963-1964 Kıbrıs buhranında olduğu gibi, Türkiyeye karşı Sovyetlerle iyi münasebetler devam ettirmeye de ehemmiyet veriyordu. Bundan dolayı, Sovyetler, Sampson darbesi karşısında sert tepki göstermiş ve Makarios hükümetinden başka bir hükümeti tanımayacağını bildirmiştir.

Türkiye'nin 20 Temmuz müdahalesi karşısında da Sovyetler, herhangi bir tepki göstermemişler ve hatta bir bakıma anlayışla karşılamışlardır. Çünkü, Türkiye'nin müdahalesi ile, adada eski hukuki ve idari statünün tekrar yerleştirileceğini ve Makarios'un da adaya döneceğini ümit etmişlerdir. Yine bu sebepten, Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararını hararetle desteklemişlerdir.

Lakin, Birinci Cenevre Konferansı sonunda yayınlanan 30 Temmuz deklarasyonu Sovyetler için hayal kırıklığı doğurmuştur. Çünkü bu Deklarasyonda Makarios'tan hiç söz edilmiyordu.

Türkiye'nin 14 Ağustosta 2'inci Kıbrıs harekatını başlatması ve aynı gün Yunanistanın, NATO'nun askeri kanadından çekildiğini ilan etmesi, Sovyetlerin, gerek Türkiyeye karşı tutumlarında, gerek Kıbrıs politikalarında mühim bir değişiklik meydana getirmiştir. Yunanistan'ın NATO'dan çıkması Sovyetleri son derece sevindirmiş ve Türkiye ile münasebetleri bir soğukluk devresine girerken, Yunanistanla münasebetleri birdenbire gelişme göstermiştir. Sovyetlerin bu şekildeki tutumlarında rol oynayan faktör, Türkiye'nin adanın üçte birinden fazlasını ele geçirmesi ve adanın bir bakıma fiilen taksim edilmesi idi. Halbuki, Sovyetler adada iki ayrı milli toplumun varlığını kabul etmekle beraber, Kıbrıs'ın taksimine daima karşı gelmişlerdi. Onlara göre taksim demek, Kıbrıs adasının bir NATO üssü haline gelmesi demekti. Halbuki Makarios gibi birisinin liderliğindeki bağımsız ve bağlantısız bir Kıbrıs, adanın NATO üssü haline gelmesini önlemekteydi.

Sovyet Rusya, Türkiye ve Kıbrıs konusundaki tutum değişikliğinin ilk işaretini, bir kopyasını Türkiyeye de verdiği, 23 Ağustos 1974 tarihli Deklarasyonu ile ortaya koydu. Bu Deklarasyonla Sovyetler Kıbrıs meselesinin, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasından çıkarılıp milletlerarası platformlarda ele alınmasını istiyorlar ve şu noktalar üzerinde duruyorlardı:

1. Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararı gereğince, yabancı kuvvetler "Kıbrıs Cumhuriyeti'nden" derhal çekilmelidir. Yabancı kuvvetler dediği, Türk kuvvetleri idi.

2. Kıbrıs'a verilen garantilerin işlemez olduğu görüldüğünden, Garanti Antlaşması artık geçerli değildir. Dolayısıyla, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan'ın da bundan sonra artık müdahale hakları yoktur.

3. Kıbrrs meselesi bütün milletleri alakadar eden bir mahiyet kazandığı için, dünyadaki bütün siyasi eğilimleri temsil eden bir forumda ele almak gerekir. Bunun için de, böyle bir forum, Güvenlik Konseyi'nin 15 üyesi ile, Türkiye, Yunanistan ve bazı bağlantısız devletlerden meydana gelmelidir.

Sovyet teklifi, Türkiye'nin antlaşmalardan doğan haklarını bir kenara itiyor, antlaşmaları saymıyor ve Türkiyeyi, bir sürü devlet arasında herhangi bir devlet statüsüne getiriyordu. Kısacası, Türkiye'nin Kıbrıs üzerindeki kontrolunu tamamen ortadan kaldırıyor, buna karşılık Sovyet Rusyayı Kıbrıs meselesinde söz sahibi yapıyordu.

Bu teklifi gayet Tabi Yunanistan'ın işine geliyordu ve Atina Sovyet teklifini hemen destekledi. Amerika, Sovyet teklifi için yararı olmayan bir teklif deyimini kullandı ve Kıbrıs meselesinin en iyi şekilde, İngiltere, Türkiye, Yunanistan ile Kıbrıs-Türk ve Kıbrıs-Rum toplumları arasında çözümlenebileceğini bildirdi. Türkiye ise, 27 Ağustos 1974 günü Sovyetlere verdiği bir notada, Sovyet teklifi hakkındaki görüşlerini bildirdi. Türkiye cevabında, Sovyet teklifini reddederek, Kıbrıs meselesinin böyle kalabalık toplantılarda ele alınmasının işi uzatmaktan başka bir işe yaramıyacağını, bilhassa Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin, başka devletlerin politika ve statüleri hakkında karar vermeye kalkmalarının devletlerin bağımsızlığı açısından tehlikeler yaratabileceğini, Türkiye'nin hem Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararına ve hem de 30 Temmuz Deklarasyonuna bağlı bulunduğunu, adada barış ve güvenliğin sağlanmasının Türk kuvvetlerinin sayısının azaltılmasını, kolaylaştıracağını ve Türkiye'nin "uygun zamanlarda" ve "kademeli şekilde" azaltmaya gideceğini belirtti.

Sovyetlerin Kıbrıs meselesini "enternasyonalize" etmek hususundaki çabalarının günümüze kadar devam ettiğini söylemek mümkündür. Aynen Orta Doğu barışı meselesinde yaptıkları gibi, Kıbrıs meselesinde de seslerini duyurabilmek ve sözlerini dinletebilmek için, yeri geldikçe bu görüşlerini ortaya atacaklardır.

Diğer taraftan, Sovyetlerin bu yeni görüş ve teklifinin Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna da tesir ettiği söylenebilir. Zira Genel Kurul, 1 Kasım 1974'de aldığı 3212 sayılı kararda, bütün devletleri Kıbrıs'a müdahaleden kaçınmaya çağırırken, Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki bütün yabancı kuvvetlerin süratle geri çekilmesini, kuzey Kıbrıs'tan güneye kaçmış olan bütün rum mültecilerin yerlerine geri dönmeleri için gerekli acil tedbirlerin alınmasını istiyor ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin anayasal düzeninin Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk toplumlarının bir meselesi olduğunu belirterek, bu toplumları, "eşit şartlar altında" yapılacak görüşmelerle, "tarafların, serbestçe ve karşılıklı olarak kabul edebilecekleri bir siyasi çözüm" bulmaya davet ediyordu.

Güvenlik Konseyi de 13 Aralık 1974 günü aldığı 365 sayılı kararla, Genel Kurulun 3212 sayılı kararını desteklemiştir.

Genel Kurul kararı bir noktada Türkiye'nin lehine unsurlar taşıyordu: O da, Kıbrıs-Türk toplumunu rum toplumu ile eşit seviyeye getiriyor ve bulunacak siyasi çözüm için de Türk toplumunun da kabulünü temel şart yapıyordu. Bunun dışında, Garanti antlaşmasından söz etmediği gibi, Türkiye'de de dahil bütün devletleri Kıbrıs Cumhuriyetine müdahale etmemeye davet ediyordu. Hatta o kadar ki, anayasa düzeni işi, toplumların kendi işidir, başka devletler, yani Türkiye, karışmasın deniyordu. Bir de rum mültecilerin yerlerine dönmeleri için acil tedbirlerden söz ediliyordu ki, bunun da muhatabı Türkiye idi. Nihayet, 3212 sayılı kararın, aynen 23 Ağustos tarihli Sovyet Deklarasyonunda olduğu gibi, Kıbrıstan daima Kıbrıs Cumhuriyeti diye söz etmek suretiyle, Kıbrısın bağımsızlığını vurgulaması da, esasında Türkiye'ye yöneltilmişti.

Buna rağmen, 117 oyla kabul edilen bu karara, zamanın Türk Dışişleri Bakanı'nın da müsbet oy vermesi, kamu oyunda tartışma konusu yapılmıştır.

Sovyetlerin Türkiye'ye karşı bu tutumları Türk kamu oyunda çok fazla tesir etmemiştir. Çünkü, Türkiye, Kıbrıs meselesi dolayısıyla, en büyük darbeyi müttefiki Amerika'dan yemiştir.

Türk-Amerikan Münasebetleri

İkinci Dünya Savaşından sonraki Türk-Amerikan münasebetleri iki ana bölüme ayrılır. 1945-1960 arasında bu münasebetler, sarsıntısız, sağlam ve tam bir dayanışma gösterir. Bu münasebetleri sarsacak herhangi bir ciddi anlaşmazlık veya mesele ortaya çıkmış değildir.Bu münasebetler gerçek anlamında bir ittifak münasebetidir ve Amerika, Türk dış politikasının en kuvvetli ve hemen hemen tek dayanak unsurudur. NATO bile Türkiye için Amerika demektir.

1960'dan itibaren Türk-Amerikan münasebetlerinde değişmeler başlamıştır. 1960-1980 dönemi, Türk-Amerikan münasebetlerinin inişler-çıkışlar, çalkantılar, sarsıntılar ve krizler dönemidir. Bilhassa iki büyük hadise, Amerika'nın iki büyük hatası, yani 5 Haziran 1964 Johnson mektubu ve 1975-1978 ambargosu, Türk-Amerikan münasebetleri üzerinde çokyaygın tesirler meydana getirmiştir. Bu tesirler ise Türk dış potitikasında küçümsenemiyecek ölçüde, yapı değişikliğine sebep olmuştur. Türk-Amerikan münasebetlerinin bu gelişmesi, Türkiyeyi, Sovyetlerle olan münasebetlerini yeniden değerlendirmeye götürmüştür. Öte yandan, Türkiye'nin Orta Doğu politikası da, aynı tesirlerle yeni bir şekil almaya başlamıştır

Türkiye'nin Sovyet Rusya ve Orta Doğu politikası değişmemekle beraber, 1980'den itibaren Türk-Amerikan münasebetlerinin, yeniden, yükselme çizgisi üzerinde seyretmeye başladığı görülmektedir.

Şunu da belirtelim ki, Türk-Amerikan münasebetlerinin 1960'dan itibaren değişme göstermesini, sadece Amerika'nın Kıbrıs meselesi sırasında yaptığı iki ciddi hataya bağlamak da yanlıştır. Şüphesiz hata teşkil eden bu iki hadisenin çok köklü tesirleri olmuştur. Fakat unutmamalı ki, 1960'lardan itibaren dünya da değişmeye başlamıştır. Milletlerarası politikanın yapısı ve unsurlarında da esaslı değişiklikler ortaya çıkmıştır. Bunları geçen bölümlerde oldukça ayrıntılı bir şekilde ele almaya çalıştık. Genel çerçevede meydana gelen bu değişmelerin, Türkiyeye ve Amerikaya, karşılıklı münasebetlerinde bir takım yeni manipülasyon imkanları verdiği de bir gerçektir.

Nitekim, Türkiye'de Amerika hakkında ilk şüphelerin doğmasına sebep olan Küba krizi ve füzeler meselesi böyledir. Sovyetlerin Küba'ya yerleştirdikleri füzeleri geri çekmelerine karşılık, Amerika'nın da, Türkiye'deki, modası geçmiş, fakat Amerika'nın Türkiyeyi füzelerle desteklediğinin bir simgesi olan, Jüpiter füzelerini sökmesi, hiç şüphesiz dünyayı, 1962 Ekiminde, bir nükleer savaşın eşiğinden döndürmüştür. Küba Krizi, milletlerarası politikanın ne derece tehlikeli bir yapıya ulaştığını göstermiş ve büyük devletler, bu yapıyı daha tehlikesiz hale getirmenin tedbirlerini aramaya başlamışlardır.

Bu böyle olmakla beraber, Jüpiter füzelerinin sökülmesi Türk kamuoyunda hoşnutsuzluk yaratmıştır. Amerika, istediği zaman, Türkiye'nin güvenliğini ve hatta varlığını tehlikeye sokabilecek kararları almaktan çekinmeyecektir, intibaı hasıl olmuştur. İkincisi bu hadise, Amerika'nın kendi güvenlik menfaatlerini müttefiklerinin üstünde tuttuğunun bir işaretini de taşımaktaydı. Amerika Küba'daki Sovyet füzelerinin geri çekilmesini sağlamak suretiyle kendi güvenliğini bir tehlikeden kurtarırken, jüpiter füzelerini de Türkiye'den sökerek Türkiye'nin Sovyetler karşısındaki güvenliğini zayıflatmış olmakta idi.

1962 Küba krizi sıralarında Türkiye'de, 1961 Anayasa'sının gayet liberal hürriyetler düzeni içinde filizlenmeye başlayan sol akımlar, bilhassa daha sonraları ve 1964'den itibaren, Amerika'nın Jüpiter füzelerini Türkiye'den çekmesini, Türk kamu oyunu Amerika aleyhine çevirmek için bir koz olarak kullanacaktır.

Başkan Johnson'ın 5 Haziran 1964 tarihli mektubu bu atmosferde çıktı. Esasında, mektup hadisesini ağırlaştıran, o sırada ortaya çıkmış olan sol akımlar değil, mektubun, mektup olmaktan ziyade, bir "ültimatom" mahiyetinde olması idi. Bununla beraber, mektup o zaman açıklanmamış olduğu için, şiddetli tepkiler daha sonra kendisini göstermiştir. Fakat mektup hakkındaki söylentiler de bir hayli yaygınlaşmış ve en azından Türkiye'nin Kıbrıs'a çıkarma yapmasına Amerika'nın engel olduğu bir çok çevrelerce biliniyordu. 1964 Ağustos ayında Ankara sokaklarında üniversite gençliğinin yaptığı gösterilerde, ilk defa Amerika aleyhine sözler söyleniyor ve yine ilk defa "Go Home" pankartı taşınıyordu. Başbakan İsmet İnönü ise, bir kabine toplantısında, "Dostlarımız ve düşmanlarımız bize karşı birleşmiştir" diyordu.

Johnson mektubu Türk-Amerikan münasebetleri üzerinde çok ağır tahribat yapmış ve uzun süre devam edecek derin izler bırakmıştır. Amerika'nın bu tutumu, Türkiyeyi Sovyetlerle olan münasebetlerini yeniden gözden geçirmeye adeta zorlamıştır. Türkiye, biri müttefiki, diğeri komşusu olan iki süper-devletle birden münasebetlerini bozuk düzen içinde sürdüremezdi. Bunun için, Türk Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin 30 Ekim-6 Kasım 1964 günlerinde Moskova'yı ziyaret etmiştir. Bu ziyaret, Sovyetlerin Kıbrıs'ta iki milll toplum'un varlığını kabul etmelerini sağladığı gibi, Türk-Sovyet münasebetlerinin trafiği de bu ziyaretten sonra hızlanmıştır. 4-13 Ocak 1965 günlerinde, Yüksek Sovyet Şurası Başkanı Podgorny başkanlığında bir Sovyet parlamento heyeti Ankara'yı ziyaret etmiş, bu ziyareti Türkiye Başbakanı Suat Hayri Ürgüplü'nün 9-17 Ağustos 1965 günlerinde Sovyet Rusya'yı ziyareti takip etmiştir. 1965 Ekim seçimlerinde tek başına iktidara gelen Adalet Partisi'nin sağ iktidarında ise, Türk-Sovyet münasebetleri daha da gelişmiştir. AP iktidarı ile birlikte Türkiye ile Sovyet Rusya arasında ekonomik ve ticari münasebetler de hız kazanmıştır. Sovyet Başbakanı Kosigin 20-27 Aralık 1966'da Ankara'yı ziyaret etmiş ve Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel de 19-29 Eylül 1967 tarihleri arasında Sovyet Rusya'yı ziyaret etmiştir.

1964 sonundan itibaren Türk-Sovyet münasebetleri devamlı yükselen bir çizgi çizerken, aynı dönemde Türk-Amerikan münasebetleri de, bir yandan soğukluğunu sürdürürken, bir yandan da bir takım meseleler ile karşılaşmıştır.

Birinci mesele, Amerika'nın 1964 yılı sonlarında ortaya attığı ve nükleer silahların kullanımında diğer NATO'lu müttefiklerini de ortak etmek istediği, Çok Taraflı Nükleer Güç'e (Multi-Lateral Force-MLF) katılmayı, Türkiye'nin 1965 Ocak ayında reddetmesidir. Red keyfiyeti, Podgorny'nin Ankara'yı ziyareti sırasına rastlamıştı. Johnson'ı mektubuna Türkiye, Dışişleri Bakanı Erkin'in Moskova ziyaretinden sonra, ikinci bir cevap vermiş oluyordu. Türkiye'nin şekillenmeye başlayan yeni dış politikası da ilk işaretlerini vermeye başlıyordu.

Türkiye'de sol akımların ortaya çıkması, Türkiye'nin siyasi hayatında yeni bir durum da doğurmuştur. Bu tarihlere gelinceye kadar Türk dış politikası ve bilhassa Türkiye'nin NATO üyeliği, hemen hiç tartışılmayan konulardan biri idi. Bilhassa aşırı sol akımların Marksist karakteri, Türkiye'yi Batı'dan koparma amacını güttüğü için, daha başlangıçtan itibaren dış politikaya hücum etmeye ve bilhassa Amerika faktörünü yıpratmaya başlamıştır. Bu sebeple, 1965'ten itibaren Türk kamu oyunda en fazla tartışılan konulardan biri de Amerika ile yapılan ikili anlaşmalar olmuştur.

NATO kurulduktan sonra, üye ülkelerdeki Amerikan kuvvetlerinin durumunu düzenlemek üzere, üye devletler arasında 1951 Haziranında, "Kuvvetler Statüsü Anlaşması" denen bir anlaşma imzalanmıştı. Türkiye NATO'ya katıldıktan sonra, 10 Mart 1954'de bu anlaşmaya o da katılmış ve yine bu çerçeve içerisinde Amerika ile de, 23 Haziran 1954 de, genel mahiyette bir Askeri Kolaylıklar Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya dayanarak, bundan sonra, Amerika ile Türkiye arasında, daha doğrusu Amerikan makamları ile Türk makamları arasında, sayısı 91'i bulan ikili anlaşmalar yapılmıştır. İşin garibi, bu anlaşmaların bir kısmının da, Türk ve Amerikan makamları arasında yüzyüze yapılan görüşmelerde ve hatta telefon görüşmelerinde, tesbit edilen anlaşmalar olması idi. Kısacası durum bir hayli karışıktı.

Bu ikili anlaşmalar esas itibariyle iki konu üzerinde yoğunlaşmıştı.

Birincisi, Amerikalılara sağlanan üs ve tesislerdi. Bunlar da dört kategori idi: Hava üsleri (Ankara-Esenboğa, İzmir-Çiğli, Adana-İncirlik ve Diyarbakır-Pirinçlik), stratejik füze üsleri, Elektronik komünikasyon tesisleri ve personel ve aileleri için sosyal tesisler.

İkinci kısım anlaşmalar, Amerikalı personelin Türkiye'de sahip olacağı yetkiler ve ayrıcalıkları gösteriyordu. Zamanla bu ayrıcalıklar o kadar genişletilmiştir ki, bunlar, Türkiye'nin egemenlik haklarına ters düşen kapitülasyon mahiyetini almış ve tatbikatta da, Amerikalı personel ile Türkler arasında sürtüşmelere ve sosyal rahatsızlıklara sebep olmuştur

Sol akımların da tesiriyle kamu oyunda, ikili anlaşmalar konusundaki tartışmalar günden gün yoğunlaşırken, 1965 Ekiminde iktidara gelmiş olan Adalet Partisi hükümetinin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, 6 Ocak 1966'da yaptığı açıklamada, hükümetin ikili anlaşmaları gözden geçirmekte olduğunu bildirmiştir. Bundan bir hafta sonra da, 13 Ocak 1966'da Johnson mektubu Türk basınında açıklanmıştır.

Türk hükümeti 1966 Nisanında Amerika'ya müracaatla, ikili anlaşmaların yeniden düzenlenmesi gerektiğini bildirmiş ve Amerika da bu teklifi kabul ile 1967 Ocak ayında bu düzenleme için Türk-Amerikan müzakereleri başlamıştır. Bu müzakereler ve çalışmalar sonunda 3 Temmuz 1969'da Savunma İşbirliği Anlaşması imzalandı. Gizli olan bu anlaşma, 1970 Ocak ayında Büyük Millet Meclisi ile Senato'nun gizli oturumlarında üyelere açıklanmış ve 7 Şubat 1970'de de Başbakan Demirel tarafından yapılan bir basın toplantısında, ancak temel prensipleri hakkında bilgi verilmiştir. Bu prensiplerin başında "karşılıklı egemenlik ve eşitlik" prensibi gelmekteydi. Tesis ve üslerde Türkiye'nin muvafakati olmadan hiç bir hareket yapılamıyacaktı. Üslerin "ortak kullanımı" esastı. Türkiye üs ve tesislerde, "tam ve kesin" kontrol ve denetim hakkına sahipti. Yetkili Türk makamları gerekli gördükleri her zaman, bu üs ve tesisleri denetleyebileceklerdi. Nihayet bu üs ve tesislerin faaliyetleri hiç bir zaman NATO'nun amaçlarının dışına çıkamıyacaktı.

Amerikalı personelin görev ve yetkileri konusunda da Türkiye ile Amerika arasında 24 Eylül 1968'de bir anlaşma imzalanarak, yetki ve ayrıcalıkların kullanılışı Türkiye'nin egemenliği ile uyuşur hale getirilmiş ve kontrol altına alınmıştır.

1969 Anlaşması, şimdiye kadar çeşitli şekillerde yapılmış olan 91 anlaşmanın yerini alan tek bir anlaşma oluyordu. Fakat şurası da bir gerçekti ki, bu anlaşma, Türk-Amerikan münasebetlerinde meydana gelen büyük değişikliğin de bir işareti oluyordu. Bu münasebetler artık 1950'lerin münasebetleri değildi. Bundan dolayı, Amerika Türk kamu oyunda daha fazla tepkilere sebep olmamak için, Türkiye'deki "görüntü"sünü mümkün olduğu kadar azaltmaya başladı. Bu defa, 30.000 kadar olan personelin sayısı 7.000'e indirildi. Amerikalı askerlerin halkın arasında üniforma ile dolaşması önlendi. Amerikalı aileler, büyük şehirlerde halkın içinde ikamet etme yerine, ayrı yerlerde toplu olarak yaşamaya başladı.

1969 anlaşmasının yapılmasında ve görüntüsünün azaltılmasında 1968 de Türk üniversitelerinde başlayan sol kaynaşmalar ve bunu takip eden ve genellikle Amerikalılara yönelmeye başlayan terör ve anarşi hadiselerinin de büyük rolü olmuştur. 1969 Ocak ayında Ankara'daki Amerikan büyükelçisinin arabasının Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde öğrenciler tarafından yakılması bu hadiselerden biridir.

1970 ile 1974 yılları arası, Türkiye'nin, hem iç politika ve hem de anarşi ve terör dolayısıyla, iç çalkantılarla dolu olduğu bir dönemdir. Onun için, Türk-Amerikan münasebetlerinde göze batan bir hadise veya gelişme olmamıştır. Fakat Türkiye'nin iç istikrarsızlığının Amerika için devamlı bir endişe kaynağı olduğu da inkar edilemez.

1974 Kıbrıs harekatından sonra, Amerika'nın 1975 Şubatından itibaren tatbike başladığı ve 1978 Eylülüne kadar devam eden ambargo ise, 1969 Savunma İşbirliği Anlaşmasının Türk Amerikan münasebetlerine getirdiği sükunete ağır bir darbe indirmiş ve bu münasebetlerde gayet ciddi sarsıntılara sebep olmuştur. Kıbrıs konusundaki açıklamalarımızda da söylediğimiz gibi, ambargo üzerine Türkiye, 3 Temmuz 1969 anlaşmasını yürürlükten kaldırdı ve 25 Temmuz 1975'den itibaren Türkiye'deki bütün Amerikan üs ve tesislerine elkoydu. Her ne kadar 26 Mart 1976'da yeni bir anlaşma yapıldı ise de bu anlaşma bir türlü yürürlüğe konamadı ve nihayet 29 Mart 1980'de, 1969 ve 1976 anlaşmalarının yerini alan, üs ve tesisler üzerinde Türkiye'nin egemenlik haklarını tam manasiyle gerçekleştiren, Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalandı.

Ambargonun kalktığı 1978 Eylülü ile, Türkiye'de rejim değişikliğinin vukubulduğu 12 Eylül 1980 tarihleri arasında, Türkiye'nin içine düştüğü kargaşa, siyasi istikrarsızlık, anarşi ve terör, belki de Türkiye'den fazla Amerika için korkulu günler olmuştur. Zira, anarşi ve teröre genellikle komünist ve Marksist düşüncenin hakim olması bir yana, 1979 Şubatında İran'da Humeyni rejiminin kurulması da, Amerika açısından, Türkiye'de koyu dinci bir hareketin ortaya çıkması endişesini de yaratmıştır. 1979 yılının sonunda Sovyetlerin Afganistan'ı işgali de bu duruma eklenince Amerika için ortaya daha da karanlık bir manzara çıkarıyordu. Orta Doğu'nun stratejisi alt üst olmuştu. Bu yeni stratejik yapı içinde Türkiye'nin ehemmiyeti daha da artmıştı. İstikrarlı ve kuvvetli bir Türkiye her zamandan daha fazla Amerika'ya gerekli iken, aksine, İran ve Afganistan'dan sonra Türkiye "düşme" tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı.

Bu sebeplerden Türkiye'de 12 Eylül 1980 hareketi Amerika tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. Çünkü istikrar Türkiye'ye yeniden geliyordu. 1980 Kasımında Amerika'da Başkanlık seçimini Ronald Reagan'ın kazanması ve Reagan'ın dış politikası, Türkiye ile Amerika arasında yeni bir yaklaşma dönemi açmıştır.

Türk-Sovyet Münasebetleri

1960'lar başlarken, Türk-Sovyet münasebetleri, 1950-1960 arasındaki Orta Doğu hadiseleri sırasında zaman zaman vukubulan karşılıklı sertleşmelerin tesiri altında meydana gelen bir soğukluk dönemini yaşamaktadır. Her ne kadar Türkiye, 1960 yılının başlarında Sovyetlerle münasebetleri düzeltmek için harekete geçmiş ise de, 27 Mayıs 1960 darbesi ile bu teşebbüs gerçekleşememiştir. 27 Mayıs askeri idaresinin başında Sovyet Rusya, bu iktidar değişikliğini ve Amerika'ya çok bağlı olan bir iktidarın düşürülmesini fırsat bilerek Türkiye'ye bir yanaşma teşebbüsünde bulunmuş ise de, askeri idarenin, Türkiye'nin Batı ittifaklarına sadık kalma kararı, Sovyetlerin, umduklarını bulamamalarına sebep olmuştur.

  1961 Ekim seçimleri ile Türkiye'de demokratik rejim yeniden kurulduktan sonra ve 1964 Kıbrıs buhranlarına kadar olan dönemde, Türk-Sovyet münasebetleri soğukluğundan hiçbir şey kaybetmemekle beraber, iki devlet arasında bazı temaslar olmuştur. Fakat bunda, daha ziyade, Türkiye'nin Sovyetlerle gereksiz yere sürtüşmeye girmeme çabası büyük rol oynamıştır.

  Denebilir ki, 1964 yılı içindeki Kıbrıs gelişmeleri, Türk-Sovyet münasebetlerini yeniden eski havasına sokmuştur. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ve Makarios'un bağlantısızlık politikası, Sovyetleri çok hoşnut ettiği ve Doğu Akdeniz stratejisi bakımından işlerine yaradığı için, buhran sırasında daima Makarios'u desteklemişlerdir. Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesinin de daima karşısına çıkmışlardır. Çünkü, Sovyetlerin en büyük endişesi, Türkiye'nin adayı kısmen de olsa kontrol altına alması halinde, Kıbrıs'ın bir NATO üssü haline gelmesi ihtimali idi. Türkiye'nin antlaşmalardan doğan müdahale hakkı da Sovyetler için bir mana ifade etmiyordu. Bundan dolayı da "dışardan müdahale"ye karşı idiler, Türk ve Rum toplumları kendi meselelerini  kendileri halletmeliydiler. Bunun manası ise, Kıbrıs Türk toplumunun rum toplumunun hakimiyeti altına düşmesini Sovyetlerin kabul ettiği ve hatta istediği idi. Böyle bir görüş ise, Türkiye'nin, Türk toplumunun varlığını koruma karar ve politikası ile taban tabana ters düşüyordu.

  1964 yılında Sovyetler, Kıbrıs hadiselerinin gelişmelerine paralel olarak, Türk hükümetine zaman zaman verdikleri notalarla, "dışardan müdahale"ye yani Türkiye'nin müdahalesine karşı olduklarını bildirmişler ve 8-9 Ağustos 1964 bombardımanında Türkiye'nin bombardımanı hemen durdurmasını istemişlerdir. Mamafih, şunu da belirtelim ki, bu notalarda bir uyarı mahiyeti bulunmakla beraber, Sovyetlerin sertlikten kaçınmaya itina ettikleri de gözden kaçmamıştır.  

  5 Haziran 1964 tarihli Johnson mektubu nasıl Türk-Amerikan münasebetlerinde bir dönüm noktası olmuş ve bu münasebetlerde bir yapı değişikliği neticesini vermiş ise, yine bu mektup, Türk-Sovyet münasebetlerini de yeni ve farklı bir gelişme dönemine sokmuştur. Burada bazı noktaları belirtmekte yarar görüyoruz. Şöyle ki: 1964 yılından itibaren Türk Amerikan ve Türk-Sovyet münasebetlerindeki değişikliğin başlangıcı ve esas faktörü sadece Kıbrıs meselesi değildir. Biraz önce de belirttiğimiz gibi, esasında Türkiye'nin Sovyet Rusya ile münasebetlerine daha yumuşak bir mahiyet verme niyet ve teşebbüsleri 1950'lerin sonunda zaten ortaya çıkmaya başlamıştı. Türkiye bu sıralarda, Sovyetlerle devamlı gerginliğin mahzurlarını görmeye başlamıştı. Çünkü, 1954-1960 arasında Türkiye'nin Orta Doğu ile münasebetleri devamlı bozulurken, Sovyetlerle münasebetleri de gerginlikten gerginliğe atlıyordu. Bir halde ki, Türkiye kuzeyden ve güneyden iki baskı arasına giriyordu.

  Bir diğer nokta da, Türkiye'nin bilhassa 1964'ten itibaren Sovyetlerle münasebetlerini düzeltmeye başlaması, bir çok devletin yaptığı gibi, bir büyük kuvveti diğerine karşı oynamak gibi basit bir politika değildir. Bu politikanın sebebi, 1964'de ilk defa bir gerçeğin ortaya çıkmasıdır. 1947'den 1964'e kadar geçen 17 yıl içinde Türkiye Amerikaya sadakatle bağlanmış ve NATO'dan fazla Amerika'yı güvenliğinin temel dayanağı yapmıştır. Johnson mektubu, bu dayanakta ilk defa bir şüphe yarası açmış ve bir itimad buhranının ilk tohumlarını atmıştır. Bu ise Türkiye'ye, kuzey komşusu bir süper-devletle devamlı bir gerginlik içinde olmanın gereksizliğini ve bu münasebetleri, Sovyetlerden karşılık bulduğu sürece, yumuşak bir zemin üzerinde tutmanın yararını göstermiştir.

  Nihayet, Türk-Sovyet münasebetleri için bir noktayı daha vurgulamak gerekir: 1964'den bu yana, Türk-Sovyet münasebetlerinin en mühim unsuru mütekabiliyet, yani karşılıklılıktır. Türk dış politikasının temeli Batı ittifakı olduğu için, mütekabiliyet prensibinin tatbikatı zaman zaman hususi durumlar göstermekle beraber, Sovyetlerle münasebetlerimizde mütekabiliyet en hassas dış politika prensibi olmuştur ve olmak zorundadır. Yani, Türkiye Sovyet Rusya ile iyi komşuluk münasebetlerini, bu arzusuna Sovyetlerden yeteri ve gerekli karşılığı bulduğu sürece devam ettirebilme imkanına sahiptir.

  1950'lerin gerginlik döneminden sonra, Türk-Sovyet münasebetlerinin ilk açılması, Sovyetlerin daveti üzerine, Türkiye Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin'in 30 Ekim-6 Kasım 1964 tarihlerinde Moskova'ya yaptığı ziyaretle olmuştur. Bu ziyaretin neticesi, 1964 yılı içindeki Türk-Sovyet münasebetlerine adeta ters düşmüştür. 6 Kasımda yayınlanan bildiride, iki husus ağır basmaktaydı: Biri, Türk-Sovyet münasebetlerinin, barış içinde bir arada yaşamanın beş temel prensibine dayandırılması gerektiği idi. İkincisi ise, Sovyetlerin, Kıbrıs'a dışardan müdahaleye karşı gelmelerine rağmen, adada iki ayrı milli toplum'un varlığını kabul etmeleri idi. Bundan sonraki gelişmelerin göstereceği gibi, Sovyetlerin, içişlerine karışmama gibi, barış içinde bir arada yaşamanın en mühim prensibine ne kadar saygı gösterdikleri çok su götürür. Lakin iki hususun varlığı inkar edilemez : Biri Kıbrıs konusunda söylediklerini samimi olması ve bu söylediklerine samimiyetle bağlı kalmaları ve diğeri de, Sovyetlerin de Türkiye ile münasebetlerini yumuşak bir zemin üzerinde yürütme arzularıdır. Bu arzunun da bir takım taktik ve diplomatik sebeplere dayandığı söylenebilir. Bunu karşılamak ve gerekli politik davranışı almak elbetteki Türkiye'ye düşmektedir. Yalnız, Sovyetlerin de Türkiye ile bozuşmak istemedikleri bir gerçektir.

  Dışişleri Bakanı Erkin'in Moskova ziyaretinden sonra, Türk-Sovyet münasebetlerinin trafiği birdenbire artmıştır. Amerika'ya olan küskünlüğümüzden, Sovyetlerin en fazla şekilde yararlanmak istedikleri gözden kaçmamıştır. Sovyetler Birliği Yüksek Şura Başkanı Podgorny başkanlığındaki bir Sovyet parlamento heyeti 4-13 Ocak 1965 günlerinde Türkiye'yi ziyaret etmiş ve Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Gromyko da 21 Ocak'da, Sovyetler Birliği hükümet organı olan Izvestia (Haberler) gazetesine verdiği demeçte, Sovyetler Birliği'nin Enosis'e karşı olduğunu, federal sistemin Kıbrıs için bir çözüm şekli olabileceğini söylemiştir. Gromyko'nun bu sözleri bir hafta önce Podgorny'nin söylediklerinden bir adım daha ileri gitmekteydi. Çünkü, Podgorny, Ankara'daki konuşmalarında, ne Enosis'ten ve ne de federasyondan söz etmemiştir. Gromyko'nun bu demeci Türkiye'de gayet müsbet bir şekilde karşılanırken, Yunanistan'da ve Kıbrıs rumları arasında hoşnutsuzlukla karşılanmıştır. Çünkü,  çok değil, altı ay öncesine nisbetle, Dışişleri Bakanı Gromyko'nun  bu sözleri, Sovyetlerin Kıbrıs politikasının bazı ana unsurlarında mühim değişiklikleri ifade etmekteydi.

  Sovyet Dışişleri Bakanı Gromyko, 17-22 Mayıs 1965 günlerinde Ankara'yı ziyaret etmek suretiyle, Dışişleri Bakanı Erkin'in 1964 sonbaharındaki ziyaretini iade etmiştir.

  Bunun arkasından, Sovyetlerin Türkiye'ye karşı bir barış ve dostluk kampanyası başlamıştır. Sovyetler Birliği Başbakanı Aleksey Kosigin, 3 Temmuz 1965'de, Ankara'da yayınlanmakta olan haftalık Akis  dergisine verdiği demeçte; "Biz politik sahada, ekonomik sahada, kültürel sahada işbirliği yapmalıyız... Sovyetler Birliği'nin Türkiye'den hiç bir toprak talebi bulunmadığını size beyan ederim" diyordu.

  1965 Ekiminde Türkiye'de genel seçimler vardı. Sovyetler, bu seçimleri kendi yararlarına kullanmak istediklerinden o sırada Başbakan olan Suat Hayri Ürgüplü'nün, seçimlerden önce Rusya'yı ziyaret etmesini istediler. O sırada Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel Başbakan Yardımcısı bulunuyordu. Gerek AP, gerek CHP, Başbakan Ürgüplü'nün bu seyahatini desteklediler ve Sovyetlerin oynamak istedikleri oyun neticesiz kaldı. Yani Türkiye'nin iç politika hayatında bir bölünme meydana gelmedi. Aksine, Başbakan Ürgüplü'nün 9-17 Ağustos 1965 tarihlerinde Sovyet Rusya'ya yaptığı ziyaretten sonra ise, Türk-Sovyet münasebetleri ekonomik alanda da yeni bir gelişme hızı kazanmıştır. Zira bu ziyaret sırasında, Sovyetlerin, kredi yoluyla ve bedeli ihraç ürünlerimizle ödenmek üzere, Türkiye'de bir takım sınai tesisler kurmaları hususunda prensip anlaşmasına varılmış ve 1965 Ekiminde iktidara gelen Adalet Partisi hükümeti sırasında yapılan anlaşmalarla da bu tesislerin inşasına geçilmiştir. İskenderun demir-çelik sanayi, İzmir'de Aliağa rafinerisi Seydişehir aleminyum kompleksi, gibi tesisler böyledir.

  Ekonomik münasebetlerin bu gelişmesine paralel olarak siyasi münasebetler de gelişme seyrini muhafaza etmiştir. Sovyetler Birliği Başbakanı Kosigin 20-27 Aralık 1966 tarihlerinde Ankara'yı ziyaret ederken, Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel de 19-29 Eylül 1967 tarihlerinde Sovyet Rusya'yı ziyaret etmiş ve büyük alaka ile karşılanmıştır. Bu karşılıklı ziyaretleri, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'in 8-12 Temmuz 1968 tarihlerinde Moskova'yı ve 12-21 Kasım 1969 tarihlerinde de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın Sovyetler Birliğini ziyaretleri izlemiştir.

  1970'li yıllarla birlikte Türk-Sovyet münasebetlerindeki bu tatlı hava sona ermeye başlamış ve münasebetler bir durgunluk ve hatta, yeniden soğukluk dönemine girmiştir. Zira 1968'de Türkiye'de başlayan sol hareket ve kaynaşmaları giderek anarşi ve teröre dönüşürken, Sovyet kontrolu altında bulunan sosyalist ülkelerin basın ve yayın organları, bir yandan Türkiye'deki rejim aleyhine yayınlar yapmış, bir yandan da anarşi ve terörün kışkırtıcısı olmuşlardır. Bir yandan anarşi ve terörün esas itibariyle Marksist karakterde olması, öte yandan bu kışkırtıcı yayınlar, Türk kamuoyunun gözünden kaçmamış ve Sovyet Rusya hakkındaki şüphecilik ve güvensizlik yeniden canlanmaya başlamıştır.

  Türkiye'nin 1974, Kıbrıs harekatına Sovyet Rusya'nın karşı çıkması ve 23 Ağustos 1974 deklarasyonu ile, Türk askerinin adadan çekilmesini istemesi, Garanti Antlaşmasını geçeriz sayması ve Kıbrıs meselesinin milletlerarası bir konferansta ele alınmasını istemesi; bu atmosferde olmuştur. 1963-1964 Kıbrıs buhranında Sovyetler, dışardan müdahaleye, yani Türkiye'nin adaya ayak basmasına karşı gelmişlerdi. Şimdi ise, Türkiye adaya ayak bastığı gibi, adanın üçte birini de kontrolu altına almıştı. Tabiatiyle bu durum Sovyetlerin hoşlanacağı bir durum değildi. Bu sebeple, 1974 Kıbrıs buhranında Türkiye'nin karşısına çıkan devletlerden biri de Sovyet Rusya olmuştur.

  Sovyetlerin Türkiyeden yüz çevirmesinde, Yunanistandaki gelişmeler de rol oynamıştır. Türkiyenin birinci Kıbrıs harekatı üzerine 23 Temmuzda Yunanistanda askeri rejimin işbaşından çekilmesi ve Karamanlis hükümetinin kurulması ve Yunanistan'ın NATO'dan çıkması ve bilhassa bu sonuncu faktör, Sovyetleri çok sevindirmiştir. Ve derhal Yunanistan'a yanaşmaya başlamışlardır.

  Mamafih, Sovyetleri sevindirecek bir ikinci gelişme daha oldu. Amerikan silah ambargosunun, Şubat 1975 ile Eylül 1978 arasında, Türk-Amerikan münasebetlerini tahrip etmesi ve ambargonun menfi tesirlerinin 1978'den sonra da devam etmesi, şüphesiz Sovyetleri hoşnut bırakacak bir durumdu. Fakat bu durumdan yararlanıp, Türk-Sovyet münasebetlerini yeniden dinamik bir hale getirme imkanını elde edemediler. Çünkü, ambargo yılları, aynı zamanda, anarşi ve terörün Türkiyede kol gezdiği ve 49 çeşit Marksist ve komünist kuruluş veya grubun bu anarşi ve terörde rol aldığı bir atmosferde, Türk kamu oyunun Sovyet Rusya'ya bir sempati beslemesi ve Türk hükümetlerinin de Sovyetlerle münasebetleri geliştirmeye teşebbüs etmesi elbetteki mümkün değildi ve bu bir çelişki olurdu.

  Bundan dolayıdır ki, Amerikan Kongresi 1978 Temmuz sonu ile Ağustos başında, Türkiye'ye tatbik edilmekte olan ambargoyu kaldırmaya karar verdiği zaman, Yunanistan'dan sonra, buna karşı gelen ikinci devlet Sovyet Rusya oldu. Sovyet Rusya, Türkiye'nin silahlanmasını ve Türk-Amerikan münasebetlerinin düzelmesinden hiç hoşlanmadığını açığa vurmaktan çekinmedi. Moskova, ambargonun kaldırılıp, Türkiye'ye silah verilmesini, barış için bir tehlike ve Doğu Akdeniz ve Ege'de bir dengesizliğin kurulması olarak telakki etmiştir. Tabi, Sovyetlerin bu tepkisi Türkiye tarafından hiç de hoş karşılanmadı.

  12 Eylül 1980 harekatı olduğunda, Türk-Sovyet münasebetleri tam bir durgunluk ve hatta soğukluk içinde bulunuyordu. 12 Eylül rejiminin anarşi ve terörü ezmedeki kararlılığı ve başarısı ve ayrıca 1980 Kasım seçimlerinde Amerikada Reagan idaresinin işbaşına gelir gelmez Türkiye ile çok yakın münasebetler kurmaya ehemmiyet vermesi ve faaliyet sarfetmesi, Sovyetleri memnun etmemiştir. Fakat 12 Eylül idaresinin, ülkede huzur ve sükunun sağlanmasında mühim adımlar atmasını müteakip dış politikaya daha fazla eğilmeye başlamasiyle birlikte, çok yönlü dış politikaya yönelmesi, Sovyetlerle olan münasebetlerin de yumuşaması neticesini vermiştir. 12 Eylül idaresi, Amerika ile olan münasebetleri kuvvetlendirirken, Sovyetlere tamamen sırt çevirme gibi bir yola gitmek istememiştir. Bu ise, doğru olan ve gerçekçi bir yoldu.

Türk-Yunan Münasebetleri

1960-1980 arasındaki Türk-Yunan münasebetlerini, 1974 öncesi ve 1974 sonrası diye iki kısımda ele almak gerekir. 1974 öncesindeki münasebetler hemen tamamen Kıbrıs meselesi etrafında dönmüş ve Batı Trakya Türkleri, Ege adalarının silahlandırılması gibi meseleler daha geri planda kalmış iken, 1974 sonrası Türk-Yunan münasebetlerinin meseleleri Kıbrıstan uzaklaşmış ve esas itibariyle Ege Denizi üzerinde yoğunlaşmıştır. Bunlar da kıt'a sahanlığı, karasularının genişliği, hava kontrol sahası gibi meselelerdir. Keza, Lozan Antlaşmasına aykırı olarak Yunanistanın Ege adalarını silahlandırmış olması da, Türkiye'nin daima üzerinde durduğu ve duracağı bir başka meseledir.

  1954-1959 arasındaki Kıbrıs meselesi, Türk-Yunan münasebetlerini bir hayli sarsmış ise de, bilhassa NATO'nun aracılığı ile gerçekleştirilen 1959 Londra ve Zürich anlaşmaları ve Kıbrısın bağımsız bir cumhuriyet olarak ortaya çıkışı, havayı tekrar yumuşatmıştır. Şüphesiz, bu münasebetler 1954'den önceki şekline dönmüş değildir. Fakat, aradaki soğukluk bir hayli ortadan kalkmış ve iki devlet NATO'nun güney-doğu kanadı olarak yeniden bir işbirliği havası içine girmişlerdir.

  Fakat 1963-1964 Kıbrıs buhranı ile beraber, Türk-Yunan münasebetleri yeniden ve eskisinden daha şiddetli bir gerginlik dönemine girmiştir. Bu buhran sırasında Makarios ve  Kıbrıs rumlarının insanlık-dışı saldırıları karşısında Yunanistan, bu saldırıların önlenmesi ve krizin yokedilmesi için yardımcı olacağı yerde, aksine bu saldırıların destekçisi olmuştur. Çünkü, bu buhran süresince Yunanistanın ümidi, Enosis'in gerçekleşmesi, yani adanın bir bütün olarak Yunanistanın eline geçmesi idi. Enosis hayali ile Yunanistan, Türkiye ile dostluğun ve yakın münasebetlerin getirebileceği bütün avantajları bir kenara itivermiştir.

  1967-1974 arasındaki Yunan cuntası ise, Türk-Yunan münasebetleri konusunda, kendinden önceki sivil hükümetlerden çok daha düşüncesiz çıkmıştır. Cunta, kendi siyasi iktidarını Enosis ile perçinlemekten başka bir şey düşünmemiştir. Bu yüzden de Türkiye ile münasebetlerini bozmaktan çekinmemiştir. Fakat bu politikasında tam bir başarısızlığa uğramıştır. 1967 Enosis teşebbüsü sonunda, Kıbrıs'taki 12.000 yunan askerini geri çekmek zorunda kaldığı gibi, 1974 Enosis teşebbüsü ise, cuntanın kendi başını yemiştir. Ne var ki, 1974 Kıbrıs buhranından Türk-Yunan münasebetleri, bir harabe halinde çıkmış ve Türkiye ile olan münasebetlerindeki yıkıntıları bugüne kadar tamir etmek de mümkün olmamıştır. Çünkü bu yıkıntıların üzerine, 1974'den sonra yeni meseleler yığılmıştır. Şimdi, yığılmış olan bu meseleleri anahatları ile ele alalım.

Türkiye ve Orta Doğu

Türkiye'nin Orta Doğu ülkeleri ile münasebetlerinde; birbirinden farklı üç dönem vardır: Birinci dönem, 1950-1960 arası, ikinci dönem 1963-1964 Kıbrıs buhranından 1973 Petrol Krizine kadar olan dönem ve üçüncüsü de 1973'den sonraki dönemdir.

1955-1959 arasında Orta Doğu bölgesindeki Doğu-Batı çatışmalarında gördüğümüz gibi, bu dönemde Türkiye de Orta Doğu ülkeleri ile bir çatışma, içinde olmuştur. Bunun da sebebi, soğuk savaş yılları olan bu dönemde Türkiye Sovyet tehdidini ağır bir şekilde üzerinde hissetmiş, bunun için NATO'ya girmiş ve Sovyet Rusya'nın Orta Doğuya sızmak istemesi ve Arap ülkelerinin de bu sızmayı kolaylaştırıcı davranışlarda bulunmaları, Türkiye'yi ürkütmüştür. Başka bir deyişle, Türkiye bu dönemde Batı'ya dayanırken, Orta Doğu ülkeleri Batı ile çatışma içinde olmuşlardır. Bu farklılık, Türkiye'nin Arap ülkeleri ile bir diyaloğa sahip olmasını önlemiştir.

1963-1964 Kıbrıs buhranından 1973 petrol krizine kadar olan dönem ise, Türkiye'nin Orta Doğuya ve Arap ülkelerine yaklaşma politikasına ağırlık verdiği ve 1973 petrol krizinden günümüze kadar olan süre ise, Arap dünyasının Türkiye'nin global dış politikasında temel unsur olarak yer aldığı bir dönemdir. Bu dönemde, Türk dış politikası, bir yanda Batı ittifakına dayanırken, öte yandan da, Batı ittifakı ile olan münasebetlerini, Orta Doğu politikası ile uyumlu halde tutmaya bilhassa itina göstermiştir.

Diğer taraftan, Türkiye ile Orta Doğu arasındaki münasebetlerde her iki taraf açısından da bazı konular veya meseleler, bu münasebetler üzerinde müessir olmuş ve bu münasebetlere şekil vermiştir. Türkiye açısından, söz konusu konular, Türkiye'nin NATO üyeliği, Kıbrıs meselesi ve petroldür. Arap dünyası için de, bilhassa Türkiye ile münasebetlerinde, İsrail meselesi ve İslamiyet, mühim faktörler olmuştur.

1963-1964 Kıbrıs buhranı, nasıl Türkiye'nin Amerika ve Sovyet Rusya ile münasebetlerinde büyük değişiklikler yapmış ise, Türkiyenin Arap Orta Doğusu ile münasebetlerinde de bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü, 1965 yılı Aralık ayında B.M. Genel Kurulunda Kıbrıs meselesi müzakere edilirken, Türkiye bilhassa Arap ülkeleri karşısındaki yanlızlığını açık bir şekilde görmüştür. Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetine hiç bir şekilde müdahale edilemiyeceğini belirten ve dolayısıyla Türkiye'ye karşı olan, Genel Kurulun 17 Aralık 1965 günlü kararına, ancak 6 devlet oy vermiş, 14 Arap ülkesi ise Türkiye'nin aleyhine olan bu kararı desteklemiştir. Bu durum Türkiye'ye, Arap dünyası ile münasebetlerinde ne kadar zayıf kalmış olduğunu gösteriyordu.

1965 Ekimindeki genel seçimlerde Adalet Partisi tek başına iktidara gelmişti.

A.P. iktidarı Arap ve Müslüman ülkelerle yakın münasebetler kurmaya ehemmiyet vermiş ve yeni iktidarın hükümet programında, "Arap memleketleri, meşru davalarında Türkiye'nin anlayış ve desteğine güvenebilirler" denilmişti. Burada meşru dava ile kasdedilen İsrail meselesi idi ve Türkiye ilk defa İsrail meselesinde Araplara taviz vermenin ilk işaretini veriyordu.

B.M. Genel Kurulunun sözünü ettiğimiz kararı, yeni iktidarın bu atmosferi içinde ortaya çıkıyordu. Bu sebeple, bu karar dahi yeni Türk hükümetine, Orta Doğu politikasına ağırlık verme zaruretini göstermekteydi.

Bu sırada ortaya çıkan bir başka faktör de, Türkiyenin Orta Doğuya açılmasını kolaylaştırıcı bir mahiyet almıştır. Şimdiye kadar Türkiye'nin Orta Doğu ile münasebetlerinin engelleyici bir unsuru Türkiye'nin Amerika ile yakın bağlara sahip olmasına karşılık, bilhassa Arap ülkelerinin, İsraili desteklemesi dolayısıyla, Amerika'ya sempati duymaması idi. 1964 Kıbrıs krizi ise, görüldüğü üzere, Türkiye'nin Amerika ile münasebetlerine de bir darbe indirmiş ve Türk-Amerikan münasebetleri eski şeklini bir hayli kaybetmişti. Bu durumun, Türkiye'nin güneye açılmasında müsait bir unsur teşkil etmesi gerekirdi.

Mamafih, Türkiye'nin Orta Doğuya açılması kolay olmadı. Zira bu yıllarda Orta Doğu üzerinde en fazla müessir olan faktör Nasır faktörüdür. Başkan Nasır Bağdat Paktını bir türlü unutamadığı gibi, aynen 1955 Bağdat Paktında yaptığı üzere, Türkiye'nin Orta Doğuya yaklaşma teşebbüslerini daima şüphe ve endişe ile karşılamıştır. Türkiye'nin Orta Doğuda değil bir nüfuza, en küçük bir tesire dahi sahip olması, Nasır'ın hoşlanamıyacağı bir durumdu

Türkiye Orta Doğuya açılma hususundaki politikasının ilk tatbikatını, 1967 Arap-İsrail savaşı ile yaptı. Daha savaş başlar başlamaz Türk hükümeti, Amerikanın İsraile yardım ederken Türkiye'deki üsleri kullanmasını engellemek için, bu üslerin Araplara karşı kullanılamıyacağını açıkladı. Bunun arkasından Türkiye, İsraile karşı savaşan Mısır, Ürdün ve Suriye'ye yiyecek ve giyecek malzemesi göndermiştir. Mesela 250 ton şeker, 200 ton pirinç, 10.000 çift kundura, 250.000 paket sigara, 5 ton çay, v.s. bunlar arasında idi.

Bunun yanında Türkiye, Birleşmiş Milletlerde yapılan müzakere ve çalışmalarda da daima Arap ülkelerini desteklemiş ve Arap ülkelerinin lehine olan karar tasarılarında onlarla birlikte oy vermiştir. Yine bu çerçeve içinde Türkiye, İsrailin işgal ettiği topraklardan çekilmesi

 

 

 

 

 

 

tezini, daha savaş devam ederken savunmaya başlamıştır. Savaşın son günü olan 10 Haziranda verdiği demeçte, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, "Kuvvet istimali suretiyle arazi kazancı sağlanması veya pozisyon takviyesi yolu gidilmesine karşıyız" diyordu. Bu sözler ve bu sözlerle ortaya konan prensip, 1967 yılından bugüne kadar, bütün Türk hükümetlerinin, Arap-İsrail meselesinde takip ettikleri politikanın temel prensibi olarak devam etmiştir.

Türkiye'nin bu görüşü, ifadesini, 22 Kasım 1967 tarihli ve 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararında bulacaktır. Bundan sonra Türkiye 242 sayılı kararı bütün unsurları ile destekleyecektir. Yani, İsrailin işgal ettiği topraklardan çekilmesini isterken, aynı zamanda İsrailin güvenlikli ve kabul edilmiş sınırlara sahip olma hakkını da tanıyacaktır. Fakat 1970'lerin sonlarına doğru, Türkiye bu ikinci noktayı daha geri plana itip, Filistinlilerin bağımsız devlet kurma haklarına doğru bir kayma yapacaktır.

Türkiye 1967 savaşındaki bu tutumu ile bütün Arap dünyasında sempati toplamış ve bu davranışı "iftihar edilecek bir tutum" olarak değerlendirilmiştir.

Türkiye'nin sadece Orta Doğuya değil, daha geniş bir şekilde İslam dünyasına yaklaşmasına imkan veren ikinci gelişme, Kudüs'te 21 Ağustos 1969 da vukubulan Mescid-i Aksa yangını ve bu hadise üzerine toplanan İslam Zirve Konferansı'dır.

Mescid-i Aksa yangını üzerine Türkiye büyük tepki göstermiş ve İslam dünyasının yanında yer aldığını Başbakan Demirel'in ağzından ilan etmiştir. 22-25 Eylül 1969 günlerinde, Fas'ın başkenti Rabat'da yapılan İslam Zirve Konferansına da Türkiye, Dışişleri Bakanı Çağlayangil ile katılmıştır.

Türkiye'nin İslam Zirvesine katılması ile, dış politikasında yeni bir boyut daha ortaya çıkıyordu. Bu da, Arap dünyasının ötesinde, İslam dünyası ile organize bir bağ kurmasıydı. İslam dünyası ile bağ kurması ile Türkiye, İsrail politikasının ötesinde, Arap dünyası ile münasebetlerini bir de İslam Konferansları çerçevesinde de güçlendirmiş olmaktaydı.

Bununla beraber, burada bir noktayı belirtmek gerekir. Türkiye, Afganistanın Sovyet Rusya tarafından işgali üzerine 25-27 Ocak 1981 de yapılan Taif Zirvesi'ne kadar, İslam Konferanslarına daima Dışişleri Bakanı ile katılmıştır. 1975 Mayısında İstanbul'da toplanan konferans ise, zirve olmayıp, Dışişleri Bakanları konferansı idi.

Türkiyenin İslam Zirve'lerine sadece dışişleri bakanı seviyesinde katılmasının sebebi, kamu oyundan ve muhalefetten gelen bazı tepkilerdir. Bu tepkilerde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın laiklik ilkesini kabul etmesi sebebiyle, Türkiye'nin dini mahiyetteki toplantılara katılamıyacağı ileri sürülmüştür. A.P. hükümetleri de meseleyi büyütmemek için, İslam Konferanslarına yüksek seviyede katılmaktan kaçınmışlardır. Tabi Türkiye'nin bu davranışı bilhassa Orta Doğunun Arap ülkelerinde hoş karşılanmamıştır. Türkiye'nin laiklik prensibinin, Arap ve İslam dünyasında çok yanlış anlaşılmasına sebep olmuştur.

1980 yılı sonundan itibaren Türkiye'nin Arap dünyası ve Orta Doğu ile münasebetleri yeni bir hız ve gelişme kaydetmeye başlayınca, 25-27 Ocak 1981 de Taif'de yapılan İslam Zirvesine Türkiye, ilk defa Başbakan seviyesinde, Başbakan Bülend Ulusu ile katılmıştır.

1969'dan, dördüncü Arap-İsrail savaşının vukubulduğu 1973 yılına kadar geçen sürede Türkiye'nin aktif bir Orta Doğu politikası olmamıştır. Zira, 1968 yılında başlayan üniversite hadiseleri ve bunun arkasından gelen anarşi ve terör Türkiye'yi, denebilir ki, 1980 Eylülüne kadar sürecek çalkantılar içine itecektir.

Bununla beraber, Türkiye'nin 1967'den itibaren olgunlaştırdığı ve şekil verdiği ve Arap dünyasına dönük dış politikasının mahiyet ve muhtevasında herhangi bir değişiklik meydana gelmemiştir. 1973 Ekimindeki Arap-İsrail savaşı karşısında da Türkiye, İsrailin 1967 de işgal ettiği topraklardan çekilmesi gereğini ileri sürmüştür. Yalnız 1973 den itibaren Türkiye'nin bu konudaki politikasında da, bir mühim değişiklik göze çarpmıştır. 1967 savaşından ve bilhassa Güvenlik Konseyinin 242 sayılı kararından sonra Türkiye, kararın iki temel unsuruna aynı derece ehemmiyet vermiştir. Bu da, hem İsrailin işgal ettiği topraklardan çekilmesi ve hem de İsrailin güvenlikli ve kabul edilmiş sınırlara sahip olması gerektiğinin kabulü idi. Fakat, 1973'den sonra ve bilhassa petrol krizi ortaya çıktıktan sonra, Türkiye'nin, esas itibariyle, İsrailin işgal ettiği topraklardan çekilmesinde daha fazla ısrar etmeye başladığı görülmüştür.

Keza, 1973 Arap-İsrail savaşının Türkiye'nin Orta-Doğu politikasında meydana getirdiği bir diğer değişiklik de, Filistin meselesindeki tutumudur. Türkiye başlangıçta Filistin meselesinde, "Filistin halkının meşru hakları" kavramına bağlı kalmış, fakat bağımsız bir Filistin devletinin kuruluşu üzerinde fazla durmamıştır. Zamanla Türkiye'nin bu meseledeki tutumu da değişmeye başlamış, ve Filistinlilerin devlet kurma hakları Türkiye tarafından da kabul edilmiştir.

1973 Arap-İsrail savaşının yarattığı petrol krizi, Türkiye'yi Orta Doğu ülkelerine daha fazla yaklaştırmıştır. Bunun da iki sebebi vardır: Birincisi, 1973'ten sonra ham petrol fiyatlarının hızla artması, Türkiye'yi kredili petrol alımı meselesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Çünkü, 1972 yılında 300 milyon dolar kadar olan Türkiye'nin ham petrol faturası, bir kaç yıl sonra bir-kaç milyar dolara çıkınca, Türkiye'nin ihracatı ve döviz girdileri bu faturayı karşılayamaz olmuştur. Buna paralel olarak, bilhassa 1977'den itibaren enflasyon nisbeti hızla yükselmeye başlayınca, Türkiye petrol üreticisi Arap ülkelerinden kredi ile petrol almak zorunda kalmıştır. Bu ise Türkiye'yi, Orta Doğu politikasında Araplar tarafına daha da fazla kaymaya zorlamıştır.

İkinci bir sebep ise, yine petrol faturasını karşılamak için, Türkiye'nin Arap ülkelerine ihracatını arttırma çabası içine girmesidir. Bu ülkelerle ticari münasebetlerin geliştirilmesi ve ihracatın arttırılması ise, her şeyden önce, siyasi münasebetlerin geliştirilmesini zaruri kılmakta idi. Bilhassa gıda maddeleri ve tüketim maddeleri ihracatınarttırmak için Türkiye Orta Doğu pazarına girmek zorunda idi. İşte bu atmosferdedir ki, 1978 Eylülünde imzalanan ve bütün Arap dünyasında tepkilerle karşılanan Camp David anlaşmalarını Türkiye de reddetmiştir.

Bundan sonra, İsrailin Arap ülkelerine karşı yaptığı her hareket Türkiye tarafından tepki ile karşılanacaktır. Fakat, Türkiye'nin bu şekildeki politikasının Arap ülkelerini tamamen tatmin ettiğini söylemek de mümkün değildir. Zira, Türkiye'nin bir yandan NATO üyesi oluşu, öte yandan İsrail ile diplomatik münasebetlerini kesmemiş bulunması, Arap ülkeleri için tenkit veya tatminsizlik sebebi olmuştur. Halbuki Batı ittifakı Türkiye'nin varlığının ve güvenliğinin hayati bir unsuru idi ve Türkiye'nin bu konuda taviz vermesi tabiatiyle söz konusu olamazdı.

İsrail ile diplomatik münasebetler meselesine gelince: Bu da Türkiye için hayati bir unsur olan, Amerika ile münasebetlerinin bir parçası idi ve Türkiye'nin bu konudaki manipülasyon imkanları da sınırlı idi.

Buna rağmen Türkiye, biraz önce belirttiğimiz üzere, İsrailin Araplar aleyhine giriştiği her harekete tepki göstermiştir. Mesela İsrail 1980 Temmuzunda Doğu Kudüs'ü de Batı Kudüs'e ilhak edip, kutsal Kudüs şehrini "ebedi ve değişmez başkent" yaptığı zaman, Türkiye bu ilhakı tanımadığını açıkça ilan etmiş ve İsrail hükümetinin Tel-Aviv'deki yabancı elçiliklerin Kudüs'e taşınmasını istediği zaman da Türkiye bunu da reddetmiştir.

12 Eylül 1980'den itibaren Türkiye'nin Orta Doğu politikası yeni bir dinamizm kazanmış ve 12 Eylül idaresinin yeni ve dinamik bir Arap politikası takip edeceği görülmüştür. Zira, 12 Eylül harekatından iki buçuk ay sonra Türkiye, 26 Kasım 1980 de, İsrail ile diplomatik münasebetlerimizi ikinci katip seviyesine indirme kararı almıştır. 1956 Arap-İsrail savaşından beri, yani 24 yıldır, Türk-İsrail münasebetleri maslahatgüzarlar seviyesinde yürütülmekteydi. Türkiye 1956 da, İsrailin Mısıra saldırısı üzerine büyükelçisini geri çekmiş ve diplomatik temsilini maslahatgüzar seviyesine indirmişti. Şimdi ikinci katip seviyesine indirmekle Türkiye, gayet ehemmiyetli bir harekette bulunmuş olmaktaydı. Bu jestin ve bu hareketin muhatabı şüphesiz Arap ülkeleri idi.

14 Aralık 1981 de İsrail parlementosu Golan Tepelerini ilhak kararı aldığı zaman da Türkiye bunu protesto etmiş ve bu ilhakı da tanımamıştır.

Türkiye'nin Orta Doğu politikasının son bir karakteristiği de, İran'da Şahın devrilmesinden sonra, Amerikanın 1979 Nisanından itibaren olgunlaştırmaya başladığı ve Türkiye'ye de yer vermek istediği Hızlı İntikal Kuvveti (Rapid Deployment Force) veya Orta Doğu Çevik Kuvveti karşısında aldığı tutumdur. Şu anda Türkiye Amerika ile münasebetlerine büyük ehemmiyetvermesine ve Türk-Amerikan münasebetlerinin devamlı ve hızlı bir gelişme içinde olmasına rağmen, Türkiye Çevik Kuvvet'e doğrudan doğruya bulaşmamaya ve gerek Amerika ve gerek NATO ile olan münasebetlerinin, Orta Doğu ülkeleri ile olan münasebetlerine herhangi bir şekilde gölge düşürmemesine büyük dikkat sarfetmektedir.

Bu dikkatli politikanın bazı iyi neticeler verdiği söylenebilir. 1981 Ocak ayındaki İslam zirvesinde, Türkiye Başbakanının, Irak ile İran arasında arabuluculuk yapmak üzere teşkil olunan heyete dahil edilmesi, Türkiye-Suudi Arabistan münasebetlerinin ve hatta Türkiye'nin Körfez üikeleri ile ekonomik ve ticari münasebetlerinin bir hayli gelişmiş olması, birbirleriyle savaşmakta olmalarına rağmen, gerek Irak'ın, gerek İran'ın, Türkiye ile olan ekonomik ve ticari münasebetlerini arttırmakta bulunmaları, Türkiye'nin Orta Doğu'daki imajının eskisine nisbetle, bir hayli yükselmiş olduğunu göstermektedir.

Bununla beraber, Türkiye'nin elde ettiği bu neticenin, vermiş olduğu tavizlere gerçekten denk düşüp düşmediği de tartışılabilir. Bugün, Irakla yaptığı savaşı durdurmak için İran'a 50 milyar dolar teklif eden bazı Arap ülkelerinin, Türkiye'nin en sıkıntılı günlerinde birkaç yüz milyon doları vermekte ne kadar tereddüt ettiğini hatıra getirince, üzülmemek mümkün değildir.

Yunanistan'ın NATO'ya Dönmesi

Yunanistan 1977 Haziranında NATO'ya müracaat ederek, ittifakın askeri kanadı ile tekrar bağ kurmak istediğini bildirmiş ve bunun için gösterdiği sebep de, Türkiye tehlikesi olmuştur. Yunanistan'ın teklifine göre, İzmir'deki NATO karargahına dönmeyecek, fakat kuzey Yunanistanda Larissa'da, yunan komutası altında ayrı bir NATO karargahı kurulacaktı. Ege Denizindeki hava harekat sorumluluğu, yani hava kontrol sahası, 1974'den önce olduğu gibi Yunanistan'a ait olacaktı.

NATO Başkomutanı Haig ile Yunan Genel Kurmay Başkanı Davos arasında yapılan müzakereler sonunda, 1978 Şubatında, aşağı yukarı yunan görüşlerine uygun bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma diğer NATO üyeleri tarafından kabul edilmekle beraber, Türkiye tarafından reddedildi. Yani Yunanistan'ın NATO'ya dönmesini Türkiye veto etti. Çünkü, Türkiye Ege hava kontrol sahası statüsünün 1974'den önceki şekline dönüştürülmesini kabul etmeyip, eski görüşünde olduğu gibi, kontrol sahasının Türkiye ile Yunanistan arasında bölüşülmesini istedi.

NATO Başkomutanı General Haig, Türk Genel Kurmayı ile yaptığı temaslardan sonra, yeni bir anlaşma taslağı hazırladı. Mahiyeti açıklanmayan bu plan, yunan basınında yapılan tenkitlerden anlaşıldığına göre, şu ana noktalara dayanıyordu: Yunanistan'ın doğu kıyılarında bulunan adaların hava sahasının kontrolu Yunanistan'a verilecek ve fakat Ege'nin diğer kısımlarının hava sahasının kontrolu ise, NATO komutanlığına verilecekti. Nihayet, Ege Denizinin, Yunanistan'ın savunması için hayati olan kısımları da, NATO'nun özel koruması altına alınacaktı.

1979 Mayısında yapılan bu teklifler Yunanistan tarafından reddedildi. 1979 Haziranında NATO Başkomutanlığına General Rogers geldi. General Rogers, Rogers Planı adını alan yeni bir anlaşma taslağı hazırladı ve taraflara verdi. Muhtevası açıklanmayan bu plan, tabiatiyle taraflar arasında yeniden müzakerelere konu oldu. Bununla beraber, Rogers Planı ile, Türkiye Ege hava sahasının kuzey-güney istikametinde ortadan ikiye ayrılması isteğinden ve Yunanistan da 1974 öncesi statünün tekrar ve aynen ihdasından vazgeçiyordu.

Nitekim Türk Genelkurmayı 22 Şubat 1980'de yaptığı bir açıklama ile, 4 Ağustos 1974 tarihli ve 714 sayılı NOTAM'ın kaldırıldığını bildirdi. Yani, Türkiye Ege hava sahasının ikiye bölünmüşlüğünü ortadan kaldırıyordu. Bu açıklamanın ertesi günü Yunanistan da, kendisinin 13 Eylül 1974 tarihli ve 1157 sayılı NOTAM'ını kaldırdığını açıkladı. Böylece Ege Denizi tekrar sivil hava trafiğine açılmış oldu.

Rogers Planı'nın her iki tarafca kabulü ve Türkiye'nin vetosunu geri çekmesi üzerine Yunanistan, 20 Ekim 1980 tarihinde NATO'nun askeri kanadına tekrar döndü.

Yunanistan'ın tekrar NATO'ya dönmesi ve Ege hava kontrol sahası meselesinin Rogers Planı ve çözümü ile, Türk-Yunan münasebetlerinin bir detant, bir yumuşama havası içine girmesi gerekirdi. Fakat böyle olmadı. 18 Ekim 1981 genel seçimlerinde Yunanistan'da Pan-Helenik Sosyalist Partisi'nin (PASOK) iktidara gelmesi ve Papandreou'nun başbakanlığı ile birlikte, Türk-Yunan münasebetleri yeni bir gerginlik dönemine girecektir.

ETKİNLİKLER:1:Kıbrıs Barış Harekatı= Kıbrıs Barış Harekatı İle İlgili Gazete Haberleri

2: Sözlü Tarih: Burada Kıbrıs Barış Harekatı ile ilgili öğrencilere çeşitli çalışmalar yaptırılır.

3:Yeni Türk Devleti: Rauf Denktaş

Rauf Denktaş (1924 - .... )

Rauf Raif Denktaş, 27 Ocak 1924 tarihinde Kıbrıs'ın Baf bölgesinde doğdu. Rauf Denktaş 1,5 yaşında iken annesini kaybetti. Babası hakim Raif Bey'dir. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul'a gönderildi.

Arnavutköy'de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi'nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs'a döndü ve liseyi Kıbrıs'ta bitirdi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra hukuk eğitimi için İngiltere'ye gitti. Mezun olduktan sonra avukatlığa başladı. 1949 yılı yaz aylarında savcılık yapmaya başladı. Yine aynı yıl Aydın Hanım'la evlendi.

27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingte Dr. Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı. Türk Cemaatının iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr. Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üslenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu. Faiz Kaymak'ın teklifi ve Dr. Fazıl Küçük'ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu kongresinde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden İngiliz yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve Cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı.

1955'te terörist bir hüviyete bürünen Enonisle mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön veren Denktaş, 1958 yılında hükümetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlardıyla 1.8.1958'de Türk Mukavemet Teşkilatı'nı kurdu.

1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile, 1960 antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın hazırlanmasında emeği geçti. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi'yle İcra Komitesi Başkanlığı'na seçildi.

1958 yılında Rum tedhişçiler, Türk köylerine saldırınca, Türkler de bu olayları protesto etti. Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara'ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede Denktaş adaya Türk askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi.

16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı'na ayak bastı. 1963 olaylarından sonra Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara'ya gitti. Temaslarını tamamlayan Denktaş bir sandalla Kıbrıs'a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı.

1964 Londra Konferansından sonra Makaryos tarafından �istenmeyen adam� ilan edildi. Yeşilada'ya girmesi yasaklandı. Gizlice Erenköy'e çıkarak savaşa katıldı. 1967'de adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye'ye geri verildi. 1968'de adaya giriş yasağı kaldırıldığından Kıbrıs'a döndü.

1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı'na seçildi. 28.2.1973'e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı seçildi.

13 Şubat 1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, anayasa uyarınca 1976'da yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi. 1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu.

22.4.1990'da yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 1995'teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi.

17 Nisan 2005'te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayan Denktaş, 24 Nisan'da görevi Mehmet Ali Talat'a devretti.

Kitapları

  • Gençlere Öğütler

  • Saadet Sırları

  • Kur'ân'dan İlhamlar

  • İmtihan Dünyası

  • Yarınlar İçin

  • Kıbrıs, Girit Olmasın

3: Şehit Diplomatlar: Ermeni terör örgütü Asala’nın faaliyetleri ve Türkiye’nin bu konuda izlediği politikalar.

ASALA (Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia)
Ermenice: Hayastani Azatagrut'yan Hay Gaghtni Banak
Örgütün Merkezi: Beyrut/Lübnan
Kuruluş Tarihi: 20 Ocak 1975
Siyasi Görüşü: Hınçak Partisi Yanlısı "Marksisit-Leninist" doğrultuda

Örgütün Lideri: Bedros HAVANASSIAN
Takma İsimleri: Mihran MİHRANİAN, Agop HAGOPİAN

20 Ocak 1975 tarihinde Beyrut'taki Dünya Kiliseler Birliği Bürosu'na yaptığı bombalı saldırı ile adını duyuran ASALA, kendisini Uluslararası Devrim Hareketi'nin bir parçası olarak kabul etmekte, Türkiye ile müttefiklerini can düşmanı saymakta ve Ermeni davasının ancak, silahlı mücadeleyle çözümlenebileceği görüşünü savunmaktadır.
Ayrıca, Sovyet yanlısı Hınçak Partisi ile ilişkide oldukları sanılan örgütün militanlarının Filistin Kurtuluş Örgütleri ile işbirliği içinde oldukları ve örgütün elemanlarının Habbaş Fedayin Grubunca eğitildikleri bilinmektedir. Örgüt üyeleri, uluslararası terör örgütü olan Japon Kızıl Ordusu, İtalyan Kızıl Tugayları, EOKB-C, Kürdistan İşçi Partisi, İrlanda Cumhuriyet Ordusu ve Marksisit-Leninist Türk örgütleriyle işbirliği içerisinde olduklarını çeşitli yollarla kamuoyuna açıklamakta ve kendilerinin uluslararası devrim hareketinin ayrılmaz parçası olduklarını ifade etmektedirler.

Amacı
- 1915 yılında Türkiye'de meydana geldiğini iddia ettikleri " Sözde Ermeni Soykırımı'nın" Türk Devletince itirafını sağlamak,
- Türkiye'yi bu sözde soykırım nedeni ile tazminat ödemeye zorlamak,
- Türkiye'nin işgal ettiğini iddia ettikleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu yöremizdeki toprakların sözde yasal sahiplerine yani Ermenilere iadesini sağlamak ve bu maksatla;
a) Bu topraklar üzerinde müstakil bir Ermeni devleti kurmak,
b) Bu toprakları Ermenistan Cumhuriyetine bağlı bir cumhuriyet haline getirmek.

Yoğun Faaliyet Alanları
ASALA Ermeni Terör Örgütü, şimdiye kadar Türk Temsilciliklerine yönelik silahlı eylemlerini en çok Fransa'da gerçekleştirmişlerdir. Lübnan'dan sonra en büyük hareket üssü olarak bu ülkeyi kullandıkları gözlenmektedir. Bu ülkede hareket serbestliği bulunan Ermeni militanlar, Fransız yönetiminden ve çeşitli Ermeni kuruluşlarından almış oldukları büyük destekle rahatlıkla eylem yapabilmektedirler. Ayrıca ABD, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, Suriye, İran ve Kanada gibi devletlerde de faaliyetlerini sürdürmektedirler.

ASALA'nın Uluslararası Örgütlerle Bağlantıları
Mart 1978'de Beyrut'tan Birleşmiş Milletler nezdindeki bütün temsilciliklere postalanan " Ermeni Cumhuriyeti Örgütü " imzalı mektupta " Ermeni, kürt, Hatay, İstanbul ve Kıbrıs " sorunlarına dikkat çekilmektedir. Bu da bir takım karanlık güçlerin, Ermeni tedhiş örgütlerini çeşitli isimler adı altında beyannameler göndererek, kürt sorunu derken Türkiye'deki kürtleri, İstanbul derken Yunanistan'ın Megola-Idealini, Hatay derken Suriye'nin Hatay'ı Türkiye'den alma idealleri ve Kıbrıs sorunu derken Kıbrıs Rumlarını Ermenilerle birlikte hareket etmeleri ile Türkiye'ye karşı topyekün mücadele vermelerini çağrıştırdıklarını göstermektedir.
8 Nisan 1980 tarihinde Beyrut'ta ASALA-KADEK (Partiye Karkere Kürdistan-Kürdistan İşçi Partisi) birlikte bir basın toplantısı yaparak, Türkiye'ye karşı Ermeni-kürt Birliği kararı aldıklarını açıklamış,yayınlanan deklarasyondan sonra basın mensuplarına sözlü olarak terör örgütü ASALA'nın Lideri Agop AGOPYAN, "Biz aynı dava için çalışan iki toplumuz. Ermenistan ve Kürdistan'ın, yani ülkemizin kurtuluşu için savaşıyoruz. Planlarımız gerek Türk, gerekse kürt kardeşlerimizle el ele mücadelemize devam etmektir", demiştir.
Bu açıklama, Türkiye'de faaliyet yürüten kürt örgütlerinin yanı sıra Türk solundaki örgütlerle de işbirliği yaptıklarını göstermektedir. Daha sonraki tarihlerde dağıttıkları " ASALA KADEK ortak bildirisi " baslıklı bildirilerde Sovyet Devleti'nin ezilen dünya hakları için yeni ufuklar açtığını belirterek, Ermeni ve kürt mücadelelerinden bahsetmişlerdir.
30.11.1980'de Tahran'da dağıtılan ASALA-KADEK ortak bildirisinde " Ermeni, kürt ve Arap halklarının bölgede emperyalizme ve Türkiye'ye karşı işbirliği yapmaları gerektiğini " dile getirmişlerdir
Örgütün Son Durumu ve Kopmalar
Taşnaklar bünyesinde ciddi uyuşmazlık ve taktik ayrılıkları mevcuttur. Taşnak franksiyonlarından önemli biri, ASALA'nın tutum ve siyasetine yakın düşen bir çizgi izlemekte ve muhtemelen terör örgütü ASALA'nın eylemlerini koordine etmektedir.
İran'da Taşnaklar ile ASALA arasındaki sürtüşme 1983 yıllarında artmıştır. Taşnaklar, şahısları bir yana bırakıp, Türkiye'ye karşı özellikle ekonomik tahribata yol açacak can alıcı noktalara saldırılmasını savunmaktadır.
ASALA'nın, İsrail işgali nedeniyle Lübnan'daki 3 eğitim kampını kaybettiği, İtalyan makamları arasındaki görüşmeleri aracılık eden bazı Filistinli yöneticilerin ASALA'yı arkadan vurmaya çalıştıkları, gerici Ermenileri kiralayarak ASALA'ya karşı kullanmak istedikleri, ASALA liderlerinden Agop AGOPYAN tarafından Beyrut'un Batı kesiminde yaptığı röportajın radyoda yayınlanan metninde ifade edilmiştir.
ASALA'nın merkezlerinin; Lefkoşe'nin Rum Kesimi, Atina ve Şam olarak üç ayrı mihraka bölündüğü haberinin alındığı, ayrıca, Tahran'da Ermeni cemaati içinde teşkilatlanmış oldukları, İsviçre Dışişleri Bakanlığı'nca bildirilmiştir.
Filistin Saika Örgütü Siyasi Daire Başkanı, ASALA militanlarının Cezayir, Tunus, Sudan ve Kuzey Yemen'e gittiklerine dair bazı haberleri duyduğunu ifade etmiştir.
Bu arada, l980 yılında İngiltere'de kurulmuş bulunan ve çeşitli ülkelerden bağışlar yapılan ASALA'nın yan kuruluşu olan Siyasi Mahkumları Destekleme Komitesi ise dört prensipte çalışmaktadır. Bunlar; mahkumlara maddi ve manevi yardım, cemaat içinde propaganda, cemaat dışında propaganda, Ulusal Kurtuluş Harekatı'na yardım, ASALA Örgütü Lideri Agop AGOPYAN tarafından Türkiye'de eylem yapmakla görevlendirilen Monte MELKONİAN l983 tarihinde İstanbul Kapalı Çarşı olayını gerçekleştirerek, kız arkadaşı Suzy MASHARARJIAN ile birlikte kaçmayı başarmış ancak, bu eylemin intihar olduğunu bildirerek kendisinin görevlendirilmesine içerlemiştir.
l5 Temmuz l983 tarihinde Orly Havaalanı THY Bürosu eşya kontrol bölümüne bir bavul içerisine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu Türk vatandaşı Halit YILMAZ ile birlikte 8 yabancı ölmesi, 20'si ağır olmak üzere 56 kişinin de yaralanması olayını telkin eden Monte MELKONİAN, ASALA'nın bu hareketini kör terörizm olarak değerlendirerek, Ağustos l983 tarihinde ASALA'dan ayrıldığını ve ASALA/DEVRİMCİ HAREKETİ adlı örgütü kurduğunu açıklamıştır.
Orly Havaalanı olayını Ulusal Ermeni Hareketi Lideri Ara TORANYAN da telkin ederek, bundan böyle ASALA'dan desteğini çektiğini açıklamıştır.
ASALA Lideri Agop (Hagop) AGOPYAN'ın 28 Aralık l988 tarihinde ATİNA'da öldürülmesinden sonra örgüt ASALA-MR (DEVRİMCİ HAREKET), ASALA-PMLA (HALK HAREKETİ) ve SASSOON diye üç gruba bölünmüş, l9 Aralık l99l tarihinde Türkiye'nin Budapeşte Büyükelçisine karşı girişilen saldırıyı SASSOON adlı grup üstlenmiştir.
ASALA-PMLA'nın, Yunanistan'ın Egina adasında bir gizli askeri üssü bulunduğu, burada KADEK örgütü mensuplarına da askeri eğitim verildiği ve eğitimi Yunanlı General MATAFİAS'ın bizzat verdiği öğrenilmiştir.
Lübnan'da ise ANJAR Kasabasında "Ermeni İzciler Derneği" olarak tanıtılan askeri bir karargahları olduğu, yine, BAR ELLIAS'da (Bekaa Alanı) ASALA ve JRA militanlarının silahlı eğitim yaptıkları, Kıbrıs Rum Kesimi'nde ASALA mensubu yaklaşık 60 kişinin bulunduğu, bunların Rum Ordusu denetimi altında EYANAPA bölgesinde bir kamplarının bulunduğu ve sorumlu Harout AĞBACHYAN'ın KADEK ve DEVSOL ile iyi ilişkiler içerisinde olduğu bilinmektedir.

ASALA
1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası Yunan gizli servislerinin organize ve teşviki ile kurulduğu tahmin edilen ve kuruluş aşamasında S.S.C.B tarafından yönlendirilen ASALA, 20 Ocak 1975 tarihinde Beyrut'ta Dünya Kiliseler Konseyi Bürosuna yapılan bombalı saldırı eylemi ile adını dünya kamuoyuna duyurmuştur.
ASALA bu eylemlerle yetinmeyerek gerek dünya devletlerinde, gerekse ülkemizde birçok olaylara neden olmuştur. ASALA'nın kurucusu olan Agop AGOPYAN, örgüt içerisinde çıkan nifaktan dolayı istenmeyen adam olarak ilan edilmiştir. Neticesinde 28 Nisan 1988 günü Atina'nın banliyölerinden Faliron semtinde maskeli iki şahıs tarafından silahla vurularak öldürülmüştür ve bu da bir iç hesaplaşma olarak nitelendirilmiştir. ASALA'nın son zamanlarda Lübnan merkezli olmak üzere, KADEK terör örgütü ile yakın ilişkiler içine girerek Türkiye'ye karşı ortak mücadele etmeyi hedeflediği bilinmektedir.

ASALA-MR
ASALA'dan koparak 1983 Eylül ayında Fransa'ya geçen Monta MELKONİAN (Meykonyan) ASALA-Halk Hareketinin Askeri Aparatı ASALA-İhtilalci Hareketi (ASALA-MR) örgütünü kurduğunu açıklamıştır. Fransa hükümeti ile bozulan ilişkileri düzeltmek en önemli amaçları olmuştur. Eylemleri Türkiye'de yapacağı düşünülürken ASALA-MR Kuzey Amerika ve Batı Avrupa kanadını tamamen kontrolü altına almış, bu bölgedeki militanları kendi safına çekmiştir. Monta MELKONİAN 1993'te Dağlık Karabağ'da Azeriler'le çarpışırken öldürülmüştür.

ASALA-PMLA
ASALA'dan koparak Londra merkezli olarak ASALA için Halk Hareketi (PM ASALA) adı altında faaliyet göstermiştir, Marksist-Ermenistan'ın Kurtuluşu İçin Halkçı Hareket Demokratik Cephesi'ni kuran bu teröristler, kapitalizme ve genel olarak dünya emperyalizmine karşı savaş vermek gayesi ile, kendi meselelerini sosyalizme ulaşmada bir vasıta olarak görmüşlerdir.

JCAG
ASALA ve Hınçak Partisine rakip olarak Taşnak Partisi ve bunun ABD uzantısı Ermeni Devrimci Federasyonu tarafından 1975 yılında Beyrut'ta kurulmuştur. Örgüt Taşnak Partisinin Askeri Aparatı olarak faaliyet göstermekte olup, ilk defa 22 Ekim 1975 tarihinde Viyana Büyükelçimiz Daniş TUNALIGİL'in öldürülmesi olayı ile adını dünya kamuoyuna duyurmuştur. Örgütün amacı, bağımsız Büyük Ermenistan Devletini kurmaktır.

ARA
Fransa'da kurulmuş olup ilk defa 14 Temmuz tarihinde Bürüksel Büyükelçiliğimiz İdari Ateşesi Dursun AKSOY'un öldürülmesi olayını ASALA ve JCAG ile birlikte üstlenerek adını duyurmuştur.

Şehit Diplomatlar:

 

27 Ocak 1973 - Los Angeles (ABD) Mehmet Baydar - Bahadır Demir
* Türk vatandaşlarına yönelik ermeni saldırıları, 1973 yılında başladı. Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet BAYDAR ve Konsolos Bahadır DEMİR, 78 yaşındaki Amerikan uyruklu ermeni Gurgen (Karakin) Yanikiyan tarafından şehit edildi.

Elinde bulunan Abdülhamit'e ait bir tabloyu Türkiye'ye armağan etmek istediğini bildirerek, Baydar ve Demir'i Santa Barbara'daki Baltimore Oteline davet eden Yanikiyan, iki diplomatı otelde silahla üzerlerine ateş açarak öldürdü. Cinayetten sonra tutuklanan ve müebbet hapis cezasına çarptırılan Yanikiyan, 31 Aralık 1984 tarihinde af ile serbest bırakıldı. Yanikiyan, serbest kaldıktan kısa bir süre sonra öldü.

Türk diplomatlara karşı ilk saldırı olarak nitelenen bu olay, daha sonra bir cinayetler zincirini başlattı ve örgütlü Ermeni terörüne örnek oluşturdu.

22 Ekim 1975 - Viyana (Avusturya) Daniş Tunalıgil
* Türkiye'nin Viyana Büyükelçisi Daniş TUNALIGİL, büyükelçiliği basan 3 terörist tarafından şehit edildi.

20 Şubat 1975'de Beyrut'taki THY bürosu bombalandı. Olayı, Gizli Ermeni Ordusu Esir Yanikiyan Gurubu üstlendi. Olay yerine bırakılan mektupta, "Ermenilerin haklı davasında emperyalistlere karşı mücadele edileceği, eylemlerin Türkiye, İran ve ABD'yi hedef alacağı, bu bombalama eyleminin de bir başlangıç olduğu" bildirildi.

22 Ekim 1975 tarihinde, otomatik silahlı 3 kişi, Türkiye'nin Viyana Büyükelçiliği'ne girerek kapıdakileri etkisiz hale getirdikten sonra Büyükelçi'nin makam odasına girdiler. Burada Daniş Tunalıgil'e Türkçe, "Siz Sefir misiniz?" diye soran ve "Evet" yanıtını alan saldırganlar, Tunalıgil'i otomatik silahlarla taradılar. Tunalıgil, olay yerinde can verdi. 3 terörist, hızla binayı terkederek, bir otomobille uzaklaştılar.

24 Ekim 1975 - Paris (Fransa) İsmail Erez - Talip Yener
* Türkiye'nin Paris Büyükelçisi İsmail EREZ ve makam şoförü Talip YENER, büyükelçilik yakınlarında katledildi. Büyükelçi Erez'in makam aracı, yerel saatle 13.30 sıralarında Büyükelçilik yakınındaki Seine Nehri üzerindeki Bir Hakeim Köprüsü'nde pusuya düşürüldü. İsmail Erez ve makam şoförü Talip Yener, otomatik silahlarla taranarak öldürüldü. Saldırıyı "Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları" adlı örgüt üstlendi.

16 Şubat 1976 - Beyrut (Lübnan) ***** Cirit
* Türkiye'nin Beyrut Büyükelçiliği Başkatibi ***** CİRİT, bir salonda otururken, Ermeni terörizminin kurbanı oldu. Saldırıyı ASALA üstlendi. ASALA ilk kez bu cinayetle adını ortaya attı.

9 Haziran 1977 - Roma (İtalya) Taha Carım
* Türkiye'nin Vatikan Büyükelçisi Taha CARIM, büyükelçilik ikametgahının önünde iki teröristin açtığı ateş sonucu öldü. Saldırıyı bu kez "Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları" adlı örgüt üstlendi.

2 Haziran 1978 - Madrit (İspanya) Necla Kuneralp - Beşir Balcıoğlu
* Türkiye'nin Madrit Büyükelçisi Zeki KUNERALP'in makam aracına 3 terörist tarafından ateş açıldı. Arabada bulunan büyükelçinin eşi Necla KUNERALP ile emekli büyükelçi Beşir BALCIOĞLU, hayatlarını kaybettiler. Saldırıyı "Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları" adlı örgüt üstlendi. Bu olayda, ilk kez bir yabancı da Ermeni teröristlerin Türklere yönelik saldırısı sırasında öldü. Makam Şoförü İspanyol Atonyo TORRES, teröristlerin kurşunlarına hedef oldu.

12 Ekim 1979 - Lahey (Hollanda) Ahmet Benler
* Hollanda'daki Türkiye Büyükelçisi Özdemir BENLER'in oğlu Ahmet BENLER, silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Olayı bu kez hem "Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları" hem de ASALA ayrı ayrı üstlendi.

22 Aralık 1979 - Paris (Fransa) Yılmaz Çolpan
* Türkiye'nin Paris Turizm Müşaviri Yılmaz ÇOLPAN, bir teröristin saldırısı sonucu katledildi. Bu olay, Ermeni terörizminin Paris'teki ikinci saldırısı oldu. Olaydan sonra haber ajanslarına telefon eden bir kişi, Roma, Madrit ve Paris'teki eylemlerden "Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları" adlı örgütün sorumlu olduğunu bildirerek, "Türk Hükümeti Ermenilere hak tanımadığı için Avrupa'daki Türk diplomatlarını öldürüyoruz" dedi.

31 Temmuz 1980 - Atina (Yunanistan) Galip Özmen - Neslihan Özmen
* Türkiye'nin Atina Büyükelçiliği İdari Ataşesi Galip ÖZMEN ile 14 yaşındaki kızı Neslihan ÖZMEN, bir teröristin silahlı saldırısı sonucu katledildiler. Galip Özmen'in eşi Sevil ÖZMEN ve oğulları Kaan ÖZMEN olaydan yaralı olarak kurtuldular. Saldırıyı bu kez ASALA üstlendi.

17 Aralık 1980 - Sidney (Avustralya) Şarık Arıyak - Engin Sever
* Türkiye'nin Avustralya Başkonsolosu Şarık ARIYAK ile koruma görevlisi Engin SEVER, Ermeni terörizminin kurbanı oldular.

1980 yılında ayrıca;
- 6 Şubat'ta Türkiye'nin İsviçre Büyükelçisi Doğan Türkmen, Bern'de uğradığı saldırıdan yara almadan kurtuldu.
- 17 Nisan'da Türkiye'nin Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel'in makam aracına ateş açıldı. Türel ve koruma görevlisi Tahsin Güvenç saldırıdan yaralı olarak kurtuldular.
- 26 Eylül'de Türkiye'nin Paris Büyükelçiliği Basın Danışmanı Selçuk BAKKALBAŞI, uğradığı silahlı saldırıda yaralandı.

4 Mart 1981 - Paris (Fransa) Reşat Moralı - Tecelli Arı
* Türkiye'nin Paris Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Reşat MORALI ile din görevlisi Tecelli ARI, Çalışma Ataşeliği'nden çıkıp arabaya binecekleri sırada 2 teröristin saldırısına uğradılar. Moralı saldırı sırasında hayatını kaybederken, din görevlisi Arı, ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede öldü. Saldırıyı ASALA üstlendi. Bu olay ile Ermeni terörizminin, Paris'teki üçüncü katliamı oldu. Türkiye, Türk diplomatlarını etkin bir şekilde korumadığı için Fransa'ya protesto notası verdi.

9 Haziran 1981 - Cenevre (İsviçre) M. Savaş Yergüz
* Türkiye'nin Cenevre Başkonsolosluğu Sözleşmeli Sekreteri Mehmet Savaş YERGÜZ, evine gitmek üzere konsolosluktan ayrıldıktan hemen sonra uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti. Saldırıyı ASALA üstlendi. Olaydan sonra yakalanan Lübnan uyruklu Ermeni terörist Mardiros Camgozyan, 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.

24 Eylül 1981 - Paris (Fransa) Cemal Özen
* Türkiye'nin Paris Başkonsolosluğu ile Kültür Ataşeliği'nin bulunduğu binayı işgal eden 4 ermeni terörist, 56 Türk görevli ve vatandaşı rehin aldı. Teröristler, kendilerine müdahale etmek isteyen güvenlik görevlisi Cemal ÖZEN'i öldürdüler, Başkonsolos Kaya İNAL'ı yaraladılar. Ermeni teröristler, Türkiye'de siyasi tutuklu 12 kişinin salınarak Paris'e getirilmesini istediler. İsteklerinin kabul edilmeyeceğini anlayan teröristler 15 saat sonra polise teslim oldular. Türkiye, Fransa'yı bir kez daha uyarırken, Fransa da saldırıyı kınadı. Olayı ASALA üstlendi. Saldırıyı gerçekleştiren 4 ermeni terörist, Vasken Sakosesliyan, Kevork Abraham Gözliyan, Aram Avedis Basmaciyan ve Agop Abraham Turfanyan, 31 Ocak 1984'de Fransa'da 7'şer yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Mahkemenin sonucu Türkiye'de büyük tepkiyle karşılandı.

1981 yılında ayrıca;
- 2 Nisan'da Türkiye'nin Kopenhag Çalışma Ataşesi Cavit Demir, oturduğu apartmanın asansöründe uğradığı silahlı saldırıdan yaralı olarak kurtuldu.
- 25 Ekim'de Türkiye'nin Roma Büyükelçiliği İkinci Katibi Gökberk Ergenekon, yolda yürürken saldırıya uğradı. Ergenekon, olaydan hafif yaralarla kurtuldu.

28 Ocak 1982 - Los Angeles (ABD) Kemal Arıkan
* Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal ARIKAN öldürüldü. Arıkan'ın katili Taşnak militanı Hampig Sasunyan, müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

5 Mayıs 1982 - Boston (ABD) Orhan Gündüz
* Türkiye'nin Boston Fahri Başkonsolosu Orhan GÜNDÜZ, uğradığı silahlı saldırıda öldü.

7 Haziran - Lizbon (Portekiz) Erkut Akbay - Nadide Akbay
* Türkiye'nin Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut AKBAY otomobilinde uğradığı silahlı saldırıda öldü. Otomobilde bulunan eşi Nadide AKBAY, yaralı olarak kaldırıldığı hastanede bir süre sonra yaşamını yitirdi.

27 Ağustos 1982 - Ottawa (Kanada) Atilla Altıkat
* Türkiye'nin Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Atilla ALTIKAT, silahlı saldırı sonucu öldü.

9 Eylül 1982 - Burgaz (Bulgaristan) Bora Süelkan
* Türkiye'nin Burgaz Başkonsolosluğu İdari Ataşesi Bora SÜELKAN katledildi.

1982 yılında ayrıca;
- 8 Nisan'daTürkiye'nin Ottawa Büyükelçiliği Ticaret Müşaviri Kani GÜNGÖR, uğradığı silahlı saldırıda yaralandı.
- 21 Temmuz'da Türkiye'nin Rotterdam Başkonsolosu Kemal Demirer'e konutu önünde silahlı saldırı düzenlendi. Demirer, olaydan yara almadan kurtulurken, saldırgan yaralı olarak yakalandı.
- 7 Ağustos'da ASALA'ya bağlı 2 terörist Ankara Esenboğa Havalimanında düzenlediği silahlı baskında 8 kişi öldü, 72 kişi yaralandı. Bu, Ermeni terörizminin Türkiye'deki ilk eylemi oldu. ESENBOĞA OLAYI

9 Mart 1983 - Belgrad (Yugoslavya) Galip Balkar
* Türkiye'nin Belgrad Büyükelçisi Galip BALKAR'a 2 terörist tarafından 9 Mart'ta silahlı saldırı düzenlendi. Olayda ağır yaralanan BALKAR, 11 Mart'ta hayatını kaybetti. Olayda, bir Yugoslav öğrenci de öldü. Saldırıyı yapan Kirkor Levonyan ile Raffi Aleksandr, olaydan tam bir yıl sonra 9 Mart 1984'de 20'şer yıl ağır hapis cezasına çarptırıldılar.

14 Temmuz 1983 - Brüksel (Belçika) Dursun Aksoy
* Türkiye'nin Brüksel Büyükelçiliği İdari Ataşesi Dursun AKSOY, ermeni teröristlerce katledildi.

27 Temmuz 1983 - Lizbon (Portekiz) Cahide Mıhçıoğlu
* Türkiye'nin Lizbon Büyükelçiliği, 5 Ermeni terörist tarafından basıldı ve bina içindekiler rehin alındı. Baskın sırasında büyükelçilik Müsteşarı Yurtsev MIHÇIOĞLU'nun eşi Cahide MIHÇIOĞLU hayatını kaybetti. Portekiz polisi, düzenlediği operasyonla rehineleri kurtardı, 5 teröristi de öldürdü. Saldırıyı, "Ermeni Devrimci Ordusu" adlı örgüt üstlendi. Örgüt, teröristlerin öldürülmesi nedeniyle Portekiz Başbakanı Mario Soarez'i ölümle tehdit etti.

1983 yılında ayrıca;
- 16 Haziran'da İstanbul Kapalıçarşı'da bir terörist tarafından halkın üzerine ateş açıldı. Olayda 2 kişi öldü, 21 kişi de yaralandı. Saldırgan, olay yerinde öldürüldü. Olayı bir ermeni teröristin yaptığı anlaşıldı.
- 15 Temmuz'da THY'nin Paris Orly havalimanındaki bürosu önünde bomba patladı. Olayda, 2'si Türk, 4'ü Fransız, 1'i Amerikalı, 1'i de İsveçli olmak üzere 8 kişi öldü, 28'i Türk, 63 kişi de yaralandı. Bu olay tarihe "Orly Katliamı" olarak geçti.

28 Nisan 1984 - Tahran (İran) Işık Yönder
* Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği Sekreteri Şadiye YÖNDER'in eşi, İran ile Türkiye arasında ticaret yapan işadamı Işık YÖNDER, bir ASALA militanı tarafından öldürüldü.
.
20 Haziran 1984 - Viyana (Avusturya) Erdoğan Özen
* Türkiye'nin Viyana Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Erdoğan ÖZEN, otomobiline yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldü. Olayı, "Ermeni Devrimci Ordusu" adlı örgüt üstlendi.
.
19 Kasım 1984 - Viyana (Avusturya) Evner Ergun
* Türkiye'nin BM Temsilciliğinde görevli Evner ERGUN, aracına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldü. Bu olayı da, "Ermeni Devrimci Ordusu" adlı örgüt üstlendi.

1984 yılında ayrıca;
- 27 Mart'ta Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği Ticaret Müşavir Yardımcısı Işıl ÜNEL'in otomobiline bomba yerleştirmeye çalışan bir terörist, bombanın elinde patlaması sonucu öldü.
- 28 Mart'ta yine Tahran'da Büyükelçilik Başkatibi Hasan Servet ÖKTEM ve Büyükelçilik Ataşe Yardımcısı İsmail PAMUKÇU, evlerinin önünde uğradıkları silahlı saldırıda yaralandılar.

 

Türkiyenin Ermeni Politikalarına Karşı İzlediği Politikalar:

            Ermenistan-Türkiye İlişkilerini uzun süredir kilitlemiş olan ve halklar arasındaki yakınlaşmayı engelleyen soykırım iddiaları son günlerde yine uluslararası gündemi etkilemektedir. Özellikle Ermeni Diasporası'nın kimliğinin bir parçası haline gelmiş olan sözde soykırım iddiaları, Ermenistan'daki milliyetçi kesimlerden de yoğun destek alınca, Türkiye-Ermenistan İlişkileri bir türlü olumlu bir havaya bürünemiyor. Ermenilerin yaşadığı ülkelerin de iç siyasete yönelik popülist bir koz olarak bu sözde soykırım meselesini kullanması sorunun iyice güncelleşmesine ve uluslararası bir mahiyet kazanmasına neden oldu. Ermeni iddiaları geçtiğimiz AGİT Zirvesi'ne de damgasını vurdu.
Kazakistan'ın başkenti Astana'da Temmuz 2008 başlarında düzenlenen AGİT Zirvesi'nde; insan ve azınlık hakları meseleleri tartışılırken üye ülkelerden Ermenistan'ın bir kez daha soykırım iddialarını gündeme getirmesi nedeniyle sorun tekrar ele alındı ve yoğun tartışmalar sonucu Türkiye'nin Ermenistan Yönetimi'ne yaptığı tarihçiler komisyonu kurulması önerisi doğru bir adım olarak kabul edildi. Hatırlanacağı gibi 2005 yılı içerisinde Türkiye Hükümeti, Ermenistan Hükümeti'ne bir teklifte bulunmuş ve konunun tarafsız ülkelerden tarihçilerin de katılımıyla oluşturulacak ortak bir komisyonda görüşülmesini önermişti. Önerinin içerisinde tarafların arşivlerini tüm araştırmacılara açmaları koşulu da yer alıyordu. Bu öneri dünya kamuoyundan büyük destek görmüş ancak Ermenistan'ın aşırı milliyetçi devlet başkanı Robert Koçaryan tarafından reddedilmişti. Koçaryan, Ermenilere karşı bir soykırım yapıldığının çok açık olduğunu ve bu konuda tartışmaya yer olmadığı inancındaydı. Geçen 3 yıllık süreçte Türkiye, arşivlerini tüm dünya araştırmacılarına açarken, Ermenistan bu konuda oldukça taraflı davranmış ve kendi lehinde tezleri savunan tarihçilere ve araştırmacılara kapılarını açarken, konuyu objektif olarak ele almaya çalışan araştırmacılara kapıları kapatmıştır.
AGİT'in son toplantısında Türkiye'nin önerisinin makul olarak kabul edilip desteklenmesi sonrasında, Ermenistan İç Siyaseti'nde de tartışmalar alevlenmiştir. Taşnak Partisi ve ona yakın düşünceleri savunan milliyetçi partiler ve çevreler AGİT'in bu kararını kabul edilemez olarak görmüşlerdir. Bu çevrelere en büyük desteği de yurtdışında yaşayan Ermeniler vermektedir. Milliyetçi Ermenilerde, Ermeni Soykırımı düşüncesi kimliklerini de oluşturan bir tabu haline geldiği için, bu konunun irdelenmesini bile kabul etmek istememektedirler. Bu kesim Sözde Ermeni Soykırımı'nın Türkiye tarafından kabul edilmesini ve Türkiye'nin Ermenistan'a tazminat ödemesini istemektedir. Toprak talepleri de bu isteklerden sonra gündeme getirilecektir. Ermenistan'da soykırım konusunun ön planda tutulmasını istemeyenler de bulunmaktadır. Özellikle Levon Ter Petrosyan'ın doğal lideri olduğu muhalefet, Ermenistan'ın çok ciddi sosyal, siyasi ve ekonomik problemleri olduğunu belirterek soykırım mevzusunun geri planda tutulmasını ve Türkiye ile iyi ilişkiler kurulmasını desteklemektedir. Türkiye ile kurulacak iyi ilişkiler, Ermenistan'ı içine düştüğü yalnızlıktan ve Rus Baskısı'ndan kurtarmak açısından da önemlidir.
Bugünlerde Ermenistan'da en çok konuşulan konulardan biri Şubat ayından göreve başlayan Karabağ kökenli Devlet Başkanı Serj Sarkisyan'ın, Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü Eylül ayında yapılacak Ermenistan-Türkiye Dünya Kupası Eleme Maçı'na davet etmek istemesidir.
Sarkisyan, medyaya verdiği mülakatlarda Türkiye-Ermenistan İlişkileri'nin normalleşmesi gerektiğini ifade etmiş ve bu nedenle Türk Cumhurbaşkanı ile Erivan'da görüşme yaparak aradaki buzların çözülmesine hizmet etmek istediğini belirtmiştir. Zaten, Türkiye Cumhurbaşkanı'nın Erivan'a yapacağı ziyaret bile oldukça sembolik bir önem taşıyacaktır. Çünkü, Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik bir ilişki dahi bulunmamaktadır. Sarkisyan'ın bu olumlu sayılabilecek düşüncelerine karşın Sözde Ermeni Soykırımı'nın bir realite olduğuna yönelik açıklamaları ve Ermenistan'ın soykırım iddialarından vazgeçmeyeceğini belirtmesi, hem Ermeni Diasporası'na ve milliyetçi kesime bir yaranma çabası, hem de Türkiye-Ermenistan İlişkileri'nin kısa vadede düzelmeyeceğine dalalet eden bir açıklamadır.
Türkiye'nin, Ermenistan'ın kışkırtıcı tavırlarına ve gerek Erivan'daki, gerekse de Boston'daki Ermeni Arşivleri'ni araştırmacılara açmamaya dönük tavrına rağmen, kendi arşivlerini tüm araştırmacılara açık tutarak konunun objektif olarak incelenmesi çabalarına destek olması gerekmektedir. Çünkü bu tavır ülkemizin sözde soykırım iddiaları konusunda elinin temiz olduğuna bir kanıt olarak görülecek ve dünya kamuoyunda Türkiye barışçı bir ülke olarak kabul edilecektir.

 

TÜRKİYE’DE MEYDANA GELEN SİYASİ SOSYAL KÜLTÜREL VE EKONOMİK GELİŞİM:

1: Siyasi

          1961 Anayasasının 1960 darbesine bağlı olarak gerçekleştirilmesini, bu anayasanın belirleyici özelliklerini ve üzerinde yapılan değişiklikleri saptayabilmek.

             1960 askeri darbesi sonucunda oluşturulan Milli Birlik Komitesi yeni bir demokratik anayasa hazırladı. Kurucu Meclis tarafından hazırlanan 1961 Anayasası, devlet elitlerinin temel siyasal değerlerini ve çıkarlarını yaratmaktaydı. Bu anayasada temel özgürlükler büyük oranda genişletildi ve vatandaşlara geniş sosyal haklar sağlandı. Ayrıca seçilmiş organların gücünü sınırlandırmak amacıyla kontrol ve dengeleme sistemleri getirildi. 1961 Anayasasıyla birlikte idari mahkemeler güçlendirildi, yargının tam bağımsızlığı ve Yasama Meclisi içinde ikinci meclis yaratıldı. Diğer yandan, devlet memurlarının ve yargıların iş güvenliği iyileştirilirken, üniversiteler ve Radyo ve Televizyon Kurumu idari özerklik kapsamına alındı. 12 Mart 1971 askeri muhtırasının ardından askerlerin perde arkasından destek verdikleri hükümetler 1971 ve 1973 yıllarında 1961 Anayasasında üç temel kategoride değişiklik yaptılar: (1) Mahkemelerin denetleme yetkisinin sınırlandırılması ile belirli özgürlüklerin kısıtlanması; (2) yürütmenin güçlendirilmesi, TBMM’nin yürütmeye kanun hükmünde kararname yapma yetkisinin verilmesi; (3) sivil idare mahkemelerinin ve Sayıştay denetiminin dışında tutarak, askerlerin kurumsal özerkliğini artırmak. 1961 Anayasasında yapılan bu değişiklikler siyasal partiler arasında bir tartışma ve görüş alış-verişinden uzak olarak çatışmacı bir yöntemle yapıldı.

1982 Anayasının gerçekleştirilmesini, belirleyici özelliklerini ve dönemin siyası iktidarları tarafından hazırlanan değişiklik çalışmalarıyla gerçekleştirilen değişiklikleri saptayabilmek.

12 Eylül 1980’de iktidarı ele alan Milli Güvenlik Konseyi otoritesi altında yapılan 1982 Anayasasının yapımı, geniş bir oybirliğiyle siyasal kurumlar oluşturma anlamında uzaktır. 1982 Anayasasını hazırlayan Kurucu Meclis, 1960-1961 Kurucu Meclisinden farklı dır. 1982 Anayasası, 1961 Anayasına göre milli iradeye, seçilmiş meclise, siyasal partilere, siyasetçilere, sendikalara ve sivil toplum örgütlerine daha az güvenmekteydi. Bu anayasa, güçlendirilmiş bir cumhurbaşkanı ve Milli Güvenlik Kurulu ile askerin siyasal sistemin nihai koruyucusu ve hakemi olmasını sağladı. 1982 Anayasasının idari sistemi en iyi şekilde parlâmenterizmin değiştirilmiş ya da zayışatılmış şekli olarak tanımlanabilir. 1982 Anayasasının bütün siyasal partileri, sivil toplum kurumları dışlayarak yapılması ve hayli şüpheli bir referandum ile kabul edilmesi sürekli tartışma konusu olmuştur. 1982 yılından başlayarak bu anayasa üzerinde çeşitli değişiklikler yapıldı. Özellikle Haziran 1995 tarihinde 1982 Anayasası üzerinde önemli değişiklikler yapıldı. Ancak bu değişikler beklentilerin çok uzağında kalmasına rağmen yine de partiler arası işbirliğine bir örnek oluşturdu. Türkiye’deki anayasa yapım tarihine bakıldığında üç cumhuriyet anayasının hiç birisinin tartışmalar, pazarlıklar ve uzlaşmalar süreciyle ve toplumu geniş bir şekilde temsil eden bir Kurucu Meclis tarafından yapıldığı görülmektedir. Dolayısıyla da üç anayasanın hepside zayıf siyasal meşruluğa sahipti ve tam olarak pekişmiş demokratik rejim üretemedi.

Devlet, Sivil Toplum ve Demokrasinin Pekişmesine Yeni Tehditler

Türkiye’de sivil toplum kurumlarının anayasal düzen açısından konumunu ve bu kurumların demokrasinin pekişmesi açısından rollerini saptayabilmek.

Aktif ve iyi örgütlenmiş sivil toplumun varlığı demokratik bir sistem için temel bir önşarttır. Osmanlı Türk devlet sisteminde devlet otoritesinin aşırı merkezileşmesi ve iktidarın devlet elitlerinin elinde toplanması devletle birey arasındaki ilişkilerin sertliğini azaltan sivil toplumu zayıflatmıştır. Devleti kendi çıkarları için kullanacak güçlü sınıfların olmaması, tüzel ara kuruluşların bulunmaması ya da zayıflığı ile birlikte, yüksek derecede bir devlet özerkliği ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, asker ve sivil bürokrasi geleneksel olarak kendilerini devletin koruyucusu olarak görmüşlerdir. Türkiye’de örgütsel hayatın gelişmesi güçlü devlet geleneği ve oldukça merkezileşmiş hükümetler tarafından engellenmiştir. Örgütlü hayatın gelişmesi 1961 Anayasasıyla birlikte başlamıştır. Türk hukukunda, dernekler çoğulcu modele yaklaşırken, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları korporatist modele yaklaşırlar. Karar yetkilerinin hükümette toplanmış olması ekonomiyle ilgili sivil kurumlarının ekonomik politikaları şekillendirmesini güçleştirmiştir. Menfaat gruplarının düşük siyasal etkisinin diğer bir nedeni de bunlarla siyasal partiler arasında güçlü bağların olmamasıdır. Sivil toplum kurumları; ideolojik pazaryeri oluşturma, bilgi ve fikirlerin akışını sağlama açısından önemlidir. Son dönemde Türkiye’de sivil toplum kurumlarının gücü en iyi bir şekilde 28 Şubat 1997’de görülmüştür.

Elitler arası anlaşma ve yakınlaşmanın pekişmiş demokrasi için önemini ve Türkiye’de ne şekilde ortaya çıktığını belirleyebilmek.

Demokrasiye geçişler, yapısal etkenlerin ürünü olmaktan çok, rakip elit grupları arasındaki görüşmelerin ve uzlaşmaların sonucu olarak görülmektedir. Pekişmiş bir demokrasi için elit konsensüsü ve birliği temel bir önşarttır. Türkiye’deki üç demokrasiye geçiş, elitler arası anlaşmayı içermez Rakip parti elitleri arasında uzlaşma ve işbirliği Türk siyasetinin ayırdedici bir simgesi değildir. Bu tür bir işbirliğinin olmaması 1960 ve 1980’de demokrasinin çöküşünün ana nedenlerinden biridir.

Türkiye’de siyasal islam ve Kürt milliyetçiliğinin oluşturduğu tehditi açıklayabilmek.

1980’ler ve 1990’lar da Türk demokrasisi iki yeni tehditle karşılaştı. Bunlar; siyasal islamın yükselişi ve Kürt milliyetçiliğidir. Bu tehdit ile ilgili kurumların gerçek bir sivil toplum kurumu olup olmadıkları tartışmalıdır. 1995 seçimlerinin sonuçlarına bakıldığında Türk siyasetinde üç farklı kimliğin öne çıktığı görülür: RP islam kimliği, MHP aşırı milliyetçi Türk kimliği ve HADEP Kürt Kimliği. Dini ve etnik meselelerin artan önemi; islamcılık-laiklik sorunuyla, ulus-devlet iddiaları yetkilerin yerel kurumlara devri karşıtlığı gibi Türk demokrasisinin daha önce karşılaşmadığı birçok zor anayasal sorunları ortaya
çıkarmıştır.

Karşılaştırmalı Bir Perspektifte Demokrasiye Geçişler, Çöküşler ve Onarımlar
Türkiye’de 1945 ile 1950 yılları arasında demokrasiye geçiş sürecinin ne şekilde gerçekleştiğini açıklamak.

Türkiye’de 1945 ile 1950 yıllları arasındaki demokrasiye geçiş süreci, bir reform şeklinde olmuştur. Siyasal iktidarı elinde tutan otoriter Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) bir kopma olmadan, anayasal düzen içinde iktidarı Demokrat Partiye (DP) teslim etmiştir. Bu Türk örnek olayı yani reform yoluyla demokrasiye geçişin ancak hükümetin muhalefetten güçlü olduğu zamanlarda, muhalefet ve iktidar gruplarında ılımlıların aşırılardan güçlü olduğu yerlerde mümkün olabileceği hipotezlerini desteklemektedir.

Demokratikleşme sürecini kesintiye uğratan 1960, 1971 ve 1980 askeri müdahalelerinin nedenlerini ve aralarındaki farklılıkları saptayabilmek.

1960-1971 ve 1980 tarihlerinde üç kez demokratik süreç askeri müdahale ile kesintiye uğramıştır. 1960 ve 1980 askeri müdaheleleri var olan kurumsal düzenden tam bir kopuş içermesine karşılık 1971 askeri müdahalesi yarı darbe niteliği taşır. iki müdahele arasındaki en önemli fark 1960 darbesi anayasal krizi çözmeye yönelik arabulucu bir nitelik taşırken, 1980 MGK rejimi ise sosyal, ekonomik ve siyasal yapıları bütünüyle değiştirmeye yönelik bir müdahale olmasıdır. Dünyadaki demokratik çöküşleri açıklamak için iki hakim yaklaşım söz konusudur. Bir yaklaşım, toplumun yapısal niteliklerinin önemini vurgularken diğer yaklaşım ise bir rejimin istikrarı ve devamını sağlayan sosyal ve siyasal aktörlerin önemini vurgulamaktadır.

Demokratik yönetimin krizlerini 1960, 1971 ve 1980 yıllarında yaşayan askeri darbelere bağlı olarak açıklayabilmek.

Türkiye’nin ilk yaygın demokrasi girişimi (1946 - 1960) 27 Mayıs 1960 tarihindeki askeri darbeyle sona ermiştir. Dönemin iki büyük partisi olan DP ve CHP ideolojik olarak birbirinden büyük ayrılığı olmayan partilerdi. 1957 seçimlerinden sonra DP azalan oylarına tepki olarak “ince demokrasiye paydos” diyerek çeşitli alanlarda sert tedbirler almıştır. Nisan 1960 yılında olağan üstü yetkilerle donatılmış Meclis Araştırma Komisyonunun çalışmaya başlamasını ve ardından gelen öğrenci gösterileri sonunda, muhalefetin de desteğiyle 27 Mayıs 1960’ta ordu müdahele etmiştir. 1960 Anayasası’nın sağladığı liberal ortam sonucunda ise aşırı sağ ve sol grupları siyaset sahnesinde yer almıştır. Adalet Partisi hükümeti 1960’lı yılların sonuna doğru gittikçe kötüleşen siyasal ortamla baş edemez duruma gelmiştir. Bir grup radikal subay, radikal sosyal reformları yerine getirme görüntüsü altında uzun sürecek bir askeri rejim kurmayı hedeflemişlerdir. 12 Mart 1971 askeri memorandumu bu radikal hareketi engelleyen son dakika hareketidir. Bu ara yönetim, 1961 Anayasası’nı, yürütme oteritesinin güçlendirilmesi ve belirli temel özgürlüklerin kısıtlanması açısından elden geçirmiştir. 1973 sonlarında yapılan parlâmento seçimleriyle 1971 askeri darbesi son bulmuştur. 1975’den başlayarak 1980 yıllarına kadar; şiddet ve terörizm olayları artmış, hükümet ve meclis hareket edemez duruma gelmiş, ekonomik sıkıntılar ve uluslararası problemlerle birlikte rejim 1980’e gelindiğinde meşruluğunu kaybetmeye başlamıştır. 1980 çöküşüne yol açan yılların karakteristik bir özelliğide AP ve CHP’nin hükümete başkanlık yaptıklarında adaleti sağ ve sol teröristlere eşit bir şekilde uygulamadığı yönündeki yaygın kanaattır. Bu iki büyük partinin birlikte hükümet için işbirliğinde bulunmaması da demokrasinin çöküşünün önemli bir nedenini oluşturmuştur.

Partiler ve Parti Sistemi
Türkiye’deki parti sisteminin ana özelliklerinin neler olduğunu ve siyasal partilerin bu özelliklere göre nasıl bir siyasal yaşam içinde yer aldıklarını saptayabilmek.

Türkiye’de partiler ve parti sistemi, 1970’dan beri parçalanmışlık yaşamaktadır. Bu süreç içinde partiler ideolojik kutuplaşma, seçimsel oynaklık, halk desteğinde görülen düşme ile uzun süredir bir kurumsal çöküş yaşamaktadır. 1946 ile 1960 arasında, Türk parti sistemi iki parti sistemi özelliklerini göstermekteydi; Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti. 1970’lerde ise Türk parti sisteminin ana özelliği oynaklık, parçalanmışlık ve ideolojik kutuplaşma olarak tanımlanabilir. 2000’li yıllarda da Türk parti sistemi her zamanki olduğundan çok daha parçalanmış durumdadır. Ayrıca yüksek derecede bir oynaklık görülmektedir. Avrupa parti sistemleri ile kesin bir zıtlık olarak ortaya çıkan bu durum, Türkiye’deki siyasal partilerin sivil toplumda güçlü bir şekilde kökleşmediği gerçeğinden kaynaklanır. Ilımlı sağ ve merkez sol eğilimlerin giderek zayıflaması ise parti sistemi açısından bir diğer endişe verici değişimdir. Türk parti sisteminin 1970’lerdeki oynaklık, parçalanmışlık ve kutuplaşma hastalığı 2000’li yıllarda daha güçlü bir şekilde yeniden ortaya çıkmıştır. Partilerin örgütsel zayıflığı ve parti ile özdeşleşme bağlarının zayıflığı da parti sistemindeki bir hastalık olarak görülmektedir. 1970’lere göre tek dikkat çekici olumlu değişiklik, görünüşte demokrasiye daha güçlü elit ve halk bağlılığıdır.

Türkiye’deki siyasal partilerin örgütsel özelliklerinin neler olduğunu ve toplumsal olarak hangi süreçleri harekete geçirdiğini açıklayabilmek.

Türkiye’de çok partili siyasetin başlanmasından bu yana, siyasal partiler genel olarak, kadro ya da herkesi kucaklayan parti olarak tanımlanmıştır. Parti üyelikleri ise parti taraftarlığından pek farklı olmamıştır. Türkiye’deki parti sisteminin temel özelliğinden birisi merkez-çevre ayrılığıdır. Parti sistemini şekillendiren diğer önemli bir etken de gruplaşmaların birçok taşra toplumlarında ve küçük kasabalarda yaygın olmasıdır. Diğer bir konu da, RP kısmen hariç tutularak, siyasal partiler ve diğer sivil toplum kurumları arasındaki bağlantıların genel zayıflığıdır. Tarihsel olarak bütün siyasal partiler güçlü bir oligarşik eğilim göstermektedir. Bütün partilerin adayları parti liderleri tarafından güçlü bir şekilde kontrol edilen merkez yürütme kurulları yoluyla belirlenmektedir. Aday belirleme üzerindeki merkezi kontrol, oligarşik eğilimin hem nedeni hem de sonucudur. Günümüzdeki bütün partiler serbest Pazar ekonomisini ve üretim araçlarının özel mülkiyetini savundukları için ekonomik konularda sol – sağ ayırımı nispeten önemini kaybetti. Partiler, kendi duruşlarını gösteren konum sorunlarından daha çok temiz yönetim ve ekonomik refah gibi değer sorunları üzerinde yoğunlaşmaktalar. Çok partili siyasetin başlamasından beri, partiler yüksek derecede bir parti disiplini ile nitelendirilmektedir. Türkiye’deki partilerin çoğu kadro partilerinin ve herkesi kucaklayan partilerin bazı özelliklerini, kartel partilerinin özellikleriyle birleştirir.

 

2: Sosyal Politikalar:

• Türkiye’de sosyal nitelikli politikalar, 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından, kapsam ve içerik yönünden hızla gelişmeye başlar.
• 1950’li yıllarda, 1945-1950 yılları arasında gerçekleştirilenler kadar önemli ve hızlı olmasa da, bazı yeni adımların atılarak gelişmelerin sürdüğü görülür.
• Türkiye’de sosyal politikaların gelişimi 1960’lı yıllarda yeniden ivme kazanmıştır.
• 1970’li yıllarda yaşanılan siyasal ve ekonomik sorunlar,sosyal politikalar yönünden pek çok olumsuzluğu beraberinde taşımıştır.
• Türkiye’de ekonomik sorunların giderek çoğalarak kronikleşmesi, sosyal politikaların yeterince önemsenip,gereğince gelişebilmesini engellemektedir.

Sosyal Politikaların Türkiye'deki Tarihsel Gelişimi
Ulusal ve uluslararası sosyal politika kavramları arasındaki farklılıklar nelerdir?
• Uluslararası kuruluşlar tarafından benimsenen sosyal nitelikli ilkeler ve yaratılan kurallar, yaşadığımız dönemde ulusal sosyal politikalara büyük ölçüde yön vermektedir. Her alanda yaşanılan entegrasyon süreci, bu yöndeki gelişmeleri uyararak, sosyal politikaların uluslararası kaynaklarına daha da önem kazandırmaktadır.
• Uluslararası sosyal politikaların dayalı olduğu ilkeler ve kurallar, ulusal sosyal politikalar için bir kaynak oluşturur.
Uluslararası sosyal politikaların doğup, gelişmesine hangi nedenler yol açmıştır?
• Ülkeler arasında rekabet eşitliğini sağlamak, uluslar arası kamuoyunun baskısı, devletlerin siyasal yaklaşımları, kendi kendine yardım hareketlerinin uluslararası düzeyde kurumlaşması, sosyal politikaların uluslararası kaynaklarına duyulan gereksinim sosyal politikaların uluslararası boyutlar kazanmasında etkili olmuştur.
Uluslararası sosyal politikalar günümüze dek süregelen dönem içinde, hangi koşullar altında, nasıl gelişmiştir?
Sosyal politikaların uluslararası normlarını oluşturabilmek doğrultusundaki ilk girişimler, bireysel nitelikte olmuş ve olumlu bir sonuç vermemiştir.
• Bu alanda yapılan bireysel girişimleri, bazı devletler tarafından başlatılan resmi çalışmalar izlemiş, ancak bu çabalardan da olumlu sonuçlar alınamamıştır.
• Uluslararası bir meslek kuruluşunun, çeşitli devletler katında sürdürdüğü çalışmalar, sosyal politikaların ilk uluslararası normlarının dağılmasında etkili olmakla birlikte, bu yönde somut adımlar ancak 1.Dünya Savaşı’nın ardından atılabilmiştir.
Uluslararası sosyal politikaları taşıyan kuruluşlar arasında Uluslararası Çalışma Örgütü, hangi özellikleri ile öne çıkarak önem kazanır?
• Uluslararası sosyal politikaların ilkelerini ve kurallarını yaratıp, geliştirmek, bu normlara evrensel düzeyde işlerlik kazandırmak, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün doğrudan görev alanına girer. Bu özelliği nedeniyle Örgüt, başka uluslararası kuruluşlardan ayrılır.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün organları ile bu organların işlevleri nelerdir?
• Uluslararası Çalışma Konferansı, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün yasama organıdır. Örgüt’ün Sözleşme ve Tavsiye niteliğindeki kararları Konferans tarafı ndan alınır.
• Uluslararası Çalışma Örgütü’nün Yönetim Kurulu, yürütme organı işlevi görür.
• Uluslararası Çalışma Örgütü’nün, teknik ve sosyal alanlarda görev yapan iki alt uzman kuruluşu bulunur. Bu enstitü ve merkez, Uluslararası Çalışma Bürosu olarak adlandırılan, Örgüt’ün bir başka organına bağlıdır.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün Sözleşme ve Tavsiye niteliğindeki kararları, örgüte üye devletler yönünden neden önem ve değer taşır? Bu kararlar arasındaki farklılıklar nelerdir?
• Uluslararası Çalışma Örgütü, oluşturduğu normlara ilişkin kararlar alırken, üye devletlerin koşullarını göz önünde tutar. Örgüt’e üye devletler, Tavsiye niteliğindeki kararlardan dilerlerse yararlanırlar.
• Üye devletlerin; Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmelerini, Örgüt’ün statüsünde belirtilen koşullara uygun olarak onaylayıp, uygulamaya koymak yönünde, Örgüt’e üye olmaktan kaynaklanan bir yükümlülükleri bulunur.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün denetim süreci nasıl işler ve sonuçlanır? Örgütün bu bağlamda bir etkinliğinden söz edilebilir mi?
• Uluslararası Çalışma Örgütü, üye devletleri, genel ve özel olarak denetler.
• Örgüt, sürdürdüğü denetimlerin sonuçlarını, uluslar arası kamuoyuna katında dile getirir.

İstihdam Politikaları
Sosyal politikaların, işsizlikle savaşım politikaları içindeki yeri ve işlevi nedir?
• Ekonomi politikaları ile birlikte ve uyumlu biçimde sürdürülmesi gereken sosyal politikalar, sorunun sosyal sakıncalarını önleyebileceği gibi, çözümüne
de küçümsenemeyecek katkılar sağlar.
işsizlik; bireysel ve toplumsal yönden hangi olumsuzlukları beraberinde taşır?
• Gelir sağlayabilecekleri bir işte çalışmaları, bireylerin fiziksel ve sosyal yönden var olabilmelerinin ön koşuludur.
• işsizler, ulusal gelirin oluşumuna katkıda bulunmadan, bölüşümüne ortak olurlar.
• işsizlik; kayıtdışı isihdamı ve yeraltı ekonomisini besler, endüstri ilişkileri ve sosyal güvenlik sistemlerini yıpratır, çalışma koşullarının ağırlaşmasına yol açar, engellilerin istihdamını engeller.
işsizliğe karşı korumayı öngören sosyal politikaların dayanakları nelerdir?
• Sosyal politikaların uluslararası kaynakları; devletleri, vatandaşlarını işsizliğe karşı korumakla yükümlü görür. Bu alandaki görevleri, sosyal hukuk devleti niteliğini kazanabilmelerinin de bir gereğidir.
işsizliğe karşı istihdam politikalarının hangi araçlardan yararlanılır?
• Nüfus Politikaları, Tarım Politikaları, Yeni Bilgi ve Beceriler Kazandırma Programları,.iş Bulma Hizmetleri, iş Yaratma Politikaları, Bağımsız Çalışmaya Yönlendirme, işsizlik sigortaları, iş Hukuku Kurallarının işsizlikle Savaşım Yönünde Yapılandırılması, iş ilişkileri ve Yaşamında Esnekleşme.

Ücret Politikalarının Dayanakları ve Çerçevesi
iş süresi denilince neyi anlamak gerekir? iş süresi yönünden sosyal korunma gereksinimi hangi nedenlere ortaya çıkar ve hangi gerekçelere dayanır?
iş süresi, işgörenin iş görme borcunu yerine getirdiği dönemsel zamanı ifade eder.
Sosyal politikalar; işgörenlerin, iş ve dinlenme sürelerinin uzunluğu ile iş sürelerinin gün içindeki yerinin yol açabileceği sakıncaları önleyebilmek amacıyla çalışma yaşamında korunmasını hedefler.
işgörenler için çalışmak, nasıl iş ilişkisinden kaynaklanan bir yükümlülük ise, çalışma sürelerinin uzunluğu ve gün içindeki yeri yönünden korunulmak ve dinlenmek de bir haktır. Bu hakkı güvence altına almak ise sosyal bir nitelik taşıyan devletin görevidir.
Sosyal politikalarla iş görenlerin; çalışma süreleri bakımından hangi yön ve biçimde korunmaları öngörülür?
• Normal çalışma süresinin uzunluğu, ulusal mevzuatlarla belirlenir. Bu alanda getirilmiş olan hukuki düzenlemeler, normal olandan kısa ve uzun iş sürelerinin nitelendirilmesinde yardımcı olur.
• Bazı işlerin yürütüm koşulları, normal günlük iş sürelerinden daha kısa süre ile çalışılmasını gerektirir. Normal iş süresinden daha kısa süre ile çalışılması gereken işlerde, çalışma süreleri; bu alandaki uluslararası gelişmelerin kılavuzluğunda ulusal mevzuat hükümleriyle ayrı ayrı belirlenerek, uygulamaya konulmalıdır.
• Gece dönemlerinde sürdürülen çalışmalar, taşıdıkları özellikler nedeniyle, süresi ve uygulanabilme koşulları yönünden daha katı bir koruma rejimini gerektirir.
• Zorunlu ya da olağandışı nedenlerle normal iş süresinden daha uzun süreli çalışmalar ise, ancak bazı koşullara bağlı tutularak yapılabilir. iş sürelerine ilişkin düzenlemeler, esnek çalışma biçimleri yönünden nasıl bir anlam taşır?
• Esnek çalışmaların çeşitliliği ve özellikleri arasındaki farklılıklar, çalışma yaşamının iş süreleri yönünden, her esnek çalışma biçimi için ayrı ayrı ve ayrıntılı hükümlerle düzenlenmesini gerektirir. Bu nedenle de, iş görenlerin iş süreleri yönünden korunmasını öngören politikaların biçimlenip, işlerlik kazanabilmesi zorlaşır. Ayrıca, esnek çalışma biçimleri için getirilecek hukuki düzenlemelerin salt yaratılmasında değil, uygulamaların denetlenmesinde karşılaşılabilecek sorunları aşmanın önemi de gözden ırak tutulmamalıdır. Sosyal politikalarla iş görenlerin, dinlenme süreleri bakımından hangi yön ve biçimde korunmaları öngörülür?
• işgörenler hafta tatili, genel tatil günleri ile yıllık izin dönemlerinde çalıştırılmaz. Ancak çalıştırılmış gibi kendilerine ücret ödenir. Bu bağlamda dinlenme hakkı, şahsa bağlı bir hak niteliği taşır.

Ücret Politikaları
Eşit işe, eşit ücret ödenmesi ilkesi, nasıl bir anlayışı ifade eder? ilkeye işlerlik kazandırabilmek, hangi koşulların varlığını gerektirir ve bu alanda hangi güçlüklerle karşılaşılır?
• Eşit işe eşit ücret ilkesi; aynı işyerinde, eşit değerde işlerde, aynı verimle çalışanların ücretleri arasında bir farklılık gözetmeme düşüncesini ifade eder. Aynı nitelikteki iş kavramının açık olarak ifade edilebilmesi yönünde karşılaşılan güçlükler, bu alanda güncel bir tartışma ortamının oluşmasına yol açmaktadır.
Belirlenen ücretin reel değeri, fiyat yükselişleri karşısında hangi yol ve yöntemlerden yararlanarak, nasıl korunabilir?
• Enflasyon oranlarının yüksek seyrettiği ülke ve dönemlerde, saptanmış olan ücretlerin gerçek satın alma gücünü korumak, gereksinim olmaktan da öte bir zorunluluk haline gelir.
• Bu alanda; iş sözleşmeleri, mevzuat hükümleri, fiyat ve ücretlerin dondurulması yöntemi, toplumsal anlaşmalar, otomatik endeksleme yöntemi gibi araçlarından yararlanılır.
En az ücret düzeyinin ülke genelinde belirlemesi neden önem taşır? Asgari ücreti, başka ücret düzenlemelerinden ayıran özellikler nelerdir? Asgari ücretler hangi kurumlar tarafından, hangi ölçüt ya da göstergelerden yararlanılarak, nasıl saptanır?
• Sosyal ücret anlayışının bir gereği olarak, bağımlı statüler altında çalışanların ve bakmakla yükümlü bulundukları kişilerin sosyoekonomik gereksinimlerini asgari düzeyde karşılayabilmelerine yetecek ücret miktarı hukuki düzenlemlerle belirlenerek güvence altına alınır.
• Asgari ücret taraşar açısından bağlayıcı bir ücret düzenlemesidir. işgörenin ve işin nitelikleri göz önünde tutularak belirlenmez. Tüm bağımlı statüler altında çalışanları kapsamanın ötesinde, parasal nitelikli bazı yaptırımlar ile ikramiye ve tazminatların hesaplanmasında bir gösterge olarak seçilir. Asgari ücret düzenlemesi, ulusal gelirin adil biçimde yeniden dağıtılabilmesi doğrultusunda bir sosyal politika aracıdır. Asgari ücretler, ülke genelinde sosyoekonomik bağlamda, mikro ve makro açıdan pek çok göstergeyi etkiler.
• Çeşitli ülkelerde asgari ücretler, farklı kurum ya da kuruluşlar tarafından, farklı yöntemlerle belirlenir.
Asgari ücretlerin ulusal düzeyde belirlenmesi yönünde bir anlayış giderek yaygınlaşmaktadır. Ücretler; ödenme biçimi, yeri ve dönemi yönünden nasıl korunulmalıdır?
• iş görme karşılığında ödenen kök ücret parasal bir nitelik taşır. Ücret, bir ülkede geçerli para birimi ile işgünleri ve işyerlerinde ödenir. Ücretlerin düzenli olması gereken ödenme dönemi en çok 1 ay’a dek uzatılabilir.
Ücretin neden belgelenmesi gerekir? Ücreti belgeleme va belgeleri koruma alanında yükümlülük kime aittir?
• Doğabilecek ihtilaşarda bir kanıta duyulacak gereksinim nedeniyle, ücret niteliğindeki ödemelerin belgelenmesi ve bu belgelerin işveren tarafından korunması gerekir.

Sakatların ve Eski Hükümlülerin Çalışma Yaşamında Korunması
Kimlere engelli, sakat ve eski hükümlü denilir?
• Bazı özeliklerinden ya da toplumun sosyo-ekonomik koşullarından kaynaklanabilen nedenlerle, toplumsal yaşamda yer alıp, uyum gösterebilmelerinde bir sınırlılık ya da olanaksızlık bulunan kişiler engelli olarak nitelendirilir.
• Fiziksel ya da düşünsel yetenekleride bir eksiklik, bozukluk ya da yoksunluk bulunan kişilere sakat denilir.
• Yargı kararı ile kesinleşen hürriyeti bağlayıcı cezasını tamamlayarak cezaevinden çıkan kişi eski hükümlü olarak nitelendirilir.
Sakatlara ve eski hükümlülere yönelik sosyal politikalar nasıl gelişmiştir?Bu politikaların temelinde hangi nedenler bulunur? Dayanakları nelerdir?Bu politikaların başarısını hangi koşullar belirler?
• Sakatlar 19. yüzyıl’ın sonlarında, özel ve temel eğitim gereksinimlerinin karşılanabilmesi doğrultusunda sosyal politikalara konu olmaya başlamışlardır. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra tıbbi ve mesleki rehabilitasyon hizmetleri, 2. Dünya Savaşı’nın ardından da istihdam edilebilmeleri bu politikalar kapsamında öne çıkmıştır. Yaşadığımız dönemde ise, sakatlara ve eski hükümlülere yönelik sosyal politikalar, sakatların istihdam edilmelerini ve iş ilişkileri ile yaşamının sakatlar yönünden özel olarak düzenlenmesini öngörür.
• Sakatların ve eski hükümlüler; sayısal çoklukları ekonomik açıdan taşıdıkları değer, sağlanabilecek psikolojik ve sosyal yararlar nedeniyle sosyal politikalara konu olurlar. Bu yönde getirilecek bir koruma rejimi, ahlaki ve hukuki bir sorumluluğun da gereğidir.
• Sosyal politikaların ulusal ve uluslararası kaynakları da, sakatların ve eski hükümlülerin korunmasını öngörür.
• Sakatların ve eski hükümlülerin korunabilmesi; bir ülkenin ekonomik gelişmişlik düzeyi, işgücü piyasasının koşulları, sosyal yaklaşımları ve kurulu hukuk sistemi ile yakından ilişkilidir.
Sakatlar ve eski hükümlüler çalışma yaşamını hangi alanlarda, nasıl korunmalıdır?
• Sakatlar ve eski hükümlüler kendi işlerini kurup, bağımsız çalışmaya yönlendirilebilir. Ancak, özellikleri ve bağımsız çalışmanın koşulları nedeniyle bu yöndeki uygulamalardan sakatların ve eski hükümlülerin yararlanabilmeleri güçtür.
• Sakatların çalışma yaşamında korunması, işe yerleştirilmeden önce başlar. işe yerleştirilme aşamasında devam eder. işe yerleştirmelerinden sonra de süre giderek tamamlanır. Birbirini izlemesi gereken bu sürecin her aşamadaki başarısı, bir sonrakini etkiler.
• Sakatlar ve eski hükümlülerin çalışma yaşamında bağımlı bir statü altında yer almasına yardımcı olan çeşitli yol ve yöntemlerden yararlanılır.

Kadınların Çalışma Yaşamında Korunması
Kadınların korunmalarına yönelik sosyal politikalar, tarihsel gelişim süreci içinde nasıl oluşup, gelişmiştir?
• Sanayi Devrimi ile birlikte yaygın ve yoğun biçimde çalışma yaşamında yer almaya başlayan kadınların önceleri, daha çok biyolojik özellikleri göz önünde tutularak çalışma yaşamında özel olarak korunmaları öngörülmüştür. iş Hukuku’nun genel nitelikteki koruyucu hükümlerinden yararlanan kadın işçilere, yürürlüğe konulan buyurucu nitelikteki hukuk kuralları ile özel bir koruma rejimi de yaratılmıştır. Bu bağlamda kadın işçilere haklı(meşru) olarak nitelendirilebilecek, hukuki bir ayrıcalık getirilmiştir.
• Kadın işçilerin çalışma yaşamında analık durumları nedeniyle korunabilmelerine yönelik sosyal politikalar ve bu politikalara işlerlik kazandıran hukuki düzenlemeler ise daha sonra, 19. yüzyılın son çeyreğinde uygulamaya konulmuştur.
• Kadın erkek arasında sağlanılmak istenilen eşitlik hedefine, kadınların salt biyolojik ve genetik özellikleri nedeniyle korunmaları yolu ile varılamayacağının anlaşılmıştır. Böylece hukuk sistemlerinin kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği sağlayabilecek biçimde yeniden yapılanmasına yönelik politikalara işlerlik kazandırılmaya başlanmıştır.
• Çalışma yaşamının kadınlar yönünden özel olarak düzenlemesi ve mutlak eşitlik ilkesi, kadınlara yönelik açık (dolaysız) ayrımcılığın ortadan kaldırılabilmesinde belki yeterli olmuştur. Ancak, ayrımcılığın büyük bölümünü oluşturan örtülü (kapalı, dolaylı) ayrımcı uygulamaların bu yön ve biçimdeki politikalarla giderilemeyeceği yaşanılan deneyimlerle zamanla görülmüştür. Böylece, “olumlu ayrımcılık” (affirmative action) olarak adlandırılan yeni ve önceki aşamalardakilere göre daha radikal araçları içeren sosyal politikalara yönel inmiştir.
Çalışma yaşamında kadınlar hangi nedenlerle korunulurlar?
• Kadınların çalışma yaşamında yer almalarının ekonomik, sosyal ve kültürel yönlerden mikro ve makro bağlamda yararları vardır. Kadınların iş ilişkileri ve yaşamında karşılaşabilecekleri engelleri aşabilmelerine yardımcı olmak ve çalışma haklarını korumak da bu politikaların hedefleri arasında yer alır. Kadınların çalışma yaşamında korunmasını öngören sosyal politikalar hangi hukuki dayanaklara sahiptir?
• T.C. Anayasası’nın 50. maddesinde yer alan hükümler, ulusal sosyal politikamızın hukuki temelini oluşturur. Bu hükümler doğrultusunda kadınların çalışma koşullarının biyolojik ve genetik özellikleri göz önünde tutularak özel olarak düzenlenmesini öngörmektedir. Nitekim, ülkemizde yürürlükte bulunan iş kanunları ile çalışma yaşamı Anayasa’nın hükümleri doğrultusunda kadınlar yönünden özel olarak düzenlenmiştir. 4857 sayılı iş Kanunu ayrıca, cinsel kökenli ücret ayrımcılığını engelleyen hükümleri de içerir.
• Kadınların korunması, sosyal politikaların uluslar arası kaynakları içinde de önemli bir yer tutar. BM, UNESCO, AB, AK, OECD gibi çeşitli uluslararası kuruluşun kararları, belgeleri, pek çok ülkenin taraf olduğu sözleşmeleri kadınların korunmasına yönelik ilkeler ve normlar içerir.
Sosyal politikalar, kadınlar çalışma yaşamının hangi alanlarında, hangi yön ve biçimde korunmasını öngörür?
• Biyolojik ve genetik özellikleri gözönünde tutularak kadınların yer ve su altındaki işlerde, gece dönemlerinde, ağır ve tehlikeli olarak nitelendirilen işlerde çalıştırılmaları buyurucu nitelikteki hukuki düzenlemelerle engellenir.
• Kadınların analık durumları nedeniyle çalışma yaşamında korunmaları, doğumdan önce başlar ve doğumdan sonra da sürer.
• Kadınların çalışma yaşamında ayrımcılığa karşı korunmasında hukuki eşitliği öngören ve kadınlardan yana ayrımcılık gözeten hukuki düzenlemelerden birlikte yararlanılır.

Çocukların ve Gençlerin Çalışma Yaşamında Korunması
Sosyal politikalar yönünden çocuk ve genç sözcükleri, hangi kesimleri ifade eder?
• En az çalıştırılma yaşının altında bulunanlar çocuk işgücü olarak ifade edilebilir. Genç işgücü denilince yaşları en az çalıştırılma yaşı ile fiziksel, düşünsel gelişme süreci ve zorunlu eğitim süresinin tamamlandığı yaş arasında olanları anlamak gerekir.
• Çocuk ve genç işgücünü nitelendiren yaş dışında başka ölçütlerin de bulunması, bu bağlamda standart ortak bir normun yaratılabilmesini güçleştirmektedir.
Çocuklar ve gençler çalışma yaşamına nasıl girmişler ve bu kesimin korunmasını öngören politikalar günümüze dek hangi yön ve biçimde gelişmiştir?
• Çocuk ve genç işgücü; tüm dünyada, her dönemde, özellikle tarım kesiminde ekonomik yaşam içinde yer almıştır, Ancak bu kesim, işçi statüsü altında çalışma yaşamına Sanayi Devrimi'nin kendine özgü koşulları altında girmiştir.
• Sosyal politikaların uluslararası ilke ve kuralları; iş ilişkileri ve yaşamının, çocuklar ve gençler yönünden özel olarak düzenlenmesini öngörür.
Çocukların ve gençlerin neden korunması gerekir?
• Fiziksel ve düşünsel gelişmelerini sağlıklı olarak tamamlayabilmeleri, temel ve mesleki eğitim hizmetlerinden en üst düzeyde yararlanabilmeleri için çocuklar ve gençler çalışma yaşamı içinde özel olarak korunurlar.
• Çocuk ve genç işgücünün hem toplumsal yaşam ve hem de iş ilişkileri ile yaşamında korunması devletin sorumluluk alanına girer. Ancak, işverenler de bu alanda sosyal bir sorumluluk taşırlar.
Çocukların ve gençlerin korunmasını öngören politikalar, hangi ulusal ve uluslararası kaynaklara dayanır?

• T.C. Anayasası’nda yer alan ilkeler, ülkemizde çocukların ve gençlerin çalışma yaşamında korunmasına yönelik ulusal sosyal politikaları yönlendirip, biçimlendirmektedir. Bu hedef doğrultusunda getirilmiş olan ilkeler ve normlar, sosyal politikaların uluslararası kaynakları içinde de geniş bir yer tutar.
Çocuklar ve gençler çalışma yaşamının hangi alanlarında, hangi yön ve biçimde korunmalıdırlar.
• En az çalıştırılma yaşının altında bulunan çocuklar; mutlak bir çalıştırma yasağı kapsamında hiç bir statü altında ve hiç bir işte çalıştırılamazlar.
• Sosyal politikalar; gençlerin yer ya da su altında, gece dönemlerinde sürdürülen, ağır ve tehlikeli olarak nitelendirilen, akord ücret sistemlerinin, fordist üretim tekniklerinin kullanıldığı işlerde, ahlaki yönden çalıştırılmaları sakıncalı olan işyerlerinde çalıştırılmalarının ve normal iş süresinden daha uzun süreli çalışmalar içinde yer alabilmelerinin hukuki düzenlemelerle yasaklanmasını öngörür.
• Çalışma yaşamı, işin sağlık yönünden kişiye uygunluğu ve iş süreleri yönünden gençler için özel olarak düzenlenir.







Yaşlıların Bakımı, Gözetimi ve Korunması
Kimler, neden yaşlı olarak kabul edilir?
• 65 ve daha yukarı yaşlarda olanlar genel bir yaklaşımla yaşlı olarak nitelendirilir. Yaşlılara yönelik sosyal politikalara duyulan gereksinim, yaşadığımız dönemde hangi nedenlere çoğalmıştır?
• Yaşlıların sosyal politikalara konu olmalarının temelinde çeşitli nedenler bulunur. Bunların başlıcaları; nüfus yapısındaki değişim, sosyal güvenlik sistemlerindeki gelişme, aile yapısındaki değişim, ekonomik nedenler, hümaniter nedenler, demokratik yönetimlerin yaygınlaşması ve sosyal hukuk devleti ilkesinin benimsenmesi olarak sıralanabilir.
Yaşlıların bakılmalarını, gözetilmelerini ve korunmasını öngören politikaların, ulusal ve uluslar arası bağlamda hukuki dayanakları nelerdir?
• Yaşlıların korunmasını öngören ilkeler, sosyal politikaların uluslararası kaynaklarında daha çok, sosyal sigortalar kolu kapsamında irdelenmiştir.
• T.C. Anayasası’nın “Yaşlılar devletçe korunur. Yaşlılara devlet yardımı ve sağlanacak diğer haklar ve kolaylıklar kanunla düzenlenir” hükmü ülkemizde yaşlılara yönelik ulusal sosyal politikaların temel hukuki dayanağını oluşturur. Bu hüküm doğrultusunda hazırlanıp, yürürlüğe konulan çeşitli mevzuat konunun bu bağlamda ki hukuki çerçevesini oluşturur.
Yaşlıların bakılmalarını, gözetilmelerini ve korunmalarını öngören politikalarla hangi hedeflere, hangi araçların yardımı ile ulaşılabilir?
• Yaşlılara yönelik sosyal politikalarla sosyal denge, sosyal adalet, sosyal bütünleşme ve sosyal gelişmenin sağlanması hedeflenir.
• Toplumların sosyo-ekonomik ve kültürel yapıları ile koşullarının, yaşlılara yönelik politikalar üzerinde izleri bulunur.
• Sosyal politikalarla yaşlılar; bir gelir güvencesine sahip kılınarak, istihdam edilmelerine yardımcı olunarak, çalışma yaşamında ayrımcılığa karşı korunarak, kurumsal bakım ve gözetim hizmetleri verilerek, sağlık yardım ve hizmetlerinden yararlandırılarak, sosyal hizmetler sağlanılarak korunmaya çalışılır.
Türkiye’de yaşlı nüfus hangi özellikleri taşımakta ve izlenilen sosyal politikalar hangi yönde biçimlenmektedir?
• Türkiye’de yaşlılar sayısal olarak sürekli çoğalmaktadır. Hiç evlenmemiş, boşanmış ya da eşi ölmüş yaklaşık 1 milyonu aşkın yaşlının bakım, gözetim ve korunma gereksinimi içinde olduğu düşünülebilir. Ailelerin bu bağlamdaki koruma işlevleri kentleşme ve sanayileşme sürecinde azalmaktadır.
• Türkiye’de yaşlılara yönelik politikalar, büyük ölçüde sosyal sigorta kurumları ve SHÇEK tarafından taşınmaktadır. Yerel yönetimlerin ve gönüllü kuruluşların bu politikalara katkıları çok azdır.

Çevre Politikaları
Çevre kavramı ve çevre sorunları nasıl tanımlarak, sistematize edilebilir?
• Sosyal politikalar açısından hava, toprak, su, bitki ve hayvan varlığı ile doğal ve tarihsel zenginliklerin tümü çevre olarak tanımlanır. Çevre ortamları ve koşullarından kaynaklanabilecek tüm olumsuzluklar ise çevre sorunları olarak ifade edilir.
• Çevre sorunları kirlenme, tükenme ve estetik çirkinleşme başlıkları altında sistematize edilebilir. Çevre politikaları ne zaman izlenmeye başlanmış ve bu politikalar günümüze dek süregelen dönem içinde nasıl gelişmiştir?
• Çevre ile ilgili sorunlarla ilk kez sanayi döneminde karşılaşılmıştır. Bu sorunların çözülebilmesi yönündeki kamusal politikalar ise, 20. yüzyılın ikinci yarısında sorgulanıp, izlenilmeye başlanmıştır. Çevre sorunları hangi nedenlerden kaynaklanır? Hangi alanlarda etkili olur ve neden önem taşır?
• Sanayileşme, kentleşme ve nüfus çoğalışı yaşadığımız dönemde çevre sorunlarına yol açan başlıca nedenlerdir.
• Ozon tabakasının incelmesi, sera etkisi ve iklim değişikliği, hava kirliliği ve asit birikimi günümüzde karşı karşıya bulunulan çevre sorunları içinde özellikle
öne çıkmaktadır.
• Doğal dengenin bozulması, yeryüzünde tüm insanların geleceği açısından yaşamsal bir önem taşır. Yaşadığımız dönemde, hangi uluslararası kurum ve kuruluşların çalışmaları çevre politikalarına büyük ölçüde yön ve biçim vermektedir?
• Başta BM, OECD, AB olmak üzere evrensel, kıtasal ve bölgesel pek çok kuruluşun çevrenin korunmasına yönelik yasama çalışmaları, ulusal çevre politikaları yönünden önemli bir kaynak oluşturmaktadır.
Türkiye’de izlenilen çevre politikalarının, hukuki dayanakları ve özellikleri nelerdir?
• Türkiye’de çevre sorunlarına olan ilgi ve duyarlılık giderek çoğalmakta, bu alanda önemli bazı gelişmeler kaydedilmektedir. Ancak ülkemizde, konunun tarafları arasında üzerinde görüş birliğine varılarak yapılandırılmış ulusal bir çevre politikasının varolduğunu söyleyebilmek güçtür.
Çevre politikalarının hedefleri ve öncelikleri nelerdir?
Çevre politikalarına hangi ilkeler egemen olur?
• Çevre politikasının temel hedefi, insan yaşamının ve sağlığının şimdi ve gelecekte çevreden doğabilecek zararlardan korunmasıdır.
• Çevre politikaların öncelikleri; insan sağlığının korunması, ekolojik dengenin korunması, kültürel, tarihsel ve estetik değerlerin korunması, ekonomik verimliliğin sağlanması olarak sıralanabilir.
• Çevre politikaları; kirleten öder, kirletenini kusursuz sorumluluğu, bütünleştirme, önceden önleme, işbirliği ve sakınma ilkelerine dayalı olarak yönlenip, biçimlenir.

 

3: Kültürel  Gelişim:



Fazla yer kaplamaması açısından bu konu öğrencilere ödev olarak verilecektir. Kaynak olarak da aşağıdaki adresi kullanabilirsiniz.

 

http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0046571F068D009C

 

4:Ekonomi:

*1946-1960 Dönemi
Yeni Dünya Düzeni (Serbest Dış Ticaret): 1946-1960
1929 Büyük Dünya Bunalımı ve devam eden yıllarda yaşanan İkinci Dünya Savaşı korumacı, ithal ikameci politikaları gündeme getirmiştir. Bu süreçte devletin ekonomiye müdahalesi ve teorik ve pratik altyapısının uluslararası Keynesçilikle atılmış olması savaş sonrasında ithal ikameci birikim modelinin AGÜ’lerde benimsenmesinin ön hazırlığı olmuştur. Bu çerçevede tek merkez devlet konumundaki ABD’den yayılan üretken sermaye, çevre ülkelerdeki sanayileşmenin yönünü belirlemiştir .
Türkiye’de tek partili rejimden çok partili parlamenter rejime geçiş yılı olan 1946, iktisadi yapıdaki dönüşümlerin de başlangıcı sayılabilir. Savaş sırasında İsmet İnönü’nün Türkiye’nin savaşa girmesini önlemesi ve Fransa ve İngiltere ile ilişkileri sürdürmesi, bundan sonra da ilişkilerin batı ile devam ettireceğini gösteriyordu. Bu oluşum çok partili sisteme geçmeyi zorunlu hale getiriyordu. Bunun ekonomik anlamdaki yansıması ise devletçilikten ayrılıp liberal ekonomiye yönelmeydi.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında, özellikle ticaret sermayesi birikiminin hızla artması ve bu kesimin iç ve dış etmenlerin de katkısıyla toplumsal ve ekonomik gelişmelerde ön plana çıkması dönüşümün belirleyici özelliği olmuştur. Bu özellik, tarım kesiminde hızlı makineleşme, yeni alanların tarıma açılması, fiyat destekleme politikaları ile kırsal kesimin pazara yönelmesi ile destek kazanmıştır .
Kırsal alanın pazara açılması ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada esen tüketim rüzgarları ve bundan Türkiye’nin de etkilenerek yerli tüketim kalıplarını değiştirmeye başlaması iç pazarın genişlemesine önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan 1929 yılına kadar gözlenmiş olan ekonomide serbest dışa açık politikaların 1946 yılından itibaren, fakat farklı bir ortamda yeniden gündeme geldiği söylenebilir . Türkiye 1930 öncesinde olduğu gibi, temel tarım ürünleri ve hammadde ihracatçısı ve mamul mal ithalatçısı konumuna bürünmüş, ABD de bu yapının sürdürülmesinde ısrar etmiştir .
Savaş sonrasında yeterli döviz rezervi bulunan hatta dış ticaret fazlası olan Türkiye, dünya ekonomisindeki serbestleşme doktrininin etkisiyle dış yardım arama çabasına girişmiş ve Truman Doktrini, daha sonra da Marshall Planı çerçevesinde dış yardım almıştır.
Dönem içinde, özellikle de 1950’de Demokrat Parti’nin iktidar olmasından 1954 yılına kadar, dışa kapalı ve korumacı, içe dönük iktisat politikaları hızla terk edilmiş, serbest dış ticaret rejimi benimsenerek, dış pazarlara yönelik bir kalkınma anlayışı izlenmiştir . Ancak, ithalat artışının dış açıkları kronik hale getirmesiyle, ekonomik yapı dış yardım, kredi ve yabancı sermaye yatırımlarına dayanarak ayakta durabilen bir duruma gelmiştir.
Kronikleşen dış açıkların finanse edilme biçimi ise döviz bağımlılığı koşullarının yaratılma sürecini hızlandırmada büyük rol oynamıştır. Bu yıllarda her yıl dış açık verilmeye başlanmasına rağmen ülkeye verilen dış yardımlar döviz kıtlığı koşullarının oluşmasını bir süre engellemiştir. Bu süreç ise ilerde döviz bağımlılığını giderek belirgin hale getirmiştir.
1954 yılından itibaren gerek dış ticarette gerek tarım sektöründe meydana gelen tıkanmalar sonucunda tarıma ve dış ticarete dayalı sanayileşme politikası terkedilerek, yerine sanayileşmeye öncelik veren korumacı, ithal ikamesine yönelik politikalar tercih edilmiştir. Türkiye bu dönemden itibaren iç pazara yönelik, tüketim malları üretimini ön plana çıkaran bir ithal ikameci sanayileşme sürecinde yol almaya başlamıştır .
İthal ikameci sanayileşmenin uygulandığı, dönemin ikinci yarısında da enflasyon oranı düşürülememiş, dış ticaret açıkları kapatılamamıştır. 1958 yılına doğru Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı dış yardımların gereken düzeyde sürdürülebilmesi için bir istikrar programının uygulanması gerektiğini ileri sürmüştür. Türkiye dış yardımların kesilmesini göze alamadığından 4 Ağustos 1958’de istikrar programını uygulamaya koymuştur.
Programla devalüasyon yapılmış, dış ticaret rejimi yeniden düzenlenmiş, para arzı kontrol altına alınmış, KİT ürünlerinin fiyatları yükseltilmiştir. Ancak bu yıllarda devalüasyon ve KİT fiyatlarının yükseltilmesi fiyatlar genel seviyesinin hızla yükselmesine yol açmış, fiyat artışları 1959 yılında da devam etmiştir.
Sonuç olarak 1958 istikrar programı da enflasyonu önlemede ve ödemeler dengesi açıklarını gidermede başarılı olamamış ve 1959 yılında ekonomide bir durgunluk baş göstermiştir.
2.2. Planlama ve İthal İkamesinde Birinci Aşama :1960-1970
1950-1960 yıllarını kapsayan on yıllık dönem boyunca muhalefetin de etkisiyle sürekli, iktidarın plansız uygulamalarının yarattığı olumsuz gelişmelerden söz edilmiş; bu durum kamuoyunda bir planlama özlemi doğurmuş ve Türkiye’de tüm sorunların planlama ile çözülebileceği kanısı uyanmıştır. 27 Mayıs 1960 tarihinde Silahlı Kuvvetler ülke yönetimine el koyduğunda ekonomi 1958 bunalımından çıkmıştır, ancak 1950’lerin sonunda yaşanan maliye ve dış ödemeler dengesizliklerinin yarattığı piyasa kıtlıkları iktisadi plan konusunu iyice gündeme oturtmuştur . Ekonomiyi planlara bağlamak, yatırımları planlarla yürütmek Demokrat Parti’nin siyasi anlayışına ters düşmesine rağmen ABD ve dış yardım kuruluşlarının çevre ülkelerin içe dönük sanayileşme modelinin işleyebilmesi için planlamanın gerekli olduğu yönündeki telkinleri, dış yardımların tehlikeye düşmesi olasılığı karşısında Türkiye’yi dönemin siyasi iktidarı tarafından bir Koordinasyon Bakanlığı’nın kurulmasına kadar götürmüştür . Bu açıdan bakıldığında planlı bir ekonomiyi dış borç veren çevreler de istemektedir. Verilen borçların geri alınması açısından, dış borçlanma ve yabancı sermaye girişi, ekonominin belirli programlara göre düzenlendiği güvenilir ve açık bir ortamı gerektirmektedir. Nitekim daha sonra Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın hazırlanmasında katkıda bulunacak olan Tinbergen incelemeler yapmak üzere Türkiye’ye gelmiş ve bir iktisadi danışma kurulu kurulmuştur .Söz konusu gelişmeler 1960 sonrası planlamanın çekirdeğini oluşturmuştur.
1960’lar planlama çerçevesinde ithal ikameci sanayileşme stratejisinin temel hedefleri doğrultusunda başarılı sayılacak uygulamaların yaşandığı yıllar olmuştur. İthal ikameci sanayileşme politikası her ne kadar yoğun devlet müdahalesini zorunlu olarak içinde barındırsa da bu noktada müdahaleler daha çok özel kesimin sermaye birikim koşullarının sağlanmasına yönelik olmuştur.
Milli Birlik Hükümeti’nin desteğini alan ve bir süper bakanlık hüviyetine bürünen DPT’nin vasıtasıyla bu dönem içerisinde KİT’lerin Merkez Bankası tarafından para basılarak finanse edilmesine son verilmiş, yine KİT’lerin birbirlerine olan borçları temizlenerek kamu kuruluşlarının Merkez Bankası’na olan net borçları Hazine’ye devredilmiştir .
1960’lı yılların sonuna doğru KİT’lerin Merkez Bankası’ndan borç alma yolu kapanmış olmasına rağmen, hükümetin para basarak gelirlerinin üstünde harcama yapması ve popülist amaçlarla sübvansiyon dağıtma geleneğini devam ettirmesi, ayrıca dış borçlar konusunda yaşanan olumsuzluklar 1950’lerin sonunda yaşanan sürecin tekrar karşımıza çıkmasına neden olmuştur .

 

Etkinlikler:

1: Anayasalar

1924, 1961 ve 1982 anayasalarının özgürlükler yönünden incelenmesi:

Kurtuluş Savaşı sırasında, 20 Ocak 1921'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu adıyla yeni bir anayasa kabul edildi. Bu anayasada egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu belirtiyordu. Yasama yetkisi de Büyük Millet Meclisi’ne bırakılmıştı. Cumhuriyet’in ilanından sonra daha kapsamlı bir anayasaya gereksinim duyuldu. 20 Nisan 1924'te bu amaçla, gene Teşkilat-ı Esasiye Kanunu adını taşıyan yeni bir anayasa hazırlandı. 1924 Anayasası’yla yasama ve yürütme yetkileri Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bırakıldı. Meclis yasama yetkisini kendisi, yürütme yetkisini de cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu eliyle kullanıyordu. Cumhurbaşkanının onayıyla göreve başlayan bakanlar kurulu meclise karşı sorumlu sayılmıştı. Kurtuluş Savaşı döneminden başlayarak anayasa sözcüğü karşılığında teşkilat-ı esasiye kanunu kullanıldı. Anayasa sözcüğü ise, 1960'tan sonra hukuk sisteminde kullanılmaya başladı.

27 Mayıs 1960’taki askeri darbeden sonra yeni bir anayasa hazırlandı. 1961 Anayasası olarak bilinen bu anayasa, halkoylamasıyla yürürlüğe girdi. Bu anayasada egemenliğin ulusa ait olduğu ve ancak yetkili organlarca kullanılabileceği ilkesi benimsendi. Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına dayalı, milli, demokratik ve laik bir sosyal hukuk devleti olarak tanımlandı. Bu anayasayla iki meclisli bir parlamento öngörülmüştü: Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu. Bütün üyelerinin seçimle belirlendiği Millet Meclisi, Cumhuriyet Senatosu'ndan daha fazla yetkilerle donatılmıştı. Bu anayasayla yargı organlarının bağımsızlığı, kişi hak ve özgürlükleri ile sosyal hakları güvence altına alındı. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yüksek Hakimler Kurulu gibi yeni kurumlar oluşturuldu.

12 Eylül 1980'deki askeri darbeden sonra Milli Güvenlik Konseyi ile Danışma Meclisi (Kurucu Meclis) yeni bir anayasa hazırladı. Bu anayasa 7 Kasım 1982'de yapılan halkoylamasıyla kabul edilerek yürürlüğe girdi. 1982 Anayasası, bazı hak ve özgürlüklere önemli sınırlamalar getirmiş, Anayasa Mahkemesi'nin ve Danıştay'ın denetim yetkilerini azaltmıştır. Son yıllarda, özellikle Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin bir gereği olarak, 1982 Anayasası’nda hak ve özgürlükleri genişletici bir dizi değişiklik gerçekleştirilmiştir.

1982 ile 1961 anayasaları arasında temel bir bakış açısı farkı olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. 61 anayasasında Milli Birlik Komitesi'nin daha geri planda olduğu ve aslında anayasa üzerinde söz hakkının Temsilciler Meclisi'nde olduğu bir sistem izlemiş bunun sonucunda da bu güne kadar Türkiye için çıkarılmış en özgürlükçü anayasa oluşmuştur.

Fakat 1982 MGK ile durum tersine dönmüştür. Bunun en temel nedeni meclislerin çalışamaması olarak daha güzel bir söylemle 61 anayasının getirdiği ince eleyen sık dokuyan sistemin tıkanması olarak gösterilebilir. Yürütmenin üzerinde büyük bir güç haline gelmiş olan yargı organları onun her işine müdehale edebiliyor bu sırada meclis kısır döngüler arasında dönüp dolaşıyordu. Askerler bu durumda bir "Danışma Meclisi" kurmuş fakat bu meclisin sesi cılız olmaktan öteye gidememiştir.

2: Almanya’da Türk İşçiler: Burada öğrencilerden Almanya ya İşçi olarak gidenlerle karşılıklı diyalog şeklinde bir çalışma yapması istenir.

 

3:Beyaz Cam:

Türkiyede ilk televizyon yayını

Trt tv'den evvel itü tv'nin deneme yayınlarıyla 1952 nisan ayında başladı bu tarihte araştırmalara göre istanbul'da 20'ye yakın tv alıcısı vardı.itü tv yayınları ta ki ilk resmi tv olan trt'nin 31 ocak 1968 çarşamba akşamı yayın hayatına başlamasına kadar sürdü.1952-1968 arası tv yaygın olmamakla birlikte istanbul'da bazı kesimlere ulaşmıştır.gelelim 31 ocak 1968 tarihli trt-tv'nin ilk yayın akış planına:

Trt tv'den evvel itü tv'nin deneme yayınlarıyla 1952 nisan ayında başladı bu tarihte araştırmalara göre istanbul'da 20'ye yakın tv alıcısı vardı.itü tv yayınları ta ki ilk resmi tv olan trt'nin 31 ocak 1968 çarşamba akşamı yayın hayatına başlamasına kadar sürdü.1952-1968 arası tv yaygın olmamakla birlikte istanbul'da bazı kesimlere ulaşmıştır.gelelim 31 ocak 1968 tarihli trt-tv'nin ilk yayın akış planına:
18.30 - test diası
19.15 - trt yazısı ve sinyal müziği
19.25 - saat ayarı ve gong
19.30 - posta açılışı anonsu
19.35 - başlarken (tv müdürü'nün konuşması) 19.55 - devrim tarihi (belgesel kültür programı)
20.00 - haberler
20.10 - hava durumu
20.15 - çizgi film "kötü adam ve inatçı çiçek"
20.38 - belgesel"antalya ormanları"
20.50 - kapanış anonsu ve istiklal marşı

trt tv'nin çarşamba gecesi yayınlanan ilk yayını toplam 2 saat 20 dakika sürmüştü.ilk anonsu 19.30'da nuran emren yapmıştı:

" burası üçüncü bant, beşinci kanal'dan deneme yayını yapan ankara televizyonu...sayın seyirciler, bugün,31 ocak 1968,çarşamba...ankara'da ilk televizyon yayınına başlıyoruz..."

 

Renkli Cam:

 

1960’lı yıllar içinde İTÜ’nün yaptığı deneysel yayınlar dışında ilk TV yayını 31 Ocak 1968’de TRT Ankara Televizyonu tarafından gerçekleştirildi. 1970’ler, tele- vizyon ile Türkiye’nin tanıştığı yıllar oldu. Siyah-beyaz, tek kanallı televizyon yurt sathında yaygınlaştırıldı. 31.12.1981’de yılbaşı gecesi TRT’de renkli olarak yayın­landı. Bu yayın, Türkiye’de kamuya açık yapılan ilk renkli TV yayını idi. Türkiye’de tamamen renkli yayına geçişin tarihi ise, 1 Temmuz 1984’tür.

Uzun yıllar tek kanaldan yayın yapan TRT’nin, 06.10.1986’da renkli 2. kanal yayınlarını başlatması, ülkede yeni bir çığır açtı. TRT’nin 3., 4., 5. (İNT) ve GAP kanallarının yayına başlaması birbirini izledi. 90’ların başında TV alanında, ül­kede ilginç sayılabilecek gelişmelerinden biri yaşandı. Almanya’da uydu link hattı kiralayan Magic Box şirketi kanalı Star-1, Türkiye’ye uydu üzerinden yayın yapma­ya başladı. Bu yolu izleyen birçok serma­ye grubu, yeni TV kanalları aynı şekilde devreye soktu.

O tarihlerde anayasada, radyo ve TV kurup işletmenin sadece devlet tekeline bırakılması, yeni kurulan özel TV kanalla­rını böyle bir yola başvurmaya itiyordu. Türkiye genelinde yaşanan toplumsal dönüşüm ve hareketlenmeler çerçeve­sinde, kamuoyunda özel radyo ve TV teşekkülü oluşturmanın serbest bırakıl­ması fikri olgunlaştı. 8 Temmuz 1993’de anayasanın 133. maddesinde yapılan değişiklikle özel radyo ve TV yayıncılığı kanun dairesinde serbest bırakıldı. Geliş­melere paralel olarak ‘Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK)’ oluşturuldu.

Teknolojinin gelişmesine paralel ola­rak, TV yayıncılığı faklılaştı ve çeşitlendi. Sinema kalitesinde görüntü üretebilen HDTV sistemleri ve dijital TV, yeni çağın TV alışkanlıklarını anlatıyor. Dijital TV ile etkileşimli hale gelen televizyon yayıncı­lığı, eski teknolojinin tek düzeliğini orta­dan kaldırıyor.

Televizyon, 20 yy.’ın en ilgi çekici tek­nolojilerinden biri olarak, tarih biliminin araştırma yapacağı ilginç alanlardan. TV, insanların yaşam alışkanlıklarını de­ğiştirdi. TV’nin batıda oldukça popüler olduğu 50’li ve 60’lı yıllarda, önceden dışarıya çıkmayı, sinema ve tiyatroya gitmeyi tercih eden kitleler, ‘prime ti­me’daki ‘rating’i yüksek programları izleyebilmek için eve kapandı. Aileler, akşam yemeklerini yedikten sonra TV’nin başına geçme alışkanlığı kazanırken, ‘Ana Haber Bülteni’ni sey­retmek herkes için günlük yapılması ge­reken bir ritüel haline geldi. TV’nin eğ­lenceli macerası devam ediyor. Teknoloji, gelecekte TV’yi farklı bir hale sokarak, ev dekorundaki ana unsur olmasını devam ettirecek.

Ek1:

1991 yılı itibariyle yasalar hala özel radyo ve televizyon kuruluşlarının faaliyetlerine izin vermemekteydi. Ancak, 1990 yılı sonlarında Cumhurbaşkanının oğlunun ortak olduğu Magic Box isimli şirket bir transponder kiralayarak Almanya'dan Star 1 adı altında türkçe yayınlara başladı. Böylece yasal bakımdan olmasa da fiilen özel TV yayınlarına 1990 yılı sonunda başlanmış oldu.
Türkiye 30 kadar avrupa ülkesince de imzalanan 1989 tarihli Avrupa Sınırötesi yayın Sözleşmesini 22.kasım 1993 tarihli bakanlar kurulu kararıyla onayladı. 3915 sayılı kanun oldu.

 

KİTLESEL İLETİŞİM ARACI OLAN TELEVİZYONUN TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

1. OLUMLU ETKİLER
“Genel olarak, kitle iletişim araçlarının işlevlerinin belirtilmesinden sonra, bunların en bilineni ve ilki olan “bilgi aktarma” işlevini baz alarak, televizyonu, birey ve toplum sorunlarının çözüm kaynağı olarak gören düşünürlerden biri Mc. Luhan’dır.
Mc. Luhan’a göre, “mesaj aracın kendisidir”. Bir iletişim eyleminde belirleyici olan şey iletilmek istenen mesajın içeriği değil, bu mesajı iletmek için kullanılan mesajın kendisidir. İnsanların ilişki ve eylem ölçülerini biçimleyen ve belirleyen şey kullanılan araçlardır (Özkök, 1985:163). Yani, her iletişim tekniği ya da belli iletişim teknikleri grubu belli bir kültürü ortaya çıkarırlar. Bu düşünüre göre, toplumların evrensel gelişim sürecinde temel unsur iletişim teknikleri ve bunların farklılaşmasıdır. Bu şekilde yaptığı sınıflandırmasında, insanlığın geçirdiği ilk dönem olarak yazının bulunuşundan önceki uygarlıkları belirtmiştir (kabile dönemi). Bu dönemde egemen iletişim biçimi sözlü anlatım ve işitsel algılamadır. Bu dönemde düşünce özgür bir biçimde yayılır ve insan bütün duygularını aynı anda ve uyumlu bir biçimde kullanır (Özkök, 1985: 164). Daha sonra, yazının bulunması ile gelişen ve gutenberg galaksisi dediği dönem gelmektedir. Mc. Luhan’a göre yazının bulunuşuyla insanoğlunun birinci dönemdeki sakin yaşamı da köklü bir değişmeye uğramıştır. Birinci dönemde egemen olan işitme duyusu yerini yavaş yavaş “göz”ün egemen olduğu bir iletişime bırakacaktır. İletişimde egemen olan duyunun değişmesi ile birlikte düşünce örgütlenmesi ve uygarlık da değişecektir (Özkök, 1985: 165). Yazının egemen olmaya başladığı bu tarihsel dönemde ortaya çıkan en önemli kavramlar olarak bireycilik, merkeziyetçilik ve milliyetçiliktir. Yazının egemen oluşu ile birlikte okumanın artması, bireyler arası iletişimi azaltmış ve bireyciliği getirmiştir. Ayrıca, yazının yayılmaya başlaması, ülkelerin yönetiminin merkezi nitelikte olmasına yol açarak, totaliter yönetimlerin ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. Tüm bu gelişmeler, aynı zamanda milliyetçiliği de beraberinde getirmiştir. Yazı, nasıl ki bireyler arasındaki iletişimi azaltıyorsa, milliyetçilik de toplumlar arası iletişimi azaltan bir unsurdur. Görüldüğü gibi, tüm bu gelişmeler Mc. Luhan tarafından iletişimin kopukluğu bağlamında bir sorun olarak görülmektedir. Bu sorunun çözüm kaynağı olarak, bilgi bakımından yoksul ancak katılma sağlama açısından güçlü bir araç olan televizyon gündeme gelmektedir. Televizyon ile birlikte görme duyusunun egemenliği ve basılı yazının oluşturduğu uygarlık artık aşılmaktadır. Bu araç sayesinde, insanlar artık “evrensel bir köy”de yaşamaktadırlar. Dış dünyayı algılamada, Gutenberg Galaksisi’nin buyrukçu özellikleri silinmekte, daha önceki doğallığa (kabile dönemine) dönüş başlamaktadır. Gerek Mc. Luhan, gerekse liberal gelenek içerisindeki diğer düşünürler tarafından, televizyona böyle bir anlam yüklenilmesinin arkasında yatan en önemli sebep, 19.yy. aydınlanma çağının bilim ve akla yüklediği anlamdır. “Bilgi, güçtür anlayışı”, bu güce sahip olunması ile gerek bireysel gerek toplumsal sorunların çözülebileceğine olan inancı da beraberinde getirmiştir. Mc. Luhan’ın sözünü ettiği dönemlerden sonuncusu olan elektronik dönemin aracı televizyonun, hem işitsel hem görsel olarak alıcısına ulaşması ve bu sayede, çok farklı kültürler hakkında bilgilerin edinilmesini sağlaması, sorunların çözüm kaynağı olarak niçin bu aracın düşünüldüğünün göstergesidir. Kısaca belirtilirse, televizyon, insanlığı “küresel bir köy”e götürmektedir. Televizyon sayesinde dünya küçülecek, kültürler birbirine benzeyecek ve bu durum toplumlardaki sorunların çözülmesine sebep olacaktır”

2. OLUMSUZ ETKİLER
“Baudrillard, Mills gibi düşünürler ile Frankfurt Okulu temsilcilerinin kitle iletişim araçlarına yaklaşımları eleştirel gelenek içerisinde değerlendirilir. Genel olarak belirtilirse, bu düşünürlere göre kitle iletişim araçları ve özellikle de televizyon, insan yaşamında bir sorundur.
Kitle iletişim araçları, bireyler arası ilişki ve etkileşimi son derece azaltmış ve zayıflatmıştır. Özellikle televizyon, bireylerin boş zamanlarında birbirleriyle iletişim kurmalarına ve fikir alış verişinde bulunmalarına olanak bırakmaz. Ayrıca, kitle iletişim araçlarının iyi bir eğitim aracı olmadığı, bireye özel sorunları karşısında umutlu ve umutsuz olduğu alanlarda yol gösterici olmak yerine, aldatıcı, kandırıcı, oyalayıcı bir mekanizma durumuna geldiği vurgulanır. Bireyin kendi sorunlarına ilişkin çözümler bulmasını engeller. Böylece kitle iletişim araçları bireye hiçbir zaman elde edemeyeceği ölçüde ayrıntılı bilgi ve haber verir. Fakat, bu ayrıntılı haber ve bilgiler verilirken , bunlar arasında gerçek bir bağlantının bulunup bulunmadığı hakkında açıklamalar getirmez. Bireylerin bunalım ve gerilimleri karşısında rasyonel bir bakış açısı da sunmaz. Aksine, bu gibi sunumlarda bireye ya şiddet ya da hiçbir şeyi ciddiye almaması telkin edilir veya önerilir ( Mills’den alıntı, Baran 1997: 99-100).
Televizyon, Mc. Luhan’ın belirttiği gibi dünyayı küçültecek ve global bir köye götürecektir. Ancak, bu durum Baudrillard, Mills gibi düşünürler ile Frankfurt Okulu temsilcilerine göre bir sorun olarak görülmektedir. Çünkü, böylelikle tek tek yerel kültürler yok olacak ve güçlü olan kültürün merkezde olduğu bir dünya düzeni oluşacaktır. Günümüzün bir değerlendirilmesi yapıldığında da bu tespit geçerli görünmektedir. Nitekim, ABD kültürünün egemen olduğu, merkezde bulunduğu bir dünya düzeni söz konusudur. ABD’nin, bu egemenliği kitle iletişim araçları ile daha da pekiştirme çabası içinde olduğu görülmektedir. Kendi hayat tarzlarını, insan ilişkilerini vb. birçok durumu yansıttıkları, dünya sinemasının önde gelen filmleri buna bir örnek olarak gösterilebilir. Söz konusu kültürel egemenliğin dışında, ABD’nin gerek siyasi gerek ekonomi alanında da egemenlik aracı olarak kitle iletişim araçlarından, özellikle de televizyondan yararlandığı açıkça görülmektedir.““Kitle iletişim araçlarının ve özellikle de televizyonun ülkemizde de son derece etkili olduğunun önemli göstergelerinden biri, televizyon dizileridir. İzleyiciler, televizyon dizilerinden öylesine etkilenmektedirler ki, yaşadıkları “gerçek dünya”dan daha çok, dizilerdeki “yapay dünya”da olup bitenlerle ilgilenmektedirler. Bunun sonucu olarak da, güncel sorunlar unutulmakta, kişilerin kendi sorunlarından daha çok, gerçek olmayan bir dünyanın ve o dünyadaki kişilerin sorunları önem kazanmaktadır.”
“Kitle iletişim araçlarının bireylerin sosyalizasyonu ve eğitimi ile kültür ürünlerini üretimi ve yaygınlaştırılması konusunda her zaman olumlu işlevler yerine getirdiğini söylemek de mümkün değildir. McQuail’in de vurguladığı gibi (Barrett & Braham, 1995: 96), bazı durumlarda medya, farkında olarak ya da olmadan bireylerin sosyalleşmesini engelleyici doğrultuda bir etki de yapabilmektedir. Hatta bir çok araştırmacı medyanın toplumun kültürünü yozlaştırıcı, bireylerin kişiliklerini bozucu etkilerini sıklıkla vurgulamaktadırlar.

Konu bu boyuttan ele alındığında medya, kültürü geliştirmek-yaşatmak, bireylerin sağlıklı kişilik geliştirmelerine katkıda bulunmak şöyle dursun; tam tersine ulusal kültürü yıpratıp zayıflatıcı, bireylerin kişiliklerini ve ruh sağlıklarını bozucu nitelikte bir etki de yapabilmektedir. Okulda eğitimcilerin, aile de ebeveynlerin ve öteki toplumsal kontrol (sosyalizasyon) ajanlarının öğrettikleri-aşıladıklarının tam tersini ön plana çıkartarak, özellikle çocukları ve gençleri çelişkiler içine sürükleyebilmektedir. Bu durum ise, toplumun mevcut değer ve normlarından sapma olarak tanımladığımız sapkın davranışları, körükleyip arttırıcı bir etki yapabilmektedir. Bütün bu olup-bitenler de, bireyler arası ilişkileri düzenleyen toplumsal değerleri, normları, davranış kalıplarını yıpratarak, hatta yok ederek toplumun ve kültürün geleceğini tehdit edici bir boyuta ulaşabilmektedir.
Ayrıca, medyanın bireylere “örnek rol modelleri” sunduğunu da bilmeyen yoktur. Özellikle belli yaş dönemlerindeki bireylerin, özdeşim kurarak kendilerini geliştirmek arayışı içinde oldukları da herkesçe bilinen bir gerçektir. Hatta bireylerin bu özdeşim kurma eğilimlerinin yalnızca çocuklarla ve gençlerle sınırlı kalmadığını da sosyologlar, psikologlar ve eğitim bilimciler tarafından gerçekleştirilen araştırmalar ortaya koymaktadır. Dünya ülkelerinin büyük çoğunluğunda, ortalama bir insanın, günde asgari birkaç saatini televizyon karşısında harcadığı da sanırım herkesçe aşikardır. Bütün bu gerçekler hatırda tutulduğuna, amaca uygun olarak kullanılmayan, ya da medya etiğinden sapmış bir şekilde işlev yapan iletişim araçlarının ve özellikle de televizyonun ne kadar güçlü bir silah olabileceği bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilir.
Hem de öylesine bir silah ki, en gelişmiş teknolojiler kullanılarak imal edilmiş, silah sanayiinin en güçlü ürünleri bile yanında bir hiç kalır. Klasik silahlarla, tüfekle-tabancayla ancak bir kaç kişi, bilemediniz bir kaç on kişi yaralanır ya da ölebilir. Nükleer-biyolojik silahlarla binler, on binler, ya da belli bir bölgede yaşayan insanlar zarar görür. Fakat, ehil olmayan ellerde, insani ve toplumsal amaçlar dışında kullanılan medya, öylesi bir silaha dönüşür ki, bir anda milyonları imha edebilecek konuma ulaşır. Hem de hedefi tam on ikiden vurarak. Yani bireylerin alnının tam ortasını-beynini ve göğsünün sol alt yanını-kalbini hedef alarak”
“…sorunun özünde, yetişmiş insan gücü yokluğu değil, kitle iletişim araçlarının kontrolünü ya da mülkiyetini elinde bulunduranların, yayıncılığı ve özellikle de televizyon yayıncılığını algılayış tarzları ve bu konuya yaklaşım biçimleri yatmaktadır: Bu durumu kısaca, “az emek, az zahmet ve az masrafla yüksek reyting, kolay ve çok kazanç anlayışı” şeklinde de tanımlanabilir.”

 

Çocuklar Üzerindeki Etkileri
Televizyon kanalları üzerindeki denetimlerin zayıf olduğu ülkelerde en çok zarar görenler gelişim çağındaki çocuklarıdır. Eğitim düzeyi düşük olan aileler, televizyonun bu olumsuz etkisini görememekte ve çocuğun saatler harcadığı televizyon konusuna dikkatle eğilmemektedirler.

Dinlenerek, ders çalışarak ya da uyuyarak değerlendirmesi gereken zamanı maalesef televizyon başında tüketen çocukların sayısı çok yüksek. Bu da sonuç olarak derslerinde başarısız olan, az uyuyan, az dinlenen çocukların gelişimine indirilen bir darbe olmaktadır.
Zamanla çocuğun en yakın arkadaşı ve oyuncağı haline gelen televizyonlar, çocuğun arkadaşlarıyla daha az zaman geçirmesine ve daha az oyun oynamasına yol açmaktadır. Bu da çocuğun ileriki yaşlarda yaşayacağı iletişimsel sorunların kaynağı olmaktadır.
“Televizyon reklamları, özellikle çocukların tüketim eğilimlerini önemli ölçüde etkilemektedir. Televizyon reklamlarının cazibesi, çocukların çikolata-şekerleme cinsi yiyeceklere karşı olan ilgisini ve bunları tüketme isteğini daha da arttırmaktadır. Baş döndürücü görüntü ve ses efektleri ile reklamları yapılan böylesi yiyeceklerin, çocukların sağlıklı ve dengeli beslenmeleri bakımından pek fazla değerli olduğu söylenemez. Beslenme değeri çok az ya da hiç olmayan bu tür yiyeceklerin aşırı ölçüde tüketilmesi, çocukların dengesiz beslenmesine ve onlarda iştahsızlığa neden olmaktadır. Bu durum ise, sağlıklı bir fizyolojik gelişim için hayati önem taşıyan ve çocukluk çağında bol miktarlarda alınması gereken, besin değeri çok yüksek sebze-meyve gibi yiyeceklerin yeterince tüketimini engellemektedir.
Öte yandan çocuğun, saatler boyunca ekran karşısında hareketsiz kalması da, yine çocukların fizyolojik gelişimlerinin sağlıklı bir doğrultuda gerçekleşmesini engellemektedir. Bu aşırı hareketsizliğe ve yetersiz spor etkinliklerine, dengeli ve sağlıklı olmayan beslenme alışkanlıkları da eklenince bir takım fiziki gelişme bozuklukları; kas, sinir ve iskelet sistemlerinde, söz konusu nedenlere dayalı bir takım işlev ve gelişim bozuklukları sıklıkla ortaya çıkabilmektedir. Özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde ve bazı batı Avrupa ülkelerinde, diğer bazı etkenlerin yanı sıra yukarıdaki nedenlerle yakından ilişkili olarak ortaya çıkan ve “obesity” olarak adlandırılan “aşırı şişmanlık” rahatsızlığı, çocuklara yönelik olarak toplumun genelini tehdit eden bir sosyal hastalık boyutlarına ulaşmıştır. Bu durum, sosyal-ekonomik ve siyasi açıdan gelişmiş ülkeler arasına katılma mücadelesi veren ülkemizde henüz, yukarıda sözü edilen ülkelerdeki gibi toplumun genelini tehdit eder bir boyuta ulaşmamıştır. Bununla birlikte çok uzak olmayan bir gelecekte obesitenin, ülkemizde de sosyal bir hastalık konumuna ulaşma riski bulunduğunu vurgulamak gerekir.”
“Çocuğun arkadaş ve oyun gruplarında yeterince bulunamayışı, ancak bu ortamlarda öğrenilebilen paylaşma, dostluk, yakın ilişkilere girme, güven duyma gibi çocukların sağlıklı bir kişilik geliştirebilmesi için hayati önem taşıyan duyguların, onlar tarafından yeterince tanınıp, gerektiğince tadılmasını engellemektedir.
Ayrıca televizyon çocukların saldırganlık eğilimlerini ve saldırganca davranışlar sergileme sıklıklarını da arttırmaktadır. Ekranlarda çok sıklıkla sergilenen ve çoğunlukla da gerçeklerden kopuk kavga, şiddet, kan, göz yaşı sahneleri çocuklarda saldırgan ve geçimsiz bir kişiliğin gelişmesine yol açmaktadır. Normal boyutları ile sergilendiğinde bile çocukların ruh sağlığı ve psikolojik gelişimlerinde çok önemli sıkıntılara yol açabilecek nitelik taşıyan böylesi sahneler; bir de ütopist ve gerçekçi olmayan yorumlarla sergilendiğinde, bunların çocuğun sosyal-psikolojik kimliğinde yaptığı tahrifat ve açtığı yaralar katlanarak artmaktadır. Böylesi yaralayıcı etkilere maruz kalmış çocukların arkadaş çevresi ile, ailesiyle ve sosyal çevresindeki öteki bireylerle sağlıklı ve istendik doğrultuda ilişkiler kurup geliştirmesini çok zor olacaktır.
Bütün bunların da ötesinde, belki de televizyonun çocukların sosyal ve psikolojik gelişimlerinde neden olabileceği en büyük olumsuzluk, bu aygıtın, özdeşim kurma eğiliminde olan çocuklara sunduğu rasyonel ve gerçekçi olmayan özdeksel modellerle ilgilidir. Çocukluk dönemleri, küçük insan bireylerinin, özdeşim kurabilecekleri bir örnek model arayışı içinde oldukları dönemlerdir.
Bu özdeşim kurma eğilimi, çocukların kişilik gelişimleri açısından hayati bir öneme sahiptir. Fakat bu değerlendirme, çocuklardaki söz konusu eğilimlerin, amaca uygun ve doğru kanallara yönlendirildiği ölçüde geçerlidir. Aksi takdirde bilinçsizce ve rast gele seçilmiş yanlış modeller, çocukların kişilik gelişimlerinin sağlıklı olmayan temeller üzerinde şekillenmesine yol açabilmektedir. Çocukluk dönemlerinde temelleri atılıp, şekillenmeye başlayan bu kişilik özelliklerinin, çocukların yetişkinlik dönemlerinde ve hatta onların tüm yaşamları boyunca da etkisini sürdüreceği gerçeği dikkate alındığında, konunun önemi daha bir netlik kazanır.
Çocukların televizyon karşısında harcadıkları zamanın büyüklüğü ve televizyonun çocuklar üzerindeki kalıcı etkileri de göz önünde bulundurulduğunda; teknoloji harikası bu aracın, çocukların kişilik gelişimleri açısından yeri, önemi ve yapabileceği olası etkilerin boyutları daha da anlaşılır hale gelecektir. Sosyal bilimciler tarafından gerçekleştirilen bir çok araştırma, çocuklara özdeşim kurabilecekleri örnek modeller sunma bakımından televizyonun son derece etkili bir araç olduğu gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır. Sunulan bu örnek modeller olumlu bir nitelik taşıyıp, çocukların sosyal-psikolojik gelişimlerinin sağlıklı zeminler üzerinde gerçekleşmesine yardımcı olabileceği gibi, bu etki tam tersi bir doğrultuda da olabilmektedir: Yani televizyonun sunduğu olumsuz tiplemeler de, böylesi eğilimlerin en yoğun olduğu dönemi yaşayan çocukların, özdeşim kurmak için seçtiği örnek modeller arasında yer alabilmektedir. Hatta bir çok araştırmacı, bu etkinin olumsuz boyutlarının daha ağır bastığını da özellikle vurgulamaktadır.”

 

3: Değişen Türkiye: 1980 sonrası Türkiye’deki siyasi, sosyal ve kültürel gelişim ile ilgili bir almanak hazırlanması öğrencilere ödev olarak verilir. İlgili site yukarıda verilmiştir.

 

4: Taşı Toprağı Altın Şehirler: Köyden kente göçün sebepleri ve sonuçları. Sunu hazırlancak.

 

DPT Türkiye'nin göç haritasını çıkardı
Emine Çal - Hülya Gündüzalp

Türkiye’de, 1965-2000 döneminde, beşer yıllık dönemler itibarıyla 2,7 ile 4,8 milyon
arasında olmak üzere 21,1 milyon insan, doğduğu köyünden, çalıştığı
kentinden başka diyarlara gitmek üzere iller arası göç kervanına katıldı.
Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) 1965-2000 yıllarını kapsayan dönemde,
yurt düzeyinde, doğudan batıya, kuzeyden güneye hareket halinde olan
göçlerin profilini çıkarttı. "Türkiye’nin göç haritası" olarak da
adlandırılabilecek DPT çalışmasında, ekonomik ve sosyolojik açıdan
ilginç, kayda değer ve çeşitli araştırmalarda veri olarak
kullanılabilecek sonuçlara ulaşıldı.
Rapora göre, 1965-1970 döneminde 3,2, 1970-1975 döneminde 3,4, 1975-1980
döneminde 2,7, 1980-1985 döneminde 2,9, 1985-1990 döneminde 4,1,
1995-2000 döneminde ise 4,8 milyon insan başka illere göç etti.
A.A muhabirin edindiği bilgiye göre, DPT’nin çalışmasında, nüfus artış
hızındaki azalmaya paralel olarak kentleşme hızı azalma eğilimi
göstermiş olmasına rağmen, kentleşme hızının makul seviyeye inmesi ve
isteğe bağlı nüfus hareketlerinin, istenen mekanlara yönelmesinde yeteri
kadar başarılı olunamadığı ortaya çıktı. 1970-2000 döneminde İstanbul,
Ankara ve İzmir’in yer aldığı büyük nüfuslu iller grubuna, Konya, Adana,
Bursa, Antalya, Mersin, Şanlıurfa ve Diyarbakır illeri dahil oldu.
1995-2000 döneminde Antalya, Şanlıurfa ve İstanbul nüfus artış hızı en
yüksek iller olurken, Tunceli ve Ardahan başta olma üzere 15 ilin nüfusu
azaldı.
12 istatistiki bölge birimi arasında, İstanbul bölgesi (sadece İstanbul
ilini kapsıyor) nüfus artış hızı en yüksek, Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi
ise nüfus artış hızı en düşük bölgeler oldu. Türkiye genelinde göç eden
nüfusun payında artan bir eğilim gözlendi ve 5 yaşın üstündeki nüfusun
yüzde 11’ini oluşturan 6,7 milyon insan 1995-2000 döneminde yurt içinde,
il içi ve iller arası olarak göç etti. Toplam göçler içinde il içi
yerleşim yerleri arasında göç edenlerin payı artarken, iller arası göç
edenlerin payı azaldı.
Kırdan kente göçlerin daha fazla olduğu şeklinde bir görüş hakim
olmasına rağmen, göçlerin yarıdan fazlası şehirden şehire, yaklaşık 6’ta
biri, köyden şehire göçler şeklinde oldu.
81 ilin 23’ü, verdiğinden daha fazla göç aldı. Bu illerin başında
İstanbul, İzmir, Bursa, Kocaeli, Ankara ve Antalya geldi. 81 ilin 58’i
aldığından daha fazla göç verdi. Samsun, Şanlıurfa ve Diyarbakır bu
illerin içinde yer aldı.
Erkeklerin çoğunluğu iş arama/bulma ve tayin/atama nedeniyle, kadınların
çoğunluğu ise evlilik ve eğitim nedeniyle göç ettiler. 2000 yılında da
nüfusun yüzde 72,2’si doğduğu ilde, yüzde 27,8’i ise doğduğu ilin
dışında ikamet etmek durumunda kaldı.
1995-2000 DÖNEMİNDE İSE 6,7 MİLYON İNSAN GÖÇ ETTİ
1965-2000 döneminde iç göçün Türkiye genelindeki değişimi ve 1975-2000
döneminde yerleşim yerleri, iller arası ve istatistiki bölge birimleri
arasındaki göçlerin boyutları ve göç akım yönleri de değerlendirmeye
tabi tutuldu.
Türkiye genelinde 1975-2000 döneminde, toplam nüfus içinde göç eden
nüfusun payı artış eğilimi gösterdi. 1975-1980 döneminde nüfusun yüzde
9,3’ünü oluşturan 3,6 milyon insan göç etmişken, 1995-2000 döneminde
nüfusun yüzde 11’ini teşkil eden 6,7 milyon insan göç etmek durumunda
kaldı.
İller arasındaki göçlerin toplam nüfus içindeki payının değişimi
incelendiğinde, 1965-2000 döneminde beşer yıllık dönemler itibarıyla 2,7
ile 4,8 milyon arasında, toplam 21,1 milyon insan göç kervanına katıldı.
1965-1970 döneminde her yüz kişiden 10,7’si iller arasında göç ederken,
zaman içinde göç hızlarında azalmalar gözlendi ve 1980-1985 döneminde
yüzde 6,5’e kadar düştü. Ancak, 1985-2000 döneminde göç oranında 1970’li
yıllar seviyesi kadar olmasa da bir yükselme gözlendi ve 1995-2000
döneminde her yüz kişiden 7,9’u iller arasında ikametgahını değiştirdi.
DEMOGRAFİK YAPIDA KAYDA DEĞER GELİŞMELER OLDU
20. yüzyılın ortalarında başlayan ve 1960’lı yıllarda artarak günümüze
kadar devam eden ekonomik ve sosyal alandaki gelişmelere paralel olarak,
demografik yapıda ve nüfusun mekansal dağılımında kayda değer değişimler
de oldu. 1960’lı yıllardan itibaren, nüfus artış hızı yavaşladı,
1995-2000 döneminde Türkiye nüfusu yılda ortalama yüzde 1,83 artış
göstererek 67,8 milyona yükseldi ve 2. Dünya Savaşı yıllarından, 1945
yılından sonra ilk kez nüfus artış hızı yüzde 2’nin altına indi. Halen
nüfus artış hızı yüzde 1’lerde seyrediyor.
Türkiye toplam nüfus artış hızındaki azalışa paralel olarak da kentleşme
hızı zaman içinde azaldı, 1975-1980 döneminde yüzde 5,22 olan kentleşme
hızı 2000 yılında yüzde 2,89’a geriledi, toplam nüfusun yüzde 57’sini
oluşturan 38,7 milyon kişi kentlerde yaşamaya başladı.
1965-1970 döneminde 67 ilden 20’sinin, 1970-1975 döneminde 24’ünün,
1975-1980 döneminde 18’inin ve 1980-1985 döneminde 19’unun, 1985-1990
döneminde 73 ilden 20’sinin ve 1995-2000 döneminde ise 81 ilden 23’ünün
iller arası net göç hızları pozitif düzeyde sonuçlandı.
35 yıllık sürede iller arası net göç hızları pozitif olan bu illerin
tamamına yakını Türkiye’nin batısında yer alan iller oldu. 35 yıllık
sürede iller arası net göç hızları negatif olan illerin büyük çoğunluğu
ise Türkiye’nin orta ile doğusundaki bölgelerde yer aldı. 25 yıllık
dönemde İstanbul ve İzmir illeri, verdiği göçten daha fazla göç alan
iller arasında ilk sıralarda yer aldı. 1995-2000 döneminde ise Samsun,
Şanlıurfa ve Diyarbakır illeri aldığı göçten daha fazla göç veren
illerin başında geldi. 1975-2000 döneminde, illerin kendi sınırları
içindeki yerleşim yerleri arasındaki göçler dahil edilmeden illerin
aldığı göç hızı en yüksek olan illerin büyük çoğunluğu batı bölgelerinde
sıralandı.
Oransal olarak en fazla göçü, 1975-2000 yılları arasında Kars, Tunceli
ve Artvin verdi. 1975-2000 döneminde verdiği göç hızı en düşük olan
iller genellikle batı bölgelerinde oldu. 1975-1985 dönemlerinde Antalya
ili verdiği göç hızı en düşük iller arasında ilk sırada yer alırken, bu
il, 1985-2000 dönemlerinde yerini Bursa iline bıraktı. Bu ilin dışında
Manisa ve Muğla illeri verdiği göç hızı en düşük iller arasında yer aldı.
GÖÇLER DOĞUDAN BATIYA
Göçlerin Türkiye’nin doğusunda yer alan bölgelerden, sosyo-ekonomik
bakımdan daha gelişmiş batı bölgelerine doğru yöneldiği gözlendi. 12
bölgeli istatistiki bölge birimlerinden İstanbul ve Batı Marmara
bölgeleri net göç hızı pozitif olan bölgelerin başında gelirken, Batı
Karadeniz ve Kuzeydoğu Anadolu bölgeleri de net göç hızı negatif olan
bölgeleri oluşturdu. İstanbul bölgesine, 1995-2000 döneminde en fazla
göçü, il olarak Ankara’dan, bölge olarak Batı Karadeniz’den aldı. Ege
bölgesinin aldığı göçün yüzde 16,26’sı Güneydoğu Anadolu bölgesinden
geldi.
İstanbul Bölgesi, 1995-2000 döneminde aldığı göçün yüzde 19,87’sini Batı
Karadeniz Bölgesinden, Ege Bölgesi ise aldığı göçün yüzde 16,26’sını
Güneydoğu Anadolu Bölgesinden, Batı Marmara Bölgesi aldığı göçün yüzde
28,02’sini İstanbul Bölgesinden ve Doğu Marmara Bölgesi de aldığı göçün
yüzde 18,20’sini İstanbul Bölgesinden aldı.
Aldığı ve verdiği nüfus büyüklüğü bakımından üst sıralarda yer alan
Akdeniz Bölgesi, en fazla göçü Güneydoğu Anadolu bölgesinden alırken, en
fazla göçü İstanbul Bölgesine verdi.
1995-2000 döneminde en fazla göç veren illerin başında gelen Ankara ve
Kocaeli illeri hariç, İstanbul, İzmir, Adana, Samsun, Diyarbakır, Konya,
İçel ve Erzurum illerinden iş arama/bulma nedeniyle göç edenler ilk
sırada yer aldılar. Ankara’dan göç edenlerin tayin/atama, Kocaeli’nden
göç edenlerin ise deprem öncelikli göç etme nedenleri olarak tespit
edildi. Bu dönemde en fazla göç veren illerden Kocaeli ve İstanbul
illeri hariç, en fazla göç veren diğer illerden deprem ve güvenlik
nedeniyle göç edenlerin payı oldukça düşük kaldı.
GÖÇ HIZI EN HIZLI İL TEKİRDAĞ
Türkiye genelinde göç eden nüfusun payında artan bir eğilim gözlenirken,
5 yaşın üstündeki nüfusun yüzde 11’ini oluşturan 6,7 milyon kişi
1995-2000 döneminde yurt içinde göç etti. Bu kişilerce en yoğun göç
edilen ve en yoğun göç veren yerleşim yerleriyle, göç edenlerin öne
çıkan nitelikleri şöyle belirlendi:
"Göç edenlerin yaklaşık yüzde 70’i iller arasında, yüzde 30’u il
içindeki yerleşim yerleri arasında göç etmektedir. Göç edenlerin
yaklaşık 58’i şehirden şehire, yüzde 20’si şehirden köye, yüzde 17’si
köyden şehire ve yüzde 5’i köyden köye göç etmiştir. Verdiği göçten,
aldığı göçün en fazla olduğu ilin başında İstanbul gelmekte ve bu il en
fazla Ankara’dan göç almaktadır. Aldığı göçten verdiği göçün en fazla
olduğu ilin başında Samsun gelmekte ve bu il en fazla İstanbul’a göç
vermektedir. Net göç hızı en yüksek ilin başında Tekirdağ, net göç hızı
en düşük illerin başında Ardahan gelmektedir.
Göç edenlerin yüzde 55’i erkek, yüzde 45’i kadındır. Genç ve yaşlı nüfus
göçü çok az, buna karşılık, göçlerin büyük çoğunluğu orta yaşlarda ve
özellikle göçlerin yaklaşık yüzde 20’si 20-24 yaş grubunda
yoğunlaşmaktadır. Genelde hiç evlenmemiş ve boşanmış olanlar, özelde ise
hiç evlenmemiş erkekler ve evli kadınlar daha fazla göç etmektedir.
Eğitim görmüş olanlardan özellikle ilkokuldan mezun olmuş kişiler daha
fazla göç etmektedir. Göç eden erkekler kadınlara nazaran daha fazla
istihdam imkanı bulmasına karşılık, daha fazla erkek işsiz kalmaktadır.
Göç etmiş kişilerin büyük çoğunluğu hizmetler ile ilgili ekonomik
faaliyetlerde bulunmaktadır.
Göç etmiş kişilerin yaklaşık üçte biri tarım dışı üretim faaliyetlerinde
çalışanlar ve ulaştırma makinaları kullananlardır. Göç etmiş kişilerin
büyük çoğunluğu ücretli, maaşlı veya yevmiyeli olarak çalışmaktadır.
Hane halkı fertlerinden birine bağımlı göç nedeninden sonra iş
arama/bulma, tayin/atama, amaçlı göçler göç olgusunun en önemli nedenini
oluşturmakta, kadınların çoğunluğu evlilik, erkeklerin çoğunluğu iş
arama/iş bulma nedeniyle göç etmektedir."
2000 YILINDA NÜFUSUN YÜZDE 27,8’İ DOĞDUĞU İLİN DIŞINDA
2000 yılında nüfusun yüzde 27,8’nin doğduğu ilin dışındaki bir ilde
yaşamakta olduğu, bu çalışmada, 1995-2000 döneminde nüfusun yüzde
11’nin, ülkenin göreceli olarak sosyal ve ekonomik bakımdan yeterince
gelişmemiş bölgelerinden ve illerinden, gelişmiş batı bölgelerine ve
metropollerine göç ettiği ortaya çıktı. Bu kişilerin genellikle
eğitimli, bekar, orta yaş grubunda, çoğunluğunun erkek olduğu, iş
bulma/arama nedeniyle göç ettiği ve tarım dışı ekonomik faaliyet
alanında hizmetler sektöründe ücretli, maaşlı ve yevmiyeli olarak
çalıştığı görüldü.

Türkiye ve Dışgöç
Türkiye ve dışgöç ilişkisi iki ayrı alt başlıkta incelenebilir; Türkiye’ye göç ve Türkiye’den göç.
a)Türkiye’den Göç
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları, “büyük mübadele” olarak bilinen büyük bir göç hareketine de tanık olmuştur. Lozan Antlaşması temelinde, Yunanistan’da yaşayan Müslümanların Türkiye’ye göçüne karşılık bir milyon Yunan kökenli Ortodoks Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmıştır. Bu göç 1923 sonundan 1925 başına kadar sürmüştür.
1960’lı yıllara kadar Türkiye’den yurt dışına yönelen göç, ağırlıklı olarak gayrimüslimleri içermektedir. Bu göç, ekonomik bir göç olmaktan çok siyasi ve kültürel nedenlerden kaynaklanan bir nüfus hareketidir. Bu dönemde, binlerce gayrimüslimin bazen kişisel girişimleri bazen de küçük gruplar halinde ülkeden ayrıldıkları bilinmektedir. Örneğin, 1935 yılında Yunanca konuşan 10 bin Türk vatandaşının ayrılması gibi. Bu arada, 1940’lı yılların başında çıkarılan Varlık Dergisi’nin gayrimüslimlerin göçünü hızlandırdığı da bir gerçektir. Öte yandan İsrail Devleti’nin kuruluşunun getirdiği çekicilik ile 1948 ve 1952 yılları arasında yaklaşık 35 bin Musevi Türkiye’den İsrail’e göç etmiştir. Türkiye, 1960’ların başından sonra da, dünyanın birçok ülkesine yönelen çok büyük sayıdaki göçün kaynağı olmuştur. Son 35-40 yıllık Türkiye dış göç tarihi bu göç hareketine iki temel dönemin varlığını gösterir. 1960 başları ve 1970 sonları arasında “işçi göçü dönemi” ve 1970 sonlarında bu yana “işçi göçü sonrası dönem”.
1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra, Türkiye’deki ilk beş yıllık(1962-1967) kalkınma planı, göçü yani işgücü ihracatını, işsizliği azaltma ve işçi dövizi akışı sağlama bağlamında gelişme politikalarından birisi olarak değerlendirildi. Türkiye bu politikayı gerçekleştirmek için Almanya ile 1961’de göç anlaşması imzaladı. Hükümetler arasında benzer anlaşmalar göçün temel koşulları, iş ve ücret konularını da içerecek şekilde Avusturya, Hollanda ve Belçika ile 1964’te, Fransa ile 1965’te, İsveç ve Avustralya ile 1967’de imzalandı. Özet olarak Türk işçilerinin Batı Avrupa ülkelerine göçü 1960’larda başlamış, 1960’ların ortalarında hızlanmış, 1960’ların sonunda ve 1970’lerin başında oldukça yaygınlaşmış ve 1970’lerde petrol bulanımı ve onu izleyen ekonomik dar boğaz döneminde Federal Almanya’nın işçi alımını durdurmasıyla en azından yasal planda çok yavaşlamıştır. Bu göç hareketi, 1970’lerin sonu ve özellikle 1980’lerin başında aile birleşimi ve evlilik göçü şeklini alarak devam etmiştir. Bu göçler 1980’de sadece Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk nüfusunun 1,7 milyona ulaşmasına neden olmuş; 1985’te bu nüfus 2 milyona; 1990’da 2,3 milyona yükselmiştir. 1995’te söz konusu nüfus resmi kaynaklara göre 3 milyon kişidir.
Son 15-20 yılda, Türkiye dikkate değer bir ekonomik, sosyal, politik ve demografik değişik yaşadı. Bu değişik yalnızca Türkiye’den devam eden göç akışının temel nedenlerini belirlemekte, aynı zamanda son göçlerin arkasında yatan dinamiğe de işaret etmektedir. 1980’ler ve 1990’larda Türkiye’de bazı önemli ekonomik ve sosyal gelişmeler olmasına karşın, Türkiye gelişmekte olan bir ülke olarak, yüksek göç potansiyeli ile uluslar arası göç pazarında önemli bir yere sahipti. Örneğin 1993 Dünta Bankası istatistiklerinde, 1990’ların başında Türkiye’de kişi başına düşen gayri safi milli hasıla 1,780 dolar iken, Türkiye’den binlerce göçmen alan Almanya’nın ise 1,4 tür. Türkiye’de doğumda beklenilen ortalama yaşam süresi 67 iken, Almanya’da 76’dır. Türkiye’de ortaokula yazılma oranı 54 iken, Almanya’da 97’dir. Türkiye’nin şehir nüfusu toplam nüfusun %63’ü iken, Almanya’da %90’dır. Bu gibi rakamlar Türkiye’den kaynaklanan dışgöçün dinamiklerini açıklamada belirleyici olmasalar da, göç alan ve göç veren ülkeler arasında devam eden ekonomik ve demografik dengesizliklerin göç dalgalarına olası etkilerini ima etmektedir.
1980-1995 yılları arasında yaklaşık 350 bin kişi siyasi sığınma yolunu kullanarak Türkiye’den Batı Avrupa’ya gitti. Özellikle 1980’lerin sonları ve 1990’ların başlarında siyasi nedenlerle göç etmeye çalışanların sayısı arttı. 1983-85 arasında Batı Avrupa’da iltica başvurusu yapan Türk vatandaşlarının yıllık ortalaması 11 binden 1989-1991 arasında 47 bine yükseldi. Son dönemlerdeki verilen iltica başvurularında hayli düşüş olmasına rağmen, 1990’ların ortalarında yıllık rakamın 37 bin civarında olduğunu gösteriyor.

b)Türkiye’ye Göç
Türkiye’ye göçün tarihini Cumhuriyet öncesine dek uzatmak mümkündür. Bilindiği gibi yüzyıl dönümünde yaşayan “93 Harbi”, Balkan Savaşları ve arkasından gelen Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı egemenliğindeki topraklarda yaşayan insanların-özellikle Balkanlarda ve Anadolu’da hayatlarını önemli ölçüde etkiledi. Bu üç savaş sırasında yüzbinlerce kişi Balkanlar’dan Anadolu’ya göç etmiştir.

Türkiye’ye göçün birinci dönemini “ulusal inşa” dönemi olarak adlandırmak pek yanlış olmaz. Çünkü bu dönemde karşımıza çıkan en temel göç görüntüsü, savaş sonunda Cumhuriyet Türkiye’si sınırları dışında kalmış Osmanlı topraklarında yaşayan Müslüman ve çoğunlukla Türk kökenli insanların, milli iradeye dayanan yeni “anayurd” göçleridir. Bu göçlerin temel nedeni siyasal, dinsel ve kültürel nedenli çatışmalar ve anlşamazlıklar olmuştur.

1945’ten 1980’lere dek uzatabileceğimiz 2.dönem daha çok Bulgaristan’dan göç ile belirlendi. Önce 1950-1951 ve daha sonra 1969-1978 arasında olmak üzere, iki parti göç yaşandı ve yaklaşık 270 bin kişi Bulgaristan’dan ülkeye giriş yaptı.

 

6:Modanın Serüveni: Yıl 1938, bir zamanlar erkek serpuşu olan fes, kadın modasına girdi. Yıl 1940; Naylon çorap kadın giyiminin en önemli parçası oldu. Yıl 1950; Pilili etekler, ütü gerektirmeyen ‘‘yıka ve giy’’ gömlekleri, gardroplardaki çeşitliliği arttırdı. 70'li yıllar, giyimde başkaldırı ve pervasız görünümü sergiledi. 80'lerde köyden kente göç, modayı derinden etkiledi. 1980-2000 dönemi imaj çağı olarak tarihe damgasını vurdu.

Umut ve masumiyet çağıydı. Bir ülke, bir ulus ve bir devlet yaratılıyordu. Giyim kuşamdan yazıya, müzikten dile, hukuktan sanata, konutlardan kentlere, her alanda batılı bir toplum, batılı bir ülke olunacaktı. Hem de alelacele... Alpullu'da, Uşak'ta, Turhal'da, Tokat ve Eskişehir'de, daha nice Anadolu kasabasında konser salonları, spor kulüpleri, hatta tenis kortları açılmaya başlamıştı. Dönemin hayali ‘‘Küçük Amerika’’ olmaktı. ‘‘Muasır Medeniyeti’’yeni dünya temsil ediyordu. Ancak giyim modasında Avrupa örnek alınıyordu. Erkek modasında daha çok İngiliz giyim tarzı etkindi. Pantolon askıları yerini kemere bırakmıştı. Bereler, şortlar, pijalamalar, yüzme ve güneşlenme mayoları adeta ‘‘modernliğin’’ simgesi olmuştu.

Türkiye'de kadın modasındaki değişim, erkek modasından da hızlı ve radikal oldu. Bukleler makaslara feda ediliyor, saçlar ‘‘a la garçon’’ kestiriliyordu. Kadınların jartiyerli çorapları, kısa saçlarının üstüne taktığı cloche (çan) şapkaları vardı. Yanık ciltler, plajlar, sağlıklı bir görüntü ve spor yapmak çok modaydı. 1930'lara gelindiğinde tüm dünyada olduğu gibi ekonomik kriz Türkiye'yi de etkiledi. ‘‘Yerli Malı Kullan’’ kampanyaları başladı. Sümerbank 1933'de korunmlaya alındı. ‘‘Yerli Mallar Pazarı’’ kurularak halk bu pazarlardan alışveriş etmeye özendirildi. Yine de bu dönemde moda oyunu tüm sosyal sınıflara yayıldı. Giyim ısmarlama-terzi türünden ziyade, ucuz bir çözüm olan hazır giyime kaydı. 1930'lar giyimde sadelik rüzgarı estirdi. Dönemin moda kadını olgun, ölçülü ve daha dişiydi. Saçlar uzamaya bırakılmıştı. Uzun boylu görünmek önemliydi ve tüm terzilik hileleri kadını da erkeği de uzun boylu göstermek üzere seferber edilmişti. Gary Cooper, Clark Gable, Cary Grant, Fred Astaire erkek giyiminde şıklık ve zerafet sembolü idi.

ETEKLER KALÇA HİZZASINDA İkinci Dünya Savaşı yıllarında askeri üniformayı andıran giysiler moda oldu. Ev kadınları usta birer terziydi artık. Gizli yamalar, onarımlar, elde örülen kazaklar...Yokluk, yaratıcılığın yolunu açmıştı. Amerikan bezinden spor ceketler, şortlar yapılıyor, elde ne varsa değerlendiriliyordu. Şapka eskiye oranla şaşasını yitirmişti. Giyimde farklı gözükmenin ucuz ve kolay yolları aranmaya başlanmıştı. Karaborsadan ipek çorap alamayacak duruma gelen kadınlar, çıplak baldırlarına ipek çorabın dikişlerini taklid eden çizgiler çekerek o varmışçasına davranıyorlardı.

Amerikan rüyası 1950'li, 60'lı yıllarda moda rüzgarları Amerika'dan esti. Hollywood filmlerinin güçlü toplumsal etkisiyle ‘‘Amerikan Rüyasından’’ etkilenmemek mümkün değildi. 1950'li yılların kadını göğüslerini kaldıran, belini incelten, vücudunun siluetine hükmeden korselerden ayrılmaya pek niyetli gözükmüyordu. Ancak 1960'lara doğru, kendine konfor ve rahatlık getiren modalara hayır diyemedi. Etek boylarında kısalma ve bedende belirli bir rahatlamaya yol açan çuval elbiseleri kabullendi.

Dünyada başkaldırının, kadın, azınlık ve çevre hareketlerinin tohumlarının atıldığı 1960'lar, Türkiye'yi de etkisi altına aldı. Ülke 1960 darbesiyle sonuçlanmış bir sürecin ardından, 1961 Anayasası'nın getirdiği göreli özgürlük ortamını yaşıyordu. Kişisel zevklerin ön plana çıkarıldığı, ‘‘imaj devrinin’’ kapılarının açılmaya başlandığı yıllar yaşanmaktaydı. Tasarımda ‘‘ultra modern’’lik gündeme gelmişti. Işıltılı ıslak görünümlü PVC, kolay kullanımlı akrilik ve polyester kumaşlar, deri görünümlü plastik gibi malzemeler bu çağın havasını yansıtmaktaydı. Yeni ve özgür bir görünüme ulaşmanın yolu açıktı: Kavisleri düzeltmek ve etekleri kısaltmak.

1970'li yıllarda eteklerin boyu kalça hizzasına kadar çıktı. Gözler bu kısalığa alışmış, yediden yetmişe, yakışanından yakışmayanına kadar pekçok Türk kadın mini etek giymeye başlamıştı. Diz yüksekliğinde botlar, geniş kemerler, büyük omuz çantaları, bilek hizasında eldivenler, yapay mücevherler, incikler, boncuklar, hiçbir dönemde olmadığı kadar artmıştı.

SİYASAL HAREKETLİLİK 1970'ler Türkiye'de siyasal ve kültürel hareketliliğin olanca hızıyla yaşandığı bir dönem oldu. Devrimci sol görüşlü öğrenciler arasında gocuk, parka, ülkücü sağ görüşlüler arasında aşağıya doğru sarkık Orta Asya bıyıkları moda oldu. Militancı dinci kesimi ise uzun sakallar simgeliyordu. Bu dönemde toplumsal bir olgu olarak göze çarpan kırsal kente göç, modayı derinden etkiledi. Varoşlarda pantolon üzerine giyilen güllü etekler ve onların üzerine giyilen İngilizce yazılı t-shirtler, yarım tesettür ya da yarım açılma, kentle etkileşimin giyime yansımasıydı.

Anadolu eşrafına yönelik gazino ve pavyonlar, orta sınıfın ilgi gösterdiği tavernalar, gençelerin buluşma yeri publar, üst gelir grubunun gittiği özel kulüpler, diskolar, toplumdaki farklılaşmaların çoğalması ve kendine ait tiplerin doğmasına neden oluyor, ilgi-beğeni alanlarındaki ve türlerindeki artış, giyim tarzlarındaki çeşitliliği de beraberinde getiriyordu. Bu dönemin kadın giyimi, modern ve iyi kesimli, süssüz, bir anlamda klasik bir görünüme sahipti. Uzun manşetli gömlekleri, kalça seviyesinde geniş kemerleri, baldırlarını sarmalayan çizmeleri, çok iri gözlükleri vardı. Ve kadın, her dönemde olduğundan daha sık ve daha çok biçim ve çeşitte pantolonlar, pantolon takımlar giyer olmuştu.

MARKALAR DÖNEMİ 12 Eylül 1980 darbesi, toplumu yeni bir sürece soktu. Ekonomide liberalleşme politikaları, yabancı sermayenin Türk pazarına girmesi, modayı yakından etkiledi. Dünyanın ünlü giyim markaları büyük kentlerde peş peşe mağazalarını açıyor, bu markaları taşıyan kıyafetlerle dolaşmak bir statü sembolü sayılıyordu. 1980'lerde shirt, sweat-shirt, tight gibi ingilizceden dilimize yerleşmiş pekçok giyim eşyası, saç bantları, lastik ayakkabılar, eşofmanlar moda oldu.

Kadınlar ise geleneksel olarak erkek egemenliğinde olan iş dünyasına el atmışlar, etek ya da pantolonla giydikleri abartılı vatkalarla kaldırılmış omuz ceketleri, kravatları ile genel moda resmine güçlü, profesyonel iş kadını imajına ait yeni kıyafetler sokmuşlardı. Moda artık elbiselerin stillerine bağlı olmaktan çıkmış, kumaş çeşitliliği modanın demode olma sürecini hızlandırıcı bir rol üstlenmişti. Sade ve vücudu kavrayan formlar, 90'lara damgasını vurdu. Mümkün olduğunca süsten uzak, iyi kalıp, yetenekli kumaş ve koyu renkli giyimin uzak, endişeli ve sıkıntılı görünümleri seçildi. Dönemler ve giysiler yeniden sunuluyor, giyim parçaları kullanımdan kullanıma yer değiştiriyor, feminen diye kabul görmüş bir kumaştan yapılmış erkek ceketi, lüks parlak malzemeden yapılmış bir spor ayakkabı, gece elbisesinin üstünde altı çizilerek kullanılan teknik bir detay...Artık hiçbir malzeme tek bir cinse özel değildi!

ÖNCE GİYİM Batılı yaşam şekli genç Türkiye Cumhuriyeti'nde yeni yeni kabul görmeye başlarken, kendini önce giyim tarzıyla belli etti. Her döneme damgasını vuran toplumsal değerleri, değişen giyim tarzında gözlemlemek mümkündü. Mesela 1930'lu yıllarda yaşanan ekonomik kriz, ısmarlama-terzi giysilerin yavaş yavaş terkedilmesiyle daha ucuz bir çözüm olan hazır giyime geçişi sağladı.

SAÇLAR UZUYOR Türkiye'de kadın modasındaki değişim ise erkek modasındakinden de hızlı ve radikal oldu. 1930'larda ekonomik kriz, giyimde sadelik rüzgarları estiriyordu. Uzun saçlı olmayı engelleyen cloche şapkaların modası geçmeye yüz tutmuş, saçlar uzamaya bırakılmıştı.

AMERİKAN RÜZGARI 50'li yıllar, Türkiye'nin çok partili hayata geçişi ve Amerika'yla kurduğu yeni ilişkilerle belirlenen bir dönemin tanıklığını yaptı. Amerika'da esen moda rüzgarları Türkiye'yi de etkisi altına aldı. Etek boyları kısaldı, Kadın vücudunun siluetini belirleyen korseler o yılların vazgeçilmezleriydi. 1970'lerde Avrupa'daki öğrenci hareketleri Türkiye'yi de etkiledi. Genel ahlak kurallarındaki özgürleşme modaya da yansıdı. ‘‘Mini etek’’kalça hizasına kadar çıktı.

DEĞİŞİM MACERASI  ‘‘75 Yılda Değişen Yaşam Değişen İnsan-Cumhuriyet Modaları’’ İş Bankası yayınlarından çıktı. Bu kitap Tarih Vakfı'nın ‘‘Bilanço '98’’Yayın Projesi Dizisinden sadece bir tanesi. ‘‘20. yüzyılın en şiddetli toplumsal ve kültürel değişim fırtınalarından birine kaplmış bir ülkenin ve onun insanlarının, bazen umutlu, neşeli, coşkulu, bazen de zorlu, tepkili, gel-gitli değişim macerasının, bölük pörçük anılarla, silik fotoğraflarla, biraz nostalji, biraz hüzün, bir fiske mizah, bolca övünç ve aldığı kadar özeleştiriyle anlatılmaya çalışılan gündelik yaşam öyküsü’’diyor, kitabın koordinatörleri Oya Baydar ve Derya özkan.

 

 

 

Bugün 38188 ziyaretçi (69527 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=