KüfüR ve RekLam yaSaktıR..



KüfüR ve RekLam yaSaktıR..

VEDAT EVLİYA LİSESİ

soğuk savaş dönemi

İNDİR

3.ÜNİTE(SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ)

A) Soğuk savaş nedir?

   1) Soğuk Savaşa Geçiş Dönemi(1945-1947)

   2)  Dönemi Şekillendiren Faktörler

   3) Soğuk Savaşın Aktörleri

      a) Harry S. Truman  b)  Yosif  Stalin                                                                                                                                             
c)Clement Attlee     d) Charles de Gaulle

B) SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ BATININ DENGE POLİTİKASI

   1) Truman Doktrini

   2) Marshall Doktrini

   3) Batı Avrupa birliği

   4) Berlin Buhranı

   5)  Nato’nun Kurulusu

   6) Yugoslavya’nın Kominformdan Çıkarılması

   7) Beş Barış Antlaşması

   8) Schuman Planı(Avrupa birliği)

C) SOĞUK SAVAŞ VE ORTADOĞU

    1) 1957 Suriye Bunalımı

    2) 1958 Lübnan Bunalımı

    3) Bağdat paktı

       a) CENTO

     4) Eisenhower Doktrini

    5) İsrail Devletinin kurulması ve Arap-İsrail Savaşları

     a) Balfour Doktrini

    6) Süveyş Buhranı

    7)Ürdün Buhranı

   8)Soğuk Savaş ve İslam Dünyası

D) SOĞUK SAVAŞ VE RUSYA

   1) Rusya’nın Dünyaya Komünizmi Yayma Politikası

   2) Varşova Paktı

E)SOĞUK SAVAŞ VE UZAKDOĞU

   1) Seato’nun Kurulması

   2) Uzakdoğu Çatışmaları

   3) Kore Savaşı

   4) Uzakdoğu’daki Aktörler

       a) Mohandas Karamçand Gandi’nin hayatı

       b)Muhammet Ali Cinnah’ın Hayatı

F)SOĞUK SAVAŞ VE TÜRKİYE

   1) Bağdat Paktı

   2)Balkan İttifakı

   3) Kıbrıs Sorunu

        a) Zürih Antlaşması

        b) Londra Abtlaşması

   4) Nato’ya Giriş

   5)  Kore Savaşı

   6) İç Politika

        a) Adnan Menderes’in Hayatı

        b) Demokrat Parti Dönemi

        c) Etkinlikler

             1) 12 Temmuz Beyannamesi’nin Türk Siyasi Tarihindeki Yeri Ve Önemi

             2) Soğuk Savaş Döneminde Türkiye’deki Ekonomik Gelişmeler

         3)  Demokrat Parti Döneminde Tarımda 5 Artış

 

G)SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE BİLİM KÜLTÜR VE SANATTA MEYDANA GELEN ÖNEMLİ OLAYLAR

   1)Dünyada Meydana Gelen Önemli Olaylar

       a) Sputnik Olayı

          b)Soğuk Savaş Döneminde Buluşlar

          c) Soğuk Savaş ve Sinema

          d) Soğuk Savaş Dönemi Dünya Kronolojisi

   2) Türkiye’de Meydana Gelen Önemli Olaylar

       a) Soğuk Savaş Dönemi Türkiye Kronolojisi

 

A)   Soğuk savaş nedir?

                  II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasında sürdürülen sürekli gerginlik ve sınırlı çatışma biçimidir. Soğuk savaş, 1917'den başlayan Doğu-Batı çekişmesinin bir ürünüdür. Bu çekişme II. Dünya Savaşı'ndan sonra daha belirgin hale geldi. Soğuk savaş geriliminin azaldığı ya da çok yoğunlaştığı dönemler olmuştur. "Soğuk Savaş" deyimi ilk kez 1947 yılında ABD'li Bernard Baruch tarafından kullanılmıştır. II. Dünya Savaşından sonra Orta, Doğu ve Güneydoğu Avrupa'da SSCB'nin etkisi artmaya başladı ve bu bölgedeki ülkeleri bir ölçüde kendi şemsiyesi altına aldı. Bundan korkan ABD ve İngiltere, Batı Avrupa'da ve başka yerlerde ve Sovyet yanlısı komünist partilerin iktidara gelmemesi için çeşitli girişimlerde bulundular. Uyguladıkları Marshall Planı ile Batı Avrupa ülkeleri ABD'nin nüfuzu altına girerken, Doğu Avrupa ülkelerinde de Sovyet yanlısı komünist hükümetlerin kurulması ile Soğuk Savaş doruğa ulaştı. Bunun yanında ABD, Truman Doktrini çerçevesinde, Batı Avrupa'nın SSCB'ye karşı korunması için çaba harcadı. Bunun sonucu olarak da NATO (North Atlantic Treaty Organization-Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) kuruldu. Buna karşı, SSCB'de Varşova Paktı'nı kurdu ve Çin'de Sovyet yanlıları iktidarı ele geçirdiler. Böylece soğuk savaşı daha belirgin hale getiren bloklar oluştu ve çeşitli çatışma konuları ortaya çıktı.
             
Kore ve Vietnam savaşları, Berlin Sorunu, 1956-59 yılları arasında Ortadoğu'daki çekişme, U-2 casus uçağı olayı, Küba krizi gibi olaylar soğuk savaşın doruğunu oluşturdu. Soğuk savaşta blok liderlerinin kendi blokları içerisinde yer alan ülkelerin içişlerine karıştıklarına rastlanmıştır. 1962'den sonra (özellikle Küba bunalımından sonra) yavaş yavaş ortaya çıkan "detant" (yumuşama) dönemiyle karşıt iki blok, yerini daha karmaşık bir yapıya bıraktı. Yeni bağımsız ülkeler ortaya çıktı. Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi konusunda görüşler vurgulamaya başladılar. İki blok arasındaki çekişmeyi sona erdirmek için 1975 yılında iki blok ülkelerinin katıldığı AGİK (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı) çerçevesinde Nihai Senet imzalandı. Fakat Asya ve Afrika'daki karışıklığın tırmanması bu detente (yumuşama) sürecini sona erdirdi. 1980'lerin başında yeniden soğuk savaş dönemine girildi. Fakat 1985 yılında SSCB Komünist Parti Genel Sekreterliğine Mikhail Gorbaçov'un gelmesi ile, iki blok arasındaki buzlar eriremeye başladı. Ve 1989 yılında Doğu Avrupa'da başlayan rejim değişikliği, ve soğuk savaşı simgeleyen Berlin Duvarı'nın yıkılması ile II. Dünya Savaşından sonra başlayan süreç sona ermeye başladı.1991'de SSCB'nin çökmesiyle Soğuk Savaş sona erdi.

 

1) Soğuk Savaşa Geçiş Dönemi(1945-1947)

 

İkinci Dünya Savaşından Sonra Güç Dengesi
        "İkinci Dünya Savaşından sonra uluslararası politikanın yapısı başlıca dört gelişme nedeniyle radikal bir değişme göstermiştir: Geleneksel güç dengesinin merkezi ve en önemli öğesi olan Avrupa'nın ve Avrupa devletlerinin savaşta büyük tahribata uğramaları; Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği'nin "Süper Devletler" olarak ortaya çıkması; termonükleer silahların geliştirilmesi; dünyanın çeşitli bölgelerindeki ulusalcı hareketlerin "Avrupa İmparatorluklarına " karşı ihtilalcı tutumları.
        Kızıl Ordu savaş sırasında işgal etmek olduğu Doğu ve Orta Avrupa'dan kolayca çıkmayacağını, hatta baskısını Batı yönünde attıracağını savaştan sonraki tutumu ile ortaya koymuştu. Amerika tam bir yalnızcılık politikasına dönmeyeceğini, Sovyet girişimlerine karşı cephe alacağını belli etmişti.Böylece, savaş içinde kader birliği yapan, savaş sonrası dünyasının bu iki büyk devleti arasında başlayan çekişme, günümüze değin süregelen yeni uluslararası sistemin ana temasını oluşmuştur. Bu ikili çekişme ve kutuplaşma nedeniyle, savaşlardan sonra yenenlerle yenilenler arasında daima yapılmış olan barış antlaşmalarının imzalanması bile olanaksızlaşmıştır; bunun tek istinası, 1947 yılında İtalya ile yapılan barış antlaşmasıdır."

İKİ KUTUPLULUK
         Avrupa'nın bir güç merkezi olarak dünya politikası sahnesinden çekilmesinden sonra, dünya en az yirmi yıl kesin çizgiyle ABD ve Sovyetler Birliği'nin çevresinde " iki kutuplu " bir nitelik kazandı." İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler Almanyası ile Mussolini İtalyasını dize getiren güçler İngiltere ya da Fransa değil, ABD ile Sovyetler Birliği'ydi.Savaş sonrasından 1970'lere kadar uluslararası ilişkilerin tarihini, bu iki karşıt ideolojiye bağlanmış ABD ile Sovyetler birliği'nin yeryüzünde etki kurmak için gösterdikleri çabaların öyküsü olarak nitelemek gerçekçi bir genelleme olacaktır.Savaştan her bakımdan yıkık çıkan Avrupa devletleri bu iki " süper" devletin çevresinde kümeleneceklerdir."Böylece ortaya "iki kutuplu" bir denge çıkmıştır. "Soğuk Savaş " diye kısaca adlandırdığımız bu yeni durum, etkisini yirmi yıl kadar sürdürmüştür. Bugün bile tüm belirtilerinin ortadan kalktığını söyleyemeyiz.
    Bu iki kutuplu denge, yeni karşılaşılan bir olgu değildir".Onsekizinci yüzyılda İngiltere ile Fransa, 1890 ile 1914 yılları arasında Üçlü İttifak ile Üçlü İtilaf ve 1945 ile 1990 arasında ABDile Sovyetler Biriliği arasında olagelmiştir.Tarih boyunca iki kutuplu denge,iki güçlü devlet ve bu devletler çevresinde kümelenen küçük devletleri gerektirmiştir."
    "Kutupluluk, uluslararası sisteme kaç blok ya da devlet kümesinin etki yaptığıdır. Bu dönemde ise büyük ve orta büyüklükteki devletlerin hemen hemen hepsi iki blok içinde toplanmış durumdadır."
    "İki kutuplu sistemin , uluslararası hukuk ve kurallara tam uyularak yönetimi ve düzenlenmesi çok zordur.Bütün bağlantısız devletler bir araya gelseler bile, her iki kampa etkide bulunamaz, çözümler kabul ettiremezler. Resmi olmayan düzenleyiciler olarak iki blok, birbirlerini denetlerlel, karşı tarafın gücünü güçle dengelemye çalışırlar.İki kutuplu sistemin avantajı, bozucu davranış ve bu davranışın yol açtığı sonuçların kolaylıkla görülüp tedbir alınabilmesidir."
    İşte İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem bize iki kutuplu sistemi tüm nitelikleriyle anlamamızı sağlayacaktır.Bu dönemdeki gelişmeler de bu çerçeve içinde değerlendirilmektedir.

1945'ten Sonra Kutuplaşmaya Neden Olan Olaylar
            İkinci Dünya Savaşı, 1945 Mayıs ayında Avrupa'da, Eylül ayında da Asya'da sona erince,bu kıtalardaki güçler dengesinde büyük boşluklar meydana geldi.Unda, yenilen Almanya, İtalya ve Japonya'nın yanında, galip devletlerden olan savaş öncesinin güçlü devletleri İngiltere ve Fransa'nın da savaştan büyük ölçüde yıpranmış olarak çıkması önemli rol oynadı. Bu devletlerin kendilerine gelebilmeleri için uzun yıllara gerek vardı. Bu bakımdan savaştan sonra, Avrupa'da Almanya'nın, Asya'da Japonya'nın yerini tek başına dolduracak bu kıtalardan devlet bulunmamaktaydı. Savaştan sonra güçlü olarak ayakta kalabilenler ise, siyasi ve ekonomik doktrinleri birbiriyle çatışan, Avrupa'ya göre iki kenar devlet, yani ABD ile Sovyetler Birliği idi.Bunlardan ABD, Birinci Dünya Savaşından sonra olduğu gibi,yeniden kıtasına çekilip olayları uzaktan izleme eğilimi içindeydi. Sovyetler Birliği ise yayılma isteğindeydi.
            Bu sırada, savaş sonunda barış ve güvenliğe kavuştuklarını sanan, barışı kurmak ve korumak için kurdukları Birleşmiş Milletler  Örgütü'ne güvenen Batı Devletleri, altı yıl süren savaşın kamuoylarında meydana getirdiği yük ve bıkkınlığın da etkisiyle,silahlı kuvvetlerin tamamına yakınını terhis ettiler.Buna karşılık Sovyetler, büyük ve güçlü ordularını daha da takviye etti, savaş sanayiini çalıştırmayı da hızlandırdı.Bu da, Batılı Devletler ile Sovyetler arasında bir dengesizlik meydana getirdi.
           "Sovyetler Birliği ile Batı Avrupa arasındaki bu dengesizlik, askeri alanda olduğu gibi, sanayi alanında da Sovyetlerin açık üstünlüğü şeklinde bulunuyordu.Bunların yanı sıra, uygulamasına yöneldiği yayılma politikasıyla Sovyetler, Batı Avrupa için endişe kaynağı haline gelmekteydi. Böylece, savaştan sonra, Avrupa için endişe kaynağı haline gelmekteydi. Böylece, savaştan sonra, Avrupa'da istediği gibi hareket edebilecek tek devlet olarak Sovyetler Birliği kalmış oluyordu."
          Bu dönemde Sovyetler Birliği'ne karşı koyabilecek tek devlet ise sonunda kendi kamuoyunun etkisiyle, yeniden kıtasına çekilme politikasına dönme eğilimindeydi. Bu düşünce de, o günlerde dünyanın tek atom gücüne sahip olan bu devleti, hareketsiz hale getirmiş bulunuyordu.
              İşte bu durumdan da yararlanmak isteyen Sovyet Rusya, savaş sırasında kendi işgali altına geçen Doğu ve Orta Avrupa ülkelerini paylaştırırken, diğer yandan Türkiye, Yunanistan, İran üzerinde etkisini geliştirmek için baskıya ve isteklerde bulunmaya, Uzakdoğu'da da Çin'de girişimlerde bulunmaya başladı.Bunlar ise, karşı ittifaklara yol açtığı gibi, dünyayı yeni bir bloklaşma dönemine sürükleyen başlıca etkenler oldu.

Avrupa'da Kurtulma ve Bölünme
1.Postdam Öncesi Gelişmeler
a)ABD ile Sovyetler Birliği Arasındaki Anlaşmazlıklar
          "Savaş sırasında Avrupa'yı ilgilendiren kararlar üç büyük devlet tarafından alınmıştı.Böylece savaş sonu Avrupasının toplumsal ve siyasal yapısı büyük ölçüde onlar tarafından belirlendi.Bu noktanın iyi bilinmesi, Avrupa'da savaş sonrası gelişmelerinin anlaşılmasında son derece önemlidir.ABD'nin ekonomik, Sovyetler Birliği'nin iskeri gücüne sahip olmayan İngiltere'nin zayıflığı savaş sonrasında açıkça ortaya çıktı ve böylece iki büyük devlet Avrupa'ya biçim verdiler.
             Savaş stratejisi konusunda İngiliz-Amerikan ilişkilerinde pek bir pürüz ortaya çıkmamışsa da aynı şey Sovyet-Amerikan ilişkileri için söylenemez.Sovyetler Birliği, ABD'den savaş içinde büyük miktarda Ödünç Verme ve Kiralama yardımı aldı.Ama yapılan yardımın 1945 Mayısında aniden kesilmesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin bozulacağının en erken habercisiydi.Stalin, savaşın ortasında ekonomik yardımın yeterli olmadığını ve batıda ikinci cephenin aç olması gerektiğini söylüyordu.Bu cephenin erken açılmamasını ABD'nin art niyetine, bu devletin Almanya ile anlaşıp Hitler'i Sovyetler üzerine saldırtmak istemesine bağlıyordu.İkinci cephe açılıp her iki ordu da Avrupa'nın ortasına doğru ilerlerken bile, ABD ile Sovyetler arasında gerçek anlamda eşgüdümlü bir askeri planlama yoktu."
    "Sovyetler Birliği ile Batı arasındaki ilişkilerin denendiği ilk yer Polonya oldu.Roosevelt ile Churchill, Stalin'in Baltık ülkelerini bırakmayacağını, bazı Fin topraklarını ilhak edeceğini ve Doğu Prusya toprakları konusunda direteceğini tahmin ediyorlardı.Onları asıl düşündüren, Sovyetler Birliği'nin Polanya'daki niyeteydi.Hatırlanacağı gibi, İngiltere'yi 1939'da savaşa sokan Polonya'nın savunulmasıydı.Londra'daki Polonya hükümetinin 1920 Sovyet-Polonya savaşından sonra saptanmış bulunan  Polonya'nın doğu sınırında ödünsüz ısrar etmesinin de gerçekçi olmadığını anlamışlardı.Böylece bir ısrar Sovyet-Batı ilişkilerini tehlikeye düşürebileceği gibi kurulması planlanan Birleşmiş Milletler'e Sovyet desteğini kötü yönde etkileyebilirdi."


b) Churchill ile Stalin arasında " Yüzdeler Anlaşması "
                " Tarihte " Yüzdeler Antlaşması " diye geçen bu antlaşmada, Churchill ve Stalin arasinda 1944 Ekim'inde gerçeklesen ve amaci Dogu Avrupa'da etki alanlarinin kesin olarak saptanmasi olan anlasmayla Ingiltere ve Rusya Dogu Avrupa'da sahip olacaklari üstünlügü yüzdelerle belirlemislerdir. Macaristan'da Ingiltere %50, Sovyetler %50, Bulgaristan'da %25, %75; Romanya %10, %90; Yugoslavya'da %50, %50; Yunanistan'da %90, %10, Churchill'in anilarindan yazdiklarinda anlasildigina göre, bu anlasma o andaki savas durumu düzenlemesiydi ve imzalanacak olan baris antlasmalarinda degisikliklere açikti. Gerçek ne olursa olsun, böyle bir düzenlemenin savas sonrasi gelismelerini etkileyecegi açikti ve öyle de oldu. Sovyetler Birligi Dogu Avrupa ülkelerinde askeri üstünlügünü sonuna kadar kullanirken, Yunanistan'a karismadi ve Ingiltere, Yunan iç savasinda kralci hükümete tam destek verirken, Yunan komünistlerine dogrudan yardim yapmadi.
                 İşte hemen savaş sonrasının bu karar ve gelişmeleri, Avrupa'nın, komünizmin kıtada çökmesine kadar süren, bölünmüşlüğünü başlatmıştır.Bu kararlar , Batı'nın Doğu Avrpa'daki gücünün sınırının ve bölgedeki Sovyet üstünlüğünün gerçekçi bir değerlendirmesidir."
c) Almanya Üzerindeki Anlaşmazlık
              "Müttefiklerin politikalrındaki asıl fark, daha doğrusu dayanışma denemesi, Almanya'da ortaya çıktı. Almanya'nın savaş içinde Fransa'daki politikası, İngiltere'ye hava saldırısı ve Sovyetler'e karşı giriştiği savaş, Müttefiklerin Almanya'ya karşı tutumlarının saptanmasını kolaylaştırmıştır. Böylece, daha savaş içinde, Almanya'nın silahsızlandırılacağı, Nazilerden arındırılacağı kararlaştırılmıştı.Stalin, Almanya'nın yeniden güçlenmesini önlemek amacıyla, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Fransa'nın Almanya'ya karşı tutumundan çok daha sert bir tutum içindeydi. Almanya'nın şu ya da bu biçimde parçalanması ve böylece Birinci Dünya Savaşı'nda yapılan hatanın tekrarlanmaması, en önemli Müttefik amaçlarından biri oldu. Daha 1941 Eylül'ünde, Stalin tamirat sorununu ortaya atmıştı. 1919 yılından sonra tazminat sorununu ne denli güçlüğklere yol açtığını hatırlayan İngiltere, bu tamiratın para yerine eşya ile ödenmesi konusunda Sovyetlerle anlaştı. Ayrıca Almanya'nın kayıtsız şartsız tesliminden sonra, ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği'nin temsilcilerinden kurulu bir " Müttefik Denetim Komisyonu " nun Almanya'nın yönetimini ele alması da kararlaştırılmıştı."
            Tüm bu nedenlerle, 1943 Tahran doruk toplantısında bu genel konularda anlaşmaya varmak kolay olmuştu, ama hala Almanya'nın nasıl parçalanacağı ve Müttefik işgalinin nasıl örgütleneceği konularında kesin karar verilmemişti. İşgal bölgeleri en sonında Yalta Konferansı'nda belirginleşip kabul edildi. Sovyetler Birliği Almanya'nın doğu bölgesini, İngiltere kuzeybatısını ve ABD güneybatı bölgesini işgal edeceklerdi. Sovyet işgal bölgesi içinde kalan Berlin de aynı biçimde işgal bölgelerine ayrılacaklardı. Ancak Batılıların Berlin'e nasıl geçecekleri Yalta'da belirlenmedi. Bu konu Müttefikler arasında ilişkiler bozulunca büyük sorun çıkaracak, Batılılar ile Sovyetler Birliğini bir çatışmanın eşiğine kadar getirecekti.
Potsdam Konferansı, 1945
              II. Dünya Savasi sonlarina dogru Müttefik devletlerin yaptigi son konferansdır. Konferans, Prusya devletinin kraliyet merkezi olan Potsdam'da yapildi. Konferansa ABD'den Baskan Truman, Ingiltere'den Basbakan Winston Churchill (Konferans sürerken yapilan seçimlerde Churchill iktidardan düstü ve Attlee yeni Basbakan olarak Potsdam konferansina katildi) ve Sovyetler Birligi'nden Stalin katilmistir.
                "Temmuz 1945'te baslayan Konferans, tarihin en büyük zaferinden sonra toplanmistir. Fakat çözülmesi gereken sorun çok önemliydi: Avrupa'nin yeniden kurulmasi. Avrupa'nin savastan yikik çikmasi, bu ihtiyaci dogurmustu. Potsdam konferansi, planlandigi tarihten birkaç gün sonra baslamisti. Tarihçiler bu konuda Truman'i sorumlu tutmaktadirlar. Truman, konferansa ilk atom bombasi denemesinin sonucunu beklerken gitti. Konferans'ta, baris antlasmalarini hazirlayacak bir Disisleri Bakanlari Kurulu kuruldu. Üzerinde durulan en önemli konular: Almanya sorunu, Polonya sorunu, Avusturya'nin isgali, SSCB'nin Dogu Avrupa'daki rolü,savas tazminatlari ve Japonya ile süren savasin durumuydu. Konferansta en çok tartisilan konu Almanya idi. Müttefikler, Almanya'nin yenilmesi kesinlik kazanmaya baslayinca, Almanya'nin parçalanmasi konusundaki eski görüslerini degistirmeye basladilar. Churchill Mart 1945'te "Almanya'yi parçalamayi düsünmüyoruz" demekteydi. Stalin ise Almanya'yi parçalamayi istemedigini söyledi. Stalin Ruhr bölgesinden tamirat almak istiyordu. Potsdam'da, daha çok Almanya'nin Nazilikten ve askerlikten arindirilmasi konusu üzerinde duruldu.Çünkü Nazizim ortadan kalkarsa, militarizm de ortadan kalkar ve silaha da gerek kalmazdı. Ilk önce savas suçlularinin cezalandirilmasina karar verildi. Alman askerlerinin elinden silahlarin alinmasi, demokratik düzenin kurulmasi; bunu yapmak için ise, egitim sisteminin tümüyle degistirilmesi gerekirdi. Bunun için Almanya'nin bir süre isgal altinda kalmasi kararlastirildi. Buna göre, Almanya, Sovyet, Ingiliz, Amerikan ve Fransiz isgal kuvvetleri komutanlarinca yönetilecek dört ayri isgal bölgesine ayrilacakti. Berlin, Viyana ve Avusturya ayni sekilde bölünecekti. Almanya'da demokrasiyi kurmak için, tüm ülkeyi kapsayan ve yerel özerklige sahip devletlerden olusan bir federasyon kurulmasina karar verildi. Maliye, dis ticaret ve bunun gibi konular ise federalizm kapsamina alinmayarak "Denetim Kurulu" olusturuldu."
                Konferansta üzerinde durulan diger bir önemli konu, Polonya'ydi. Yalta Konferansinda kurulmasi kararlastirilmis olan koalisyon hükümeti, simdi Potsdam Konferansi süresince kurulmus ve kabul edilmisti. Polonya'da seçimler açik olacakti, gazeteciler de seçimde gözlemci sifati ile bulunacaklardi. Sovyetler Birligi, Müttefik devletlerden yönetimleri degisen Romanya, Bulgaristan ve Macaristan'a karismamalarini, Türkiye'den Sovyetlere bir üs verilmesini istedi. Fakat bu istekler kabul edilmedi.
                  Potsdam'da Türkiye de söz konusu edildi. Stalin'in Montrö Sözleşmesi'nin değiştirilmesi isteği ilke olarak Batılılarca kabul edildi.Ayrıca Sözleşme'nin Türkiye ile ayrı ayrı yapılacak görüşmelerle değiştirilmesi de kararlaştırıldı. Böylece Sovyetler Birliği Boğazlar konusunda uzun süreden beri istediklerini en sonunda Batılılara kabul ettirmiş oldu. Hem Sözleşme değiştirilecek  hem de bu değiştirmede Türkiye ile yalnız kalabilecekti.
               Japonya'ya, Potsdam Bildirgesi'ni kabul etmesi için ültimatom gönderildi. Ancak, Japonya bunu reddetti. Bunun üzerine ABD, Hirosima ve Nagazaki'ye (6 Agustos, 9 Agustos) atom bombasi atti. Konferans 1 Agustos 1945 tarihinde sona erdi.
              Yalta Konferansı'dan sonra görülen olumlu hava, Potsdam Konferansı'ndan sonra yoktur.Konferansa ilişkin Sovyet yorumuna göre, Batılılar Sovyetler Birliği'nden çok Almanya'nın kalkınmasına öncelik veriyor ve Almanya'nın Sovyet halkı ve topraklarına verdiği zarara karşı ilgisiz davranıyordu.Batılılara göreyse Sovyetler Birliği, genel bir Avrupa düzenlemesinden çok kendini güçlendirmek peşindeydi.
           Postdam Konferansı'nın en çok zamanını alan Almanya sorunu, "soğuk savaş "ın en önemli konusu oldu.
Atom Silahındaki Anlaşmazlık
            Almanya'nın sorunundan sonra soğuk savaşa geçiş dönemini oluşturan ikinci olay, atom enerjisi sorunudur. O kadar ki Hiroşima'dan bu yana bu sorun hemen hemen her diplomatik alışverişte karşımıza çıkmaktadır.
                  "1945 yılının sonunda " Büyük Üçler " in dışişleri bakanları, Güvenlik Konseyi'ne bağlı bir Atom Enerjisi Komisyonu kurarak bu dehşetin engellenmesi konusunda anlaştılar. 1946 Martındaysa ABD kendi projesini sundu. Acheson-Lilienthal Önerisi adını alan proje, atom silahonın uluslararası denetimi için bir dizi aşama getirmekteydi. Ayrıca bu geçiş döneminde ABD atom tekeline sahip bulunurken, öteki devletler uluslararası ajanslarca denetlenecekti. Bu noktaya kadar Müttefikler arasunda görünürde bir anlaşmazlık çıkmadı. Ancak Başkan Truman 1946 Nisanında Bernard Baruch'u BM Komisyonu'na Amerikan temsilcisi seçince durum değişti ve bu noktadan sonra Amerikan politikası yeni biçimler aldı.Baruch, Sovyetler Birliğine karşı sert bir tutum takınılması görüşündeydi ve bu görüşlerini Amerikan askeri yetkililerine kabul ettirdi. Baruch 14 Haziran 1946'da BM Atom Enerjisi Komisyonu'na Amerikan projesini bildirdi. Uluslararası bir güvenlik sistemi altında ABD'nin atom tekelinden vazgeçmesini ana hedef olarak kabul eden Baruch Planı; atom enerjisinin geliştirilmesi ve kullanımının tüm aşamlarını denetleyecek olan bir uluslararası Atom Geliştirme Kuruluşu'nun kurulması; ihlallere karşı bu kuruluşa sınırsız denetleme yetkisinin tanınması; atom silahının yapımıyla ilgili her türlü ihlalin en sert biçimde cezalandırılması; kuruluş tam denetim kurduktan sonra atom silahının yapımının yasaklanması ve mevcut atom stoklarının yok edilmesi ve anlaşmayı ihlal edenlerin cezalandırılmasını engellenmemesi için Güvenlik Konseyi!ndeki veto sisteminin değiştirilmesini içermektedir.
              Baruch Planı, Sovyetler Birliği tarafından kabul edilmemesine rağman, daha sonra ABD tarafından nükleer silahsızlanma konferanslarında ortaya konan önerilerin temelini oluşturması açısından önemlidir.sovyetler Birliği'nin planı reddetme nedenleri ise; planın uygulanmasıyla ABD atom silahı yapabilme yeteneğine sahip tek devlet olarak kalması; ABD, BM'de karar verme sürecine egemen olduğu için, bu örgütün bir kuruluşu olan Atom Enerji Komisyonu'nu da etkisi altına alabileceği; planın tartışıldığı sırada Sovyetler Birliği atom silahının gizlerini ele geçirip bu silahı çok kısa bir süre içinde yapabilme uğraşı içindeydi.Bu nedenlerden  dolayı bu planı kabul etmeyen Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki gerginlik daha da büyüdü."

 

2)      Dönemi Şekillendiren Faktörler

 

     İkinci Büyük Savaş'tan sonra iki büyük devlet ortaya çıktı:
      ABD ve SSCB.
            ABD ve İkinci Büyük Savaştan büyük yaralar alarak çıkmış, bir kısım Batı Avrupa devletleri, kapitalist düzenleri için tehdit oluşturan devlet kapitalizmine, SSCB'ye karşı ortak bir askeri aygıt oluşturdular. 4 Nisan 1949'da, 12 Batılı ülke; ABD, İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüxemburg, Kanada, İtalya, İzlanda, Danimarka, Norveç ve Portekiz NATO'yu (North Atlantic Treaty Organization-Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) kurdu.
Soğuk Savaş, özellikle baskın iki iktidar odağının karşılıklı tehditlerinin ve bu tehditleri kullanarak dünyada hakimiyet kurma çekişmesinin on yıllar süren dönemidir.
               Soğuk Savaş döneminde kapitalizmin, "dehşetengiz" Sovyet tehdidinin karşısında sıra dağlar gibi duran askerî aygıtı NATO, ortak tehdide karşı askeri alanda birleşen Atlantik ötesi dostlarının ortak hedefleri çerçevesinde işbirliğinin devamını ve gücünü teşkil ediyordu. NATO'nun kurulduğu ilk dönem, üye devletlerin "güvenliğinin" ABD'nin nükleer gücüne dayalı olduğu, "caydırıcılık" için en önemli silahı "nükleer güç" kullanımının oluşturduğu dönemdir. O zaman ve şimdi de NATO'nun esas askeri gücünü ABD oluşturmaktadır. 1950'lerde SSCB'nin de nükleer silah üretmesi ve karşılık verebilme yeteneği elde etmesiyle Bush Doktrini olarak ilan edilen ancak hiç de yeni bir buluş olmayan, o zaman da benimsenmiş "önleyici savaş" stratejisinden vazgeçilerek "çevreleme" ve "caydırma" politikalarına ağırlık verildi. Bu arada 1952 yılında Türkiye ve Yunanistan NATO'ya katıldı. SSCB'ye karşı tampon devletler ve ileri karakollar oluşturulmaya, yeni üsler açılmaya devam etti. 1955'te Almanya, 1982'de İspanya NATO'ya dahil oldu. 1960'lardan itibaren de "esnek karşılık" denilen ve "nükleer silah kullanımı" temelli stratejini yerini alan yeni bir strateji geliştirildi. "Ortak düşman"ı çevreleme ve krizleri konvansiyonel yöntemler kullanarak çözer gibi yapma stratejisine ağırlık verildi. Soğuk Savaş dönemi, Monroe Doktrini ile kendisine dokunmadıkça dünyanın geri kalanıyla pek alakadar olmayan ABD'nin küresel iktidar olmaya oynadığı ve SSCB paranoyasıyla (iktidarın gıdası) askerî, ekonomik, siyasî hegemonyasını kurduğu bir dönemdir. Bu dönem boyunca NATO en önemli aygıtı olmuştur. Soğuk Savaş sona erdikten sonra da ABD, bu hegemonyasını korumak ve geliştirmek için yeni iktidar-korku-gelecek senaryoları yazmaya ve mekanizmalar oluşturmaya, varolanları dönüştürmeye koyulmuştur.

 3) Soğuk Savaşın Aktörleri

              a) Harry S. Truman

 

 

 

               Harry S. Truman (d. 8 Mayıs 1884 – ö. 26 Aralık 1972), Amerika Birleşik Devletleri'nin 33. başkanıdır. Göreve 1945 yılında o zamanki başkan olan Franklin D. Roosevelt'in görev başında ölmesi sonucu başkan yardımcısıyken gelmiştir. Başkanlığı geldiğinde II. Dünya Savaşı'nın son ayları yaşanıyordu. Truman 1945 yılının Ağustos ayında savaşı daha çabuk kazanmak gerekçesiyle Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atılması kararını verdi. Ayrıca 1948 yılında İsrail'in kurulmasını destekledi.
               II. Dünya Savaşı bittikten sonra SSCB ve ABD arasında bir kutuplaşma ortamı doğdu. Batı Avrupa ülkeleri 1949 yılında ABD'nin başını çektiği NATO örgütünü kurdular. Doğu Avrupa ülkeleri ise SSCB'nin başını çektiği Varşova Paktı'nı oluşturdular. Böylece Truman zamanında Soğuk Savaş başlamış oldu.
             1950 yılında ikiye bölünmüş olan Kore yarımadasında SSCB ve Çin destekli Kuzey Kore kuvvetleri Güney Kore'ye saldırarak büyük bir bölümünü işgal ettiler. Amerika Birleşik Devletleri Güney Kore'yi desteklemek için savaşa girdi. Yeni kurulmuş olan Birleşmiş Milletler'e üye olan 15 ülke de ABD'nin yanısıra savaşa katıldılar. Türkiye bu 15 ülke arasında 5.000'i aşkın askeriyle 4. büyük katılımı oluşturdu. Kore Savaşı Truman'ın geri kalan başkanlığı sürecinde devam etti. Savaş kayıpları devam ettikçe halkın desteğini kaybettiği kanısına vardı. 1952 yılındaki başkanlık seçimlerinden adaylığını geri çekti ve 1953 yılında başkanlığa veda etti.
            Truman, SSCB ve yanlısı olan ülkelere karşı ne pahasına olursa olsun mücadele edilmesine gerektiği ilkesine inaniyordu. Bu ilkeye Truman Doktrini adı verildi. Bu amaçla Truman, Dışişleri Bakanı General George C. Marshall ile birlikte II. Dünya Savaşı'ndan sonra Batı Avrupa ülkelerinin ekonomik durumunu düzeltmek amacıyla Marshall Planı denilen bir yardım paketi geliştirdi. Aynı amaçla 1947 yılında Yunanistan'la birlikte Türkiye'ye de 400 milyon dolarlık bir askeri ve ekonomik yardımı öngören ilk Amerikan yardımını başlattı.

 

b) Yosif Stalin

 

                  Yosif Stalin (asıl adıyla Gürcüce: ნამდვილი გვარი ჯუღაშვილი, İosif Visarionoviç Cugaşvili) (1879 - 1953), Gürcü Komünist. 1922'den, 1953 yılındaki ölümüne kadar 31 sene boyunca SSCB'nın liderliğini ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin liderliği anlamına gelen Genel Sekreterliğini yapmıştır. Lakabı olan 'Stalin' Rusça'da çelik kelimesinden mücadeleci ve sağlam karakterinden dolayı türetilmiştir. İosif Cugaşvili, 21 Aralık 1879'da Gürcistan'ın Gori kasabasında doğdu. Babası kunduracıydı. Gençken girdiği papaz okulundan devrimci militanlara katılmak üzere ayrıldı ve Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin Bolşevik kanadı saflarında yer aldı. Uzun yıllar Sibirya'da sürgünde kaldı. 1917 Ekim devriminden sonra sürgünden döndü. Aynı dönemde İsviçre'den sürgünden dönen Lenin'le birlikte çalışmaya başladı. 1917 Temmuz ayında Lenin'in tekrar Finlandiya'ya sürgüne gitmek zorunda kalması üzerine, Sverdlov'la birlikte partinin yönetimini üstlendi. Ekim Devrimi'nden sonra Lenin'in başkanlığındaki Sovyet hükümetinde Milliyetler Halk Komiseri oldu. Lenin'in 1924'teki ölümünden az önce Komünist Partisi genel sekreteri olarak seçildi. Lenin'in vasiyetnamesinde Stalin'in kaba bir kişiliğe sahip olduğu ve "dolayısıyla" parti yönetimi için uygun olmadığı yazılmıştır. Lenin'in hasta yatağında bilincinin tam olarak yerinde olmaması ve karısı Krupskaya'nın Stalin'e karşı olan kişisel düşmanca tavrıyla birleşmiş olması ihtimalinden dolayi gerçekle ve mantıkla ilgili çelişkili bir içeriğe sahip. Lenin'in parti içinde vasiyetinin dağıtılmasının ardından Stalin parti sekreterliğinden çekilme kararını oylamaya sunmuş ve bu karar Trotski de dahil olmak üzere diğer tüm parti üyeleri tarafından reddedilmiştir. Daha sonra Trotski ve Kruşçev Lenin'in vasiyetindeki bu sözleri Stalin'e saldırmak için malzeme olarak kullanmışlardır. Tüm Stalin döneminin belki de en sert ideolojik mücadelesi bu zamanda Leon Troçki'nin başini cektiği sol muhalefet ve Kamenev, Zinoviev ve Tomski gibi sağ oportunist çizgiye karşı mücadele sürdürülmüş ve Leon Troçki'nin 20 Ağustos 1940 tarihinde Sovyet gizli polisi GPU tarafindan düzenlendiği iddia edilen bir suikast ile Meksika'da öldürülmesine kadar Komünist Partisi içinde sağ veya sol sapmayla suçlanan eski liderlerden tamami 1930'larda idam edilmiştir. Moskova'da 1936-1938 yılları arasında Sovyetler Birliği içinde oportünist ayaklanmaları düzenlemek, Stalin, Gorki ve Kirov'a suikast düzenlemek veya bu doğrultuda örgütlenmekten ötürü birçok parti görevlisi ve doktor idama mahkum edilmiştir.

Josef Stalin, planlı ekonomi, kollektivizasyon ve endüstrileşme uygulamaları ile 1928-1938 yılları arasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde belli başli sanayileri kamulaştırmış ve büyük topraklari kollektifleştirmiştir. Küçük üreticilerin ve köylülerin kooperatiflerde örgütlenmelerine imkan tanımıştır.

               Türkiye de, İsmet İnönü'nün Başbakan olduğu bu yıllarda sovyet modeli "Beş Yıllık Kalkınma Planları" hazırlayıp uygulamıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında parti liderliği, hükümet başkanlığı ve Sovyet orduları başkomutanlığı görevlerini bir arada yürüttü. 1939'da Hitler'in Nazi Almanyası'yla Molotov-Ribbentrop paktı diye de bilinen bir saldırmazlık anlaşmasını imzaladı. Bu anlaşma müzakereleri sırasında, Stalin, Hitler'den, Polonya'nın doğusu, Finlandiya'nın güneyi, Estonya, Letonya ve Litvanya'ya ilaveten Türkiye'den de toprak istekleri olduğunu belirtti ve fakat diğer istediklerini aldığı halde Türkiye konusunda başarısız oldu.

                   Bu tartışmalı tarihsel dönemle ilgili olarak, Stalin'e düşman veya Stalin'den yana olan her iki tarafın da farklı tezleri vardır. Stalin karşıtlarının tezlerine göre, Hitlerle aralarındaki açıklanmayan gizli protokole bağlı olarak Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya ve Polonya'nin Naziler veya Sovyetler tarafından işgalinin yolu açılmıştır. Stalin'in doğru yaptığını savunanlara göre ise, 1937'deki Münih görüşmelerinde açıkça ortaya çıktığı gibi, İngiliz ve Fransız emperyalistleri ve dolaylı olarak da Amerikalılar, Nazileri kışkırtıyorlardı ve onların Sovyetler Birliği'ne saldırısının önünü açmaya çalışıyorlardı. Bu amaçla Avusturya'nın Almanya'ya katılmasına (Anschluss) ve Çekoslovakya'nın işgaline göz yummuş ve onaylamışlardı.Ne var ki, özellikle Çekoslovakya'nın işgalinden sonra Sovyetler Birliği'nin İngiltere ve Fransa ile ilişki kurma çabalarına rağmen bu iki ülke Nazi tehdidini birlikte ortadan kaldırma girişimini reddetti. Böylece Sovyetler Birliği, kendi sınırlarını güvence altına almak için bu protokolü imzaladı. Stalin'in amaçlarına göre, Polonya ve Baltık ülkelerinde oluşturulacak tampon bölgeler, Nazilerin Sovyetler Birliği'ne ulaşmasını engelleyecekti. Böylece 1939 yılında Nazi işgalinden sonra Sovyetler Polonya'nın kalan yarısını işgal edip Estonya, Litvanya ve Letonya'yı sınırlarına kattı. Finlandiya'ya saldırdı ve büyük kayıplar vermesine rağmen Mart 1940'da "kış savaşı' olarak bilinen bu savaşı da kazandı. 1941'de Hitler'in Sovyetlere saldırması üzerine Stalin bu sefer müttefiklerin yanında yer aldı. II.Dünya Savaşı'nın en ağır bedeli ödeyen güç olarak (24 milyon ölü) müttefiklerin yanında Nazi Almanyası'na karşı kazandığı zafer uluslararası alanda gücünü artırdı.

                Milyonlarca Kırım Tatar Türklerini, Alman Ordularına yardımcı oldukları gerekçesiyle 1944'de Sibirya'ya sürüp, yerlerine Rusya'dan nüfus getirterek Kırım'ı Ruslaştırdı. Ayrıca Josef Stalin, 1944 yılında Gürcistan Türkiye sınırında asırlardır yaşamakta olan Ahıska Türklerini de Orta Asya'ya sürgüne göndermiştir. Gene aynı yıllarda Kuzey Kafkasya'da Çeçenistan ve Dağıstan'da yaşayan Türkleri de Orta Asya'ya sürmüştür.

                 2. Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra, Rusya'nın 93 Harbinde işgal ettiği ve daha sonra Brest Litovsk Barış Antlaşması, Gümrü Antlaşması, Moskova Antlaşması ve Kars Antlaşması ile Türkiye'nin geri aldığı Kars, Ardahan ve Artvin vilayetlerini ve İstanbul ve Çanakkale Boğazlarında askeri üsler isteyince[2], Türkiye, 2. Dünya Savaşı'nın diğer galipleri olan ABD ve İngiltere ile ilişkilerini güçlendirmek için Sovyet düzeni benzeri tek-partili Milli Şeflik yönetiminden çok-partili demokrasi düzenine geçmiş ve 1952 yılında NATO'ya üye olmuştur.

Bu tarih yorumunun eksikli bir yanı olarak ise özellikle Nazi Almanyası'nın savaş yıllarındaki Ankara elçisi Von Papen ve onunla yakın ilişkide olan Türk hükümetinde yetkili ekip gösterilebilir. Refik Saydam, Şükrü Saraçoğlu ve Numan Menemencioğlu'nun da dahil olduğu bu ekip Nazi Almanyasının galip gelmesini istemekte, Almanya'ya paslanmaz çeliğin hammaddesi olan krom sevkiyatı yapmakta ve Sovyetler Birliği'nin işgal ettiği Kırım ve Kafkasyadaki Türk topraklarında askeri harekat yapmakta olan Nazi Ordusunu cephede takip etmek için komutanlar yollamaktadırlar. Böyle bir durumda zaten Türkiye'de varolan ve yaratılan bir Sovyet karşıtlığı mevcuttur.[3] Ayrıca 1950 yılında, ileride NATO üyesi olabilmek için Kore Savaşında komünistlere karşı çarpışmak için gönüllü askerlerden oluşan Türk tugayının muharip birlik olarak gönderilmesi yüzyıllardır süregelen Rus yayılmacılığına karşı Türkiye'deki tepkiyi göstermiştir. Stalin, 1945'ten sonra işgal ettiği Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde komünist rejimler kurdurdu. Daha sonra bu ülkelerin dünyadan izole edilmesi Churchill tarafından "demir perde" diye anılacak ve bu kavram yaygınlaşacaktır.

               5 Mart 1953'te öldü. Ölümünden sonra Kruşçev, Stalin'i "insanlığa karşı suç işlemekle" suçladı. Ancak Stalinciler bugün bile gerek Yeşov konusunda, gerek Ukrayna Soykırımı ve 30lu yıllardaki "Kızıl Terör" olayları konusunda Kruşçev'in yalan söylediğini iddia etmektedirler. Ünlü 20'nci Kongre ile başlayan anti-Stalinizasyon kampanyası Sovyetler Birliği'nde Gorbaçov dönemine kadar sürecektir. Gorbaçov tarafından kongrelerde yayımlanan Glasnost ve Perestroika ile Stalin'e bir dizi suçlama ileri sürülerek komünizm'in iflasının sebebi ilan edilmiştir.

 

c)      Clement Attlee

             Clement Richard Attlee (3 Ocak 1883 - 8 Ekim 1967) , İngiliz siyasetçi. İngiliz İşçi Partisi başkanı (1935-55) ve Britanya başbakanı (1945-51) .
             Orta halli bir ailenin oğlu olarak Putney, Londra'da doğdu ve avukatlık eğitimi aldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında binbaşı olarak Çanakkale ve Mezopotamya cephelerinde Osmanlı'ya karşı savaştı. Başında Halil Kut Paşa'nın bulunduğu, Kut'ul Amare cephesinde 5 Nisan 1916'da bacağından ve kalçasından ağır şekilde yaralandı ve cephe gerisinde tedaviye alındı. Kendi ifadesiyle şanslıydı, çünkü sonraki iki Osmanlı taaruzunda kendi birliğinden pek çok asker öldü ya da esir düştü.

 

d)     Charles de Gaulle

                  Fransız devlet adamı, asker ve yazar, Fransa'da Beşinci Cumhuriyet'in mimarı. Askeri Akademi'yi bitirdikten sonra orduya katıldı ve I. Dünya Savaşı'nda Almanya'ya esir düştü. Savaş sonrasında 1925'te Yüksek Savaş Konseyi üyeliğine getirildi. Çeşitli Fransız kolonilerinde görev yaptıktan sonra Konsey Sekreterliği üyeliğine kabul edildi. II. Dünya Savaşı'nın başlaması ile tuğgenerallığa yükselen Gaulle, Almanya ile ateşkesin imzalanması üzerine İngiltere'ye gitti. Onun gelişigüzel bir araya toplanmış bir avuç siyasal yandaşında ve ilerde Özgür Fransa Kuvvetlerini oluşturacak gönüllülerden başka destekçisi yoktu. Londra'da İngiliz hükümetiyle ilişkilerini yürütmekte güçlüklerle karşılaşan de Gaulle, alınganlığı ve yanlış yargılarıyla sık sık gerginliğin daha da artmasına neden oldu. 1943'te karargahı, Cezayir'e taşıdı ve Fransız Ulusal Kurtuluş Komitesi'nin başına geçti. Eylül 1944'te kurduğu gölge kabine ile birlikte Paris'e döndükten sonra birbirini izleyen iki geçici hükümetin başkanlığına getirildi. Ama koalisyon partileri ile arasındaki sürtüşmeler sonucu Ocak 1946'da ansızın başbakanlıktan istifa etti.

            Sonraları 1958'e kadar de Gaulle'ün siyasal yaşama dönmesi için çeşitli istekler ve görüşler ortaya çıktı. Mayıs 1958'de, Cezayir'deki Fransız birliklerinin Dördüncü Cumhuriyet yönetime karşı başlattıkları ayaklanmanın ülkeyi iç savaşa doğru sürüklemesi sonucunda göreve çağırılan de Gaulle Aralık 1958'de Cumhurbaşkanlığına seçildi. De Gaulle, yurttaşların kendisini ancak bir bunalım döneminde kabul edebileceğini bildiği için kamuoyunun desteğini sürekli kılmak amacıyla Parlamento'daki "partiler sistemi"nin gücünü kırmak zorunda olduğuna inanıyordu. Bu durumda önce, Cumhurbaşkanının hükümet politikalarını denetleme yetkisini kabul ettirme sonra da seçimler ya da referandumlar aracılığıyla bu denetimi sürekli kılma taktiği uyguladı.

De Gaulle, dış politikada genellikle A.B.D. karşıtı olarak nitelenen tutumlar aldı. 1966'da Fransa'nın NATO'nun askeri kanadından ayrıldığına ilan etti. Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerle ilişkiler geliştirerek 1964'te Çin Halk Cumhuriyeti'ni tanıdı.

           1969'da yapılan bu referandumda başarısızlığa uğrayan de Gaulle Cumhurbaşkanlığından istifa etti. De Gaulle'ün Türkçeye'de çevrilmiş askerlik ve siyaset hakkında kitapları vardı.

 

B) SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ BATININ DENGE POLİTİKASI

 

1) Truman Doktrini

              "1946 yılında Sovyet Rusya üç ana yönde yayılma çabalarına girişmiştir. İran üzerinden Orta Doğu petrolleri ve Basra Körfezi'yle Hint Okyanusu, Türkiye üzerinden Boğazlar, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz ve Yunanistan üzerinden Doğu Akdeniz.
             Bu üç yön geleneksel olarak İngiltere'nin hayati ilgi ve çıkar alanlarıdır. Her üç bölge de, İngiltere'nin Rusya'ya karşı 19. yüzyılda en hassas noktaları olmuştur. Fakat 2. Dünya Savaşı İngiltere üzerinde öyle bir tahribat yapmıştı ki, artık İngiltere'nin bu bölgeleri savunmak için Sovyet Rusya'nın karşısına çıkacak hali yoktu. Ve İngiltere şunu da görüyordu: yeniden canlanan Rus emperyalizminin karşısına dikilecek tek güç ABD'dir.
Bundan dolayı İngiltere 1947 Şubatında Amerikan hükümetine, bir Türkiye ve diğeri de Yunanistan hakkında olmak üzere iki memorandum (muhtıra) verdi. Bu memorandumlarda, Türkiye'nin Batı savunması için önemi belirtilerek Türkiye'ye hem ekonomik ve hem de askeri yardım yapılması gerektiği, İngiltere'nin bu yardımları yapamayacağı ve hatta Yunanistan'daki askerlerini dahi geri çekmek zorunda bulunduğu ve dolayısıyla sorumluluğun Amerika'ya düştügü belirtildi.
            Amerika kararını vermekte gecikmedi. Başkan Truman Amerikan Kongresi'ne 12 Mart 1947 günü gönderdiği mesajında, Türkiye ve Yunanistan'a 400 milyon dolarlık askeri yardım yapılması için kendisine yetki verilmesini istedi. Bu mesajda Türkiye'nin toprak bütünlüğünün korunmasının Orta Doğu düzeninin korunması için bir zaruret olduğu belirtiliyor ve Türkiye ile Yunanistan'ın durumlarının birbirine bağlılığı şöyle anlatılıyordu:
"Eğer Yunanistan silahlı bir azınlığın kontrolü altına düşerse, bunun Türkiye için sonuçları çok ciddi olur. Böyle bir durumda karışıklık ve düzensizlik bütün Orta Doğu'ya yayılabilir."
Amerikan Kongresi 22 Mayıs'ta Yunanistan'a 300 milyon ve Türkiye'ye de 100 milyon dolarlık bir askeri yardım yapılmasını kabul etti.
               Yardımın Kongre'deki tartışmaları sırasında, Amerikan Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Türkiye'nin Sovyet baskısı altında bulunmasının, Boğazlardan Çin'e kadar olan bütün Orta Doğu ve Asya'yı tehlikeye soktuğunu belirtmişlerdir.
           Truman Doktrini savas sonrası Amerikan dış politikasında, sonuçları günümüze kadar ulaşan olağanüstü önemde bir dönem noktası oluşturur. Bunun içindir ki, Truman Doktrini karşısında Sovyet basını büyük tepki göstermiştir"
   2) Marshall Doktrini

                "İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD tarafindan Avrupa ülkelerine yardımda bulunmak ve bu ülkeleri kısa zamanda geliştirip güçlenmelerini sağlamak amacıyla hazırlanan bir programdır. Savaştan sonra Avrupa ülkeleri, yıkılan ekonomilerini onarmak için yoğun bir çabaya girişmişlerdir. Bunun için gerekli olan makine ve donatım ancak ABD'den sağlanabilirdi. Dolayısıyla bu ülkelerin tüm döviz ve altın rezervleri ABD'ye akmış ve büyük bir döviz darboğazı içine sürüklenmişlerdi.


MARSHALL YARDIMINI GÖSTEREN HARİTA

             Bu koşullar altında zamanın ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Avrupa'ya programlı yardım yapılması önerisinde bulundu. Bunun üzerine bir Avrupa Onarım Programı (European Recovery Program) hazırlandı. Öneri sahibinin isteminden dolayı buna Marshall Programı da denir.
                Marshall Programı, 1948 yılında Başkan Truman tarafından imzalanan bir kanun ile kabul edildi. Program dört yıllık bir süreyi kapsamaktaydı. Program çerçevesinde yapılan yardımlara da Marshall Yardımları denmektedir. ABD, yardımları karşılığında Avrupa ülkelerinden ekonomik ve mali bagimsizliklarini artiracak yönde çaba göstermelerini, bu amaçla gerekli iç önlemleri almalarini ve aralarında yakın bir işbirliği gerçekleştirmelerini istiyordu. Böylece Avrupa ülkelerinin ABD'ye bagimlılıkları da azaltılmış olacaktı.
                Bu ortamda Avrupa ülkeleri aralarında gerekli işbirliğini gerçekleştirmek ve Marshall yardımlarını dağıtmak üzere Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC)'nü kurdular. 17 Batı Avrupa ülkesinden her biri, 1948-1951 dönemini kapsayan bir plan hazırlayacak, ekonomisini toparlayacak, üretimini artıracak ve dış açığı azaltacak önlemler alacaktı. Bu planlar OEEC tarafından gözden geçirilecek ve aralarında uyum saglanacaktı. Aslında bu koordinasyon, ABD'ye bir ölçüde üye ülkelerin ekonomik, para ve mali politikaları üzerinde denetim olanağı sağlıyordu.
                 Marshall Programı'nın başlıca iki amacı vardı. Birisi, sağlanacak dış yardımlarla Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin onarımına ve kalkınmalarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak, diğeri de Komünizmin Batı Avrupa'daki yayılışına engel olmaktı.
              Savaş sonrası dönem dünyada "soğuk savaş"in başlangıç dönemidir. Dolayısıyla ABD, ne pahasına olursa olsun Komünizmin yayılışına set çekmek istiyordu. Diğer yandan, Batı Avrupa, ABD'nin geleneksel bir piyasası durumundaydı. O bakımdan bu piyasayı yeniden canlandırmakla ihracat olanaklarını artırmayı umuyordu.
Avrupa Onarım Programı'nın uygulandığı dört yıllık süre içerisinde ABD, Avrupa'ya 11.4 milyar $ yardım yaptı, bunun %90'i doğrudan hibe şeklinde idi. En fazla yardım alan ülkeler İngiltere (%24), Fransa (%20), Federal Almanya (%11) ve İtalya (%10) idi.
             Aza miktarda olmakla birlikte Türkiye de yardım alan ülkeler arasında idi. Marshall Programı, Amerikan yardımının sadece bir yönü idi. 1945'de başlayan Amerikan yardımı, 1955'e kadar 51 milyar doları buldu. Bu yardımlar tüm Batı Blokuna yapılan yardımları kapsar."

 

3)      Batı Avrupa birliği

 

            Uydu ülkelerde Sovyetlerin yaptıkları komünist darbeleri içinde, Batılı devletler üzerinde en fazla tepki uyandıranı 1948 Şubatındaki Çekoslovak darbesi olmuştur. Çünkü Çekoslovakya şimdiye kadar Orta Avrupada Batılı manasında demokrasinin en ileri öncüsü olmuştu. Sovyetler yaptıkları darbe ile bir Batı Demokrasisini öldürmüş olmaktaydılar.
                Diğer taraftan, bu darbe ile Sovyetlerin, doğu ve orta Avrupa ile Balkanlardaki hakimiyeti, egemenliği de tamamlanmış oluyordu. Bundan sonra sıra Batı Avrupaya gelecek demekti. Bu sebeple, Çekoslovakya hadisesi, gerek Avrupada, gerek bütün dünyada büyük heyecan ve tepki uyandırmıştır.
                  Komünistlerin Çekoslovakyada iktidarı ele geçirmeleri, Sovyet Rusya’nın niyetleri bakımından, Batılılar için bir alarm oldu.
              İşte bu şartlar içinde, İngiltere ve Fransa ile, Benelux grubu alenen Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında, 4 Mart 1948 de Brüksel’de başlayan toplantı, 17 Mart 1948 de Batı Avrupa Birliği’ni kuran bir antlaşmanın imzası ile sona erdi. Bu antlaşmaya göre beş devlet, aralarındaki her türlü işbirliğinden başka, taraflardan biri Avrupa’da bir silahlı saldırıya uğradığı takdirde, diğerleri her türlü vasıtalarla onun yardımına gideceklerdi.
           Batı Avrupa Birliğine başlangıçta, İskandinav Ülkeleri de dahil edilmek istenmişse de, bu ülkeler, Sovyetler Birliği ile komşulukları dolayısiyle, bu devleti kışkırtmak istememişler ve bu ittifaka dahil olmaktan kaçınmışlardır.
             Batı Avrupa Birliği Avrupa’daki Sovyet tehdit ve yayılmasına karşı alınmış ilk askeri tedbir oluyordu. Fakat Amerika’nın bu ittifak içinde olmayışı, Batı Avrupa Birliğini Sovyetler karşısında bir denge unsuru olmaktan yoksun bırakıyordu. Muhtemeldir ki, İskandinav ülkeleri de bunun için bu ittifaka katılmamışlardı. Lakin 1948 yılının gelişmeleri, Batılıları ve Amerikayı, daha geniş bir ittifak sistemi kurmaya sevkedecek ve NATO ortaya çıkacaktır.

 

4)      Berlin Buhranı

 

         1948 yılı gelişmeleri içinde en mühim hadise Berlin Buhranı dediğimiz ve Sovyetlerin Batılıları Berlin'den çıkarmak için giriştikleri teşebbüs neticesinde ortaya çıkan buhrandır .
               II'inci Dünya Savaşı'ndan sonra, Almanya'nın tümünde yapıldığı gibi Berlin şehri de dört işgal bölgesine ayrılmıştı. Fakat ne var ki, Berlin şehri Almanya'nın Sovyet işgal bölgesi içinde bulunuyordu. Batılıların Berlin'deki işgal bölgeleri ile Almanya'daki işgal bölgeleri arasındaki ulaşım, Sovyet işgal bölgesinden geçilerek yapılmakta idi. (Durum bugün de öyledir). Batılıların, Sovyet işgal bölgesi içindeki Berlin'de bulunmaları Batılılara bir çok yararlar sağladığı kadar, Sovyetlerin de canını sıkmakta idi. Bu durum Sovyetlerin kendi işgal bölgeleri içindeki hareket serbestisini
kısıtlamakta idi.

             Öte yandan, Batılıların Batı Berlin'deki ve Batı Almanya'daki faaliyetleride Sovyetler için can sıkıcı olmaktaydı, Amerika, İngiltere ve Fransa, kendi işgal bölgelerinde gerçek anlamda demokratik bir rejim tatbik ediyorlar ve ayrıca ekonomik kalkınma için de her türlü çabayı sarfediyorlardı. Üç müttefik bununla da kalmadı ve Amerika ile İngiltere 1946 Aralık ayında Almanya'daki işgal bölgelerini birleştirerek buna Bizonia adını verdiler. Berlin Buhranı çıkınca, Fransada 1948 Haziranında kendi işgal bölgesini Bizonia ile birleştirdi ve böylece üç müttefikin işgal bölgeleri Trizonia adını aldı.
           Sovyetler nihayet Batılıları Batı Berlin'den atmaya karar verdiler ve Batı Almanya ile Batı Berlin arasındaki her türlü ulaşıma önce kısıtlamalar koydular ve 1948 Mart ayından itibaren de bütün ulaşımı kestiler. Ayrıca, Berlinin elektrik santraline el koyarak Batı Berlinin elektriğini dahi kestiler. Batı Berlin'de 2 milyon kadar insan yaşamaktaydı ve bunların beslenmesi gerekiyordu. Bu durum Sovyetlerle Müttefikler arasında büyük bir gerginlik doğurdu. Amerika gücünü ortaya koyarak, kurduğu bir "hava köprüsü" ile her gün Batı Berlin'e günde 3-4 bin ton yiyecek ve yakacak taşımaya başladı. Amerika havalarda üstün olduğu için Sovyetler karşı çıkmaya cesaret edemedi. Amerika ve Batılılar Batı Berlin'den çıkmamaya kararlı idi.
              Amerika aylarca Batı Berlin halkını havadan besledi. Bu arada Amerika ve Batılılar ile Sovyetler arasında tartışmalar ve müzakekereler devam etti. Neticede Sovyetler Batılıları Berlin'den çıkaramıyacaklarını anladılar.
                Savaş bittikten sonra Almanya dört işgal bölgesine ayrılmakla birlikte, Batılılar, bu işgal statüsünün sona ererek, yani barış yapılınca, Almanya'nın bütünlüğünün tekrar kurulabileceğini ümit etmekte idiler. Berlin Buhranı Batılılara böyle bir ümidin yersizliğini ve Almanya'nın bölünmüşlüğünün bir gerçek olduğunu gösterdi. Bu sebeple, hiç değilse kendi işgal bölgelerini birleştirerek Batı Almanyayı bütünleştirmek istediler. 1948 Eylülünde Bonn'da toplanan bir Kurucu Meclis anayasa çalışmalarına başladı ve 23 Mayıs 1949 da da Federal Alman Anayasası ilan edilerek Batı Almanya veya resmi adı ile Federal Alman Cumhuriyeti ortaya çıktı.
                Buna karşılık Sovyetler de 30 Kasım 1948 de Doğu Berlin'de komünistlere ayrı bir belediye meclisi kurdurarak bunu tanıdılar. Bunun üzerine Batı Berlin'de de 5 Aralık 1948 de belediye seçimleri yapıldı ve orada da ayrı bir belediye kuruldu. Almanya gibi Berlin de ikiye ayrılmıştı.
            Öte yandan, Federal Alman Cumhuriyeti'nin kurulmasına karşılık olmak üzere Sovyetler de kendi işgal bölgelerinde 1949 Ekiminde Demokratik Alman Cumhuriyetini kurdular.
             Berlin Buhranı, savaş sırasında Batılılarla Sovyet Rusya arasındaki işbirliği ve ortaklığın tamamen ölmüş olduğunu ve şimdi dünyanın Doğu ve Batı Blokları olarak ikiye bölündüğünü kesinlikle gösteren bir hadise olmuştur. Şu halde, Sovyet yayılması ve emperyalizmine karşı mukabil tedbir almak gerekiyordu.

   5)  Nato’nun Kurulusu

 

          Marshall Planı ve Truman Doktrini, Sovyetlerin Orta Doğu ve Avrupa'da girişmiş oldukları yayılma faaliyetlerine karşı Birleşik Amerika'nın almış olduğu ilk tedbirlerdir. Fakat 1948 Berlin Buhranı Amerikaya şunu gösterdi ki, dünyanın yeni bir barış düzenine kavuşturulması için artık Sovyetlerle bir işbirliği yapma imkanı kalmamıştır. Çünkü şimdi Sovyetler, bir barış düzeninin kurulmasından ziyade, mümkün olduğu kadar geniş alanları komünist kontrolu altına sokmanın çabası içindedir. İşte bu netice, Amerikayı, Sovyetlere karşı Durdurma (containment) politikası takibine götürmüştür. Yani, Amerika bundan sonra Sovyet yayılmasını durdurmak için gerekli tedbirleri alacaktır ki, bu tedbirlerin en etkilisi 4 Nisan 1949 da kurulan NATO veya Kuzey Atlantik İttifakı olacaktır.



               Daha önce de belirttiğimiz gibi, Sovyetlerin Avrupa'da girişmiş oldukları yayılma çabaları ve bilhassa 1948 Şubatındaki Çekoslovak darbesi, 1948 Martında, İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında Batı Avrupa Birliği denen bir ittifak sisteminin kurulması neticesini vermiştir. Fakat İngiltere hariç, bu ittifak üyelerinin hepsi IIinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın işgaline uğramışlardı ve dolayısiyle, yorgun ve yıpranmışlardı. Altı yıllık savaştan sonra, galip İngiltere de aynı durumda idi. Bu sebeple, Sovyet saldırganlığına karşı kurulmuş bulunan bu ittifak, daha ilk günden itibaren Amerikaya dayanmaya ve ittifakın üyeleri de Amerikayı bu ittifakın içine çekmeye çalıştı. Çünkü Amerika'nın askeri ve mali desteği olmazsa, bu ittifakın Sovyet emperyalizmine karşı müessir bir engel teşkil etmesi mümkün değildi. Doğrusu aranırsa, bu durumu Amerika da görmüştü.
               Fakat Amerika Monroe Doktrininden beri Avrupa ile ittifaklara girmiyordu. Lakin Avrupa'daki durum da ciddi ve tehlikeli idi. Batı Avrupa Birliği'nin kuruluşunun hemen arkasından Sovyetlerin Berlin Buhranını çıkarmaları, Batıya karşı açıkça bir meydan okuma idi. Bu sıkıntılı durumu Amerikan Senatosu üyelerinden Senatör Arthur H. Vandenberg bertaraf etti. Senatör Vandenberg Nisan ayında Senatoya sunduğu bir karar tasarısında, Amerika Cumhurbaşkanına, Amerika'nın güvenliğini ilgilendiren ve karşılıklı yardıma dayanan "bölgesel ve diğer ortak anlaşmalara" katılma yetkisinin verilmesini istedi. Vandenberg'in bu teklifi 11 Haziran 1948 de Amerikan Kongresi tarafından kabul edildi ve bu karara bundan böyle Vandenberg Kararı denildi.
             Vandenberg Kararı, Amerika'nın 1823'ten beri tatbik etmekte olduğu Monroe Doktrinini veya inziva politikasını resmen terketmesinden başka bir şey değildi.
                 Amerika, dış politikasında bu esaslı değişikliği yaptıktan sonra, Batı Avrupa Birliğini daha müessir ve geniş bir ittifak sistemi haline getirmek için Kanada ve Batı Avrupa ülkeleri ile temasa geçti ve bu temaslar ve müzakereler sonunda 4 Nisan 1949 da 12 Batılı ülke arasında, kısa adı ile NATO (North Atlantic Treaty Organization) denen Kuzey Atlantik İttifakı kuruldu. Antlaşmanın başında, bu ülkelerin, milletlerin, demokrasi ilkeleri ile kişi hürriyetleri ve hukuk üstünlüğüne dayanan hürriyetlerini ve ortak savunmaları ile barış ve güvenliklerini korumak için birleşmiş oldukları belirtiliyordu. İçlerinden birine yapılmış bir saldırı hepsine yapılmış sayılacaktı.
                    NATO'nun kuruluşu ile Sovyetlerin Avrupa'daki yayılması, o günden bugüne, durdurulmuştur. Lakin 1949'a gelinceye kadar da Avrupa'nın mühim bir kısmını sınırları içine katmışlar veya kontrolları altına almışlardır. Sovyet Rusya, 1940-1945 yılları arasında Avrupa'da 450.000 Km. toprağı ve 24 milyon kadar nüfusu sınırları içine katmıştır. 1945-1948 yılları arasında ise, 1 milyon Km. toprak ile 92 milyon nüfusu da kontrolları altına almışlardır.
  Türkiye ve Yunanistan'ın 1952 de, Batı Almanya'nın 1955 de ve İspanya'nın da 1982 yılında NATO'ya katılması ile NATO üyelerinin sayısı bugün 16'ya yükselmiştir.

 

   6) Yugoslavya’nın Kominformdan Çıkarılması

 

                 Batı Bloku'nun, Sovyet yayılması ve tehlikesi karşısında kendisini Avrupa'da toparlamaya ve Sovyetler karşısında güçlü bir duruma gelmeye başladığı sırada, Sovyet Blok'unda da mühim bir çatlak ve çatışma meydana gelmiş ve Sovyetlerin Balkanlarda en kuvvetli kolu sayılan Yugoslavya Moskova'dan kopmuştur. Arkasındanda, Yugoslavya 28 Haziran 1948 de Kominform'dan çıkarılmıştır. 

               Yugoslavya'nın Kominform'dan ve Moskova'dan kopması, esasında, iki devlet arasında 1945'tenberi gelişmekte olan sürtüşmelerin bir neticesi olup, bu sürtüşmeler 1948 yılı başından itibaren bir çatışma haline gelmiştir. İki ülke komünist partileri arasında, 1948 yılının Mart-Nisan-Mayıs aylarında teati edilen ve karşılıklı ithamları taşıyan mektupların incelenmesinden çıkan neticeye göre, çatışmanın sebepleri şu noktalarda toplanmakta idi:

  1. Diğer uydu ülkelerde olduğu gibi, Sovyetler Yugoslavya'yı da tam manasiyle kontrolları altına almak istemişler, fakat Yugoslav lideri Tito buna müsaade etmemiştir. Çünkü Yugoslavya'nın komünist rejim altına girmesi, Sovyet askerleri veya Sovyet Rusya'nın sayesinde değil, Tito ve "Partizan"larının Almanlara karşı yaptığı silahlı mücadele sonunda olmuştu. Diğer uydu ülkelere göre bu farklılık, Tito'ya, Moskova'ya karşı davranışında büyük bir bağımsızlık sağlamış ve Moskova da bunu hazmedememiştir. 

  2. Tito Yugoslavya'da kendi komünist rejimini kurduktan sonra Moskovaya dayanmakla beraber, onun kendisine özgü tasarıları vardı. Tito, kendisini Balkanların bir lideri yapmak istiyordu. Bu amaçla, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan ile çeşitli işbirliği anlaşmaları ve ittifak antlaşmaları imzalanmıştı. Tito, bu ülkeleri Belgrad etrafında toplamak ve hatta Yunanistan'da Markos galip geldiği takdirde Yunanistan'ı da katarak, bir Balkan Federasyonu kurmak istiyordu. Bu ise Sovyetleri ürküttü. Pravda gazetesi 28 Ocak 1948 de yayınladığı bir yazıda böyle bir federasyonu "sun'i bir federasyon" olarak vasıflandırdığı gibi, Stalin de Yugoslav liderlerine, böyle bir federasyona taraftar olmadığını söylemişti. Sovyetler, Tito'nun, böyle büyük bir federasyonun başına geçip, komünist dünyasının 2 numaralı lideri haline gelmesinden korkmuşlardı. 

  3. Yine Balkan Federasyonu ile ilgili olarak Sovyetlerin canını sıkan bir nokta da, Yugoslavya'nın Arnavutluk üzerinde kurduğu nüfuzdu. Arnavutluk, bir kısım yunan toprakları üzerindeki iddiaları sebebiyle, Yunanistan'a karşı Yugoslavyaya dayanma yoluna gitmiş ve hatta Tito da Arnavutluk'a bir miktar asker göndermişti. Sovyetler Stalin'in deyimi ile, Yugoslavya'nın Arnavutluk'u "yutmasından" endişe ediyorlardı. 

  4. İki memleket arasında doktriner görüş ayrılıkları da ortaya çıkmıştır. Sovyetler, Tito'nun da aynen Sovyet komünizmini ve sistemini tatbik etmesini istemişler, Tito ise buna karşı gelerek, komünizmi Yugoslavya'nın milli şartlarına göre tatbik etme çabasında idi. Tito'nun bu hareketi, milletlerarası komünizm hareketinde ilk "milli komünizm" tatbikatı olarak telakki edilebilir. 

  5. Nihayet, Yugoslavya'daki Sovyet ajanlarının faaliyeti de çatışmanın mühim sebeplerinden birini teşkil etmiştir. O kadar ki, Belgrad'daki Sovyet elçisi Yugoslavya'nın her türlü işlerine karışır bir hale gelmişti. Bu ise Yugoslav liderlerini sinirlendirmiştir. 

               Bu hadise ve Yugoslavya'nın Sovyet Bloku'ndan kopması, Sovyet Rusya için ağır bir darbe olmuştur. Onun için, bir süre Yugoslavya Sovyet Rusya'nın tehditlerine maruz kalmış ve bunun üzerine Amerika Yugoslavyaya ekonomik ve askeri yardıma başlamıştır. 1953'te Stalin’in ölümünden sonra Sovyet-Yugoslav münasebetleri yumuşamış ise de, Moskova'nın çabalarına rağmen Tito tekrar Sovyet Blokuna dönmeyip, 1961'den itibaren Nehru ve Nasır ile birlikte Bağlantısızlar (Non-Aligned) Blokunun lideri olmuştur.

  

7) Beş Barış Antlaşması

 

                 1945-1949 döneminin Avrupa gelişmelerini kapamadan önce,yine bu dönemde, yenilmiş olan beş devletle yapılmış olan barış antlaşmalarından da kısaca söz etmek gerekir. 

                   1945-1948 arasındaki devrede Batılılarla Sovyetler arasında yapılan çeşitli konferanslardan sonra, II. Dünya Savaşının yenilen devletlerinden beşi ile 19 Şubat 1947 de barış antlaşmalarının imzası mümkün olabilmiştir. 

                 Kendileriyle barış antlaşması yapılan devletler şunlar olmuştu:

 

              İtalya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Finlandiya. 

 

                     İtalyan barış antlaşması ile İtalya, batıda Fransaya küçük bir  toprak bıraktı. İtalya-Avusturya sınırı eskisi gibi kabul edildi. Güney Tirol ve Brenner Geçidi İtalya'nın elinde kaldı. Trieste bölgesi Serbest Bölge haline getirildi. Lakin hem İtalya, hem de Yugoslavya Trieste'ye göz koyduğundan, bu bölge iki devlet arasında anlaşmazlık konusu oldu. Nihayet 1954 yılında Trieste, İtalya ile Yugoslavya arasında taksim edildi. Barış antlaşması ile İtalya bütün sömürgelerini kaybetti. Habeşistan tekrar bağımsız oldu. Trablusgarp da, Libya adı ile 1951 Aralık ayında bağımsızlığını kazandı. İtalya, Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Yunanistan, Habeşistan ve Arnavutluğa, toplam olarak 360 milyon dolar tamirat borcu ödeyecekti. İtalya'nın ödeyeceği tamirat borcunun, Habeşistan'a 25 milyon dolar olmasına karşılık, Yugoslavyaya 125 milyon dolar olması, barış antlaşmalarının nasıl bir kompromi olduğunu gösterir. 

  Yine bu barış antlaşmaları ile Romanya Transilvanyayı yeniden ele geçiriyordu. Buna karşılık Besarabya ile kuzey Bukovina'yı Sovyet Rusyaya terkediyordu. Bulgaristan güney Dobruca'yı elinde tutmakla beraber, Batı Trakyayı da kazanmak istemiş, lakin buna muvaffak olamamıştı. Aynı şekilde, barış antlaşmalarının müzakerelerinde Yunanistan da kuzey Epir'i ele geçirmek istemiş, o da muvaffak olamamıştı. Çekoslovakya-Macaristan sınırında da, Çekoslovakya lehine küçük bir değişiklik yapılmıştır. 

              Yenilen devletler olan Romanya, Bulgaristan ve Macaristan Sovyet Rusyaya, Çekoslovakyaya ve Yunanistan'a tamirat borcu ödeyeceklerdi.

 

   8) Schuman Planı(Avrupa birliği)

 

                  9 Mayıs 1950'de Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman'ın Batı Almanya ve Fransa'da çelik ve kömür üretimini denetleyecek tek bir organ oluşturması ve bu ortaklığın diğer Avrupa ülkelerinin üyeliğine ve Birleşmiş Milletlerin işbirliğine de açık tutulması konusunda önerdiği plan. Robert Schuman, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nu kuran ve "Avrupa Birleşik Devletleri"nin kurulması konusunda çaba göstermiş bir kişidir. Robert Schuman'ın önerisi Fransız hükümeti tarafından "Avrupa'nın birleşmesi konusunda atılan ciddi bir adım" olarak değerlendirildi.
             Dokuz ay süren uzun müzakerelerden sonra, "Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu" kurulması konusunda ortaya atılan tasarı (Schuman Planı) Batı Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya Dışişleri Bakanlarının katıldığı Paris konferansında kabul edildi (18 Nisan 1951).
             Yapılan antlaşmaya göre, üye ülkeler arasında kömür ve çeliğin dolaşımında var olan bütün sınırlamalar kaldırılacak, üretim ve fiyatların kontrol altına alınması için, önlemler alınacaktı.
            Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun ilk başkanı, Fransız ekonomi uzmanı ve diplomat olan Jean Monnet'ti.

          
Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu 1958 Roma Antlaşmasıyla, "Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu"na (EURATOM) dönüştü.

 

 

ETKİNLİK: AB’nin Tarihçesi

 

AB nedir? Tarihçesi... (Schuman Planı)

 

             Avrupa ülküsü, gerçek bir siyasi projeye dönüşüp AT üyesi ülkelerin hükümet politikalarında uzun vadeli bir hedef haline gelmeden önce, sadece filozoflarla önsezili kimselerin düşüncelerinde yaşıyordu. Avrupa Birleşik Devletleri hümanist ve barışçı bir hayalin parçasıydı.
             Yirminci yüzyılın ilk yarısında meydana gelen ve kıtayı derinden yaralayan çatışmalar bu hayali darmadağın etti. Avrupa'da ulusal uzlaşmazlıkları aşabilecek bir örgütlenmenin kuruluşu İkinci Dünya Savaşı sırasında totaliter yönetimlere karşı savaşan direniş hareketlerinden kaynaklandı. Avrupa'da bütünleşme sürecine ivme kazandıran, biri federasyon yanlısı diğeri işlevselci iki akımın başlıca savunucuları İtalyan federalist Altiero Spinelli ile 1951'de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun (AKÇT) kurulmasına yol açan Schuman Planı'nın ilham kaynağı Jean Monnet'dir. Federasyon yanlısı yaklaşım, yerel, bölgesel, ulusal ve Avrupa ölçeğindeki güç odakları arasında diyaloga ve tamamlayıcı bir ilişki kurulmasına dayanır. İşlevselci yaklaşım ise egemenliğin ulusal düzeyden Topluluk düzeyine tedricen aktarılmasını savunur. Bu iki görüş, günümüzde, tek pazar, para politikası, ekonomik ve sosyal kaynaşma, dış politika ve güvenlik gibi ortak eylemin devletlerin tek tek hareket etmelerinden daha etkili olduğu alanlarda, demokratik ve bağımsız Avrupa kurumlarına ulusal ve bölgesel makamlar kadar sorumluluk verilmesi gerektiği inancında iç içe geçmiştir.
              Avrupa Birliği 1995'te ilk öncülerinin anısına dikilmiş bir anıt gibidir; ekonomi, sanayi, siyaset, yurttaş hakları ve dış politika alanlarını kapsayan çok-sektörlü bütünleşmenin en ileri biçimidir. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nu (AKÇT) kuran Paris Antlaşması (1951), Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nu (Euratom) kuran Roma Antlaşmaları (1957), Avrupa Tek Senedi (1986) ve Maastricht Avrupa Birliği Antlaşması (1992), Üye devletleri egemen Devletler arasındaki geleneksel anlaşmalardan daha sıkı bir biçimde birbirine bağlayan AB'nin hukuki temellerini meydana getirir. Avrupa Birliği, doğrudan uygulanma imkanı olan bir mevzuat oluşturabilmekte ve yurttaşları lehine özel haklar ihdas edebilmektedir.
                Topluluğun çalışmaları, başlangıçta altı kurucu üyesi (Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg) arasında bir kömür ve çelik ortak pazarı kurulmasıyla sınırlıydı. Savaş ertesindeki o günlerde savaşın galip ve mağluplarını, eşitler olarak işbirliğinde bulunabilecekleri bir kurumsal yapı içinde bir araya getiren Topluluk, temelde barışı güvence altına almanın bir aracı olarak algılanıyordu.
               Altılar 1957'de, Fransız Ulusal Meclisi'nin Avrupa Savunma Topluluğu projesini reddetmesinden üç yıl sonra, işgücü ile mal ve hizmetlerin serbest dolaşımına dayanan bir ekonomik topluluk kurmaya karar verdiler. Mamul mallarda gümrük vergileri planlandığı gibi 1 Temmuz 1968'de kaldırıldı; özellikle tarım ve ticaret politikaları olmak üzere ortak politikalar 60'ların sonunda yerli yerine oturmuştu.
             Altılar'ın başarısı Birleşik Krallık, Danimarka ve İrlanda'yı Topluluk üyeliğine başvurmaya yöneltti. General de Gaulle yönetimindeki Fransa'nın 1961'de ve 1967'de iki kez veto yetkisini kullandığı çetin bir pazarlık dönemini takiben, bu üç ülke 1972 yılında üyeliğe kabul edildiler. Üye devlet sayısını altıdan dokuza yükselten ilk genişleme ile birlikte, Topluluk sosyal, bölgesel ve çevresel konularda üstlendiği sorumluluklarla yeni bir derinlik kazandı.
               Amerika Birleşik Devletleri'nin 1970 başlarında doların konvertibilitesini askıya almasıyla ekonomik yakınlaşma ve parasal birlik gereksinimi açıkça kendini gösterdi. 1973 ve 1979'daki iki petrol kriziyle dünya çapında parasal istikrarsızlık daha da ağırlaştı. 1979 yılında Avrupa Para Sistemi'nin işlerlik kazanması döviz kurlarının sabitleşmesine yardımcı oldu ve Üye Devletlerin kararlı ekonomik politikalar izleyerek açık bir ekonomik alanın dayattığı disiplinden yararlanmalarını ve birbirlerine karşılıklı destek vermelerini sağladı.
                 Topluluk 1981'de Yunanistan'ın, 1986'da da İspanya ve Portekiz'in katılmalarıyla güneye doğru genişledi. Bu genişlemeler, Onikiler'in, ekonomik gelişmeleri arasındaki farklılıkları azaltmaya yönelik yapısal programlar uygulamalarını kaçınılmaz kıldı.
               Bu dönemde Topluluk Güney Akdeniz ile Afrika, Karayipler ve Pasifik (AKP) ülkeleri ile yeni anlaşmalar imzalayarak uluslararası düzeyde daha önemli bir rol oynamaya başladı; AKP ülkeleri birbirini izleyen dört Lomé Sözleşmesi (1975, 1979, 1984 ve 1989) ile Toplulukla bağ kurdu.
               Tüm GATT üyeleri arasında 15 Nisan 1994'te Marakeş'te imzalanan bir anlaşma ile dünya ticaretinin gelişiminde yeni bir aşamaya girildi. Pazarlıkları bir blok olarak sürdüren Avrupa Birliği görüşmelere damgasını vurma ve çıkarlarının gözetilmesini sağlama konusunda çaba harcadı.

              1 Ocak 1995'te Avrupa Birliği'ne üç yeni üye katıldı. Avusturya, Finlandiya ve İsveç kendilerine özgü katkılarıyla Birliği zenginleştirmekte, Orta ve Kuzey Avrupa'da yeni açılımlar sağlamaktadırlar.
              Dünyanın en büyük ticaret gücü olmasına karşın, Birlik diplomatik etkinliğini arttıracak yapıları geliştirmekte ağır davranmıştır. Avrupa siyasi işbirliğinin amacı dışişleri ve güvenlik politikası alanlarında hükümetler arasında daha derinlemesine bir eşgüdümün sağlanmasıdır.
               Dünyadaki durgunluk ve mali yükün paylaşımı konusundaki iç çekişmeler 1980 başlarında bir "Avrupa karamsarlığı" havasının doğmasına neden oldu. Ama 1984'ten sonra bunun yerini Topluluğun canlandırılması konusunda daha umutlu beklentiler aldı. Jacques Delors başkanlığındaki Komisyonun 1984'te hazırladığı Beyaz Kitaba dayanarak Topluluk 1 Ocak 1993'e kadar tek pazar oluşturmayı kendisine hedef edindi. Avrupa Tek Senedi 17 ve 28 Şubat 1986'da imzalandı ve bu iddialı hedefle ilgili mevzuatın kabulü konusunda yeni usuller geliştirdi. Tek Senet 1 Temmuz 1987 tarihinde yürürlüğe girdi.
                  Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından 3 Kasım 1990'da iki Almanya'nın birleşmesi, Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin Sovyet denetiminden kurtulmaları ve demokratikleşmeleri, Aralık 1991'de de Sovyetler Birliği'nin çözülmesi Avrupa'nın siyasi yapısını baştan aşağı değiştirdi. Üye Devletler bağlarını güçlendirme kararlılığıyla, temel özellikleri 9-10 Aralık 1991'de Maastricht'te toplanan Avrupa Doruğu'nda kararlaştırılan yeni bir Antlaşmanın müzakerelerine başladılar.
                 1 Kasım 1993'te yürürlüğe giren Avrupa Birliği Antlaşması Üye Devletlerin önüne iddialı bir program koymaktadır: 1999'a kadar parasal birlik; yeni ortak politikalar, Avrupa yurttaşlığı; diplomatik işbirliği; ortak savunma ve iç güvenlik. Dünya ölçeğindeki rekabeti göğüsleyebilmek ve işsizliği azaltmak için Avrupa Doruğu, Komisyon tarafından sunulan 'Büyüme, rekabet, istihdam' adlı Beyaz Kitaba dayanarak Temmuz 1994'te kıta ölçeğinde altyapı ve iletişim projelerini yürürlüğe koymaya karar verdi.
                   Artık AB'nin, bir yandan Üye Devletlerin kimliklerini korurken diğer yandan da karar verebilme ve uygulama yeteneği bulunan hem etkili hem de demokratik bir örgüt olma yolunda daha ileri gitmekten başka seçeneği yoktur. Yapısını güçlendirip karar mekanizmalarını rasyonalize edemezse, iyice gevşeme ya da kımıldayamaz hale gelme seçeneğiyle karşı karşıya kalacaktır. Atlas Okyanusu'ndan Urallar'a uzanan 'Büyük Avrupa' ancak tek sesle konuşup hareket eden istikrarlı bir çekirdek etrafında yapılanırsa örgütlü bir güç olarak gelişebilir. 1996 için planlanan kurumsal gündem iddialıdır: 15 üyeli AB'nin yapısının yeni görevleri göğüsleyebilecek şekilde uyarlanması ve kurucularının büyük siyasi projelerinin kaynakları göz ardı edilmeden ve kapsamı kısıtlanmadan tüm kıtaya istikrar getirebilecek biçimde yeni üyelerin katılımına hazırlanması.

               Yaklaşık yarım yüzyıldır Avrupa bütünleşmesi, kıtanın gelişmesi ve halkının zihniyeti üzerinde önemli etkilerde bulunmuştur; aynı zamanda güçler dengesini de değiştirmiştir. Siyasi renklerinden bağımsız olarak tüm hükümetler mutlak ulusal egemenlik çağının artık geçtiğinin farkındadır.
               Ancak güçlerin birleştirilmesi ve AKÇT Antlaşması'nın ifadesiyle "gelecekteki kader birliği" için harcanacak çabalar sayesinde, Avrupa'nın eski ulusları ekonomik ve sosyal gelişmelerini sürdürebilir ve dünya ölçeğindeki etkinliklerini koruyabilirler.
               Ulusal ve ortak çıkarların sürekli dengelenmesine, ulusal geleneklerin farklılığına saygı gösterilmesine ve farklı kimliklerin güçlendirilmesine dayalı Topluluk yaklaşımı her zaman olduğu gibi bugün de geçerlidir. Devletler arasındaki ilişkilere damgasını vuran köklü düşmanlıkları, üstünlük saplantılarını ve savaşçı eğilimleri aşacak biçimde tasarlanan bu yaklaşım Soğuk Savaş yılları boyunca Avrupa'nın demokratik ülkelerinin özgürlüğe olan bağlılıkları çevresinde birleşmelerini sağlamıştır. Doğu-Batı karşıtlığının ortadan kalkması ve kıtanın siyasi ve ekonomik bakımdan yeniden birleşmesi, Avrupalıların gelecekleri için bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duydukları Avrupa ruhunun zaferidir.

 

 

 

 

C) SOĞUK SAVAŞ VE ORTADOĞU

 

   1) 1957 Suriye Bunalımı

 

                  İkinci Dünya Savaşı sonunda Suriye Fransa'dan yakasını tamamen kurtararak tam bağımsızlığına kavuşmakla birlikte, uzun müddet içerde siyasi istikrara kavuşamamıştır. 1945-1949 arasında nisbeten sakin geçen Suriye'nin siyasi hayatı, 1949'dan itibaren tam bir karışıklık ve düzensizlik içine girmiştir. 1949-1953 yılları arasında Suriye'de üç defa hükümet darbesi, 21 kabine değişikliği olmuş ve bu arada iki defa askeri diktatörlük kurulmuştur. 

                     1949 yılı başlarında Albay Hüsnü Zaim bir hükümet darbesi yaparak iktidarı ele geçirmişse de, iktidarı uzun ömürlü olmamış ve 14 Ağustos 1949 da Albay Sami Hınnavi tarafından devrilmiştir. Fakat Hınnavi'nin iktidarı da uzun sürmemiş ve 20 Aralık 1949 da Albay Edip Çiçekli Hınnavi'yi devirmiştir. Çiçekli'nin iktidarı biraz daha uzun ömürlü olmuştur. Fakat 1953 Ekiminde yapılan genel seçimlerde Çiçekli'nin Kurtuluş Hareketi Partisi'nin çok büyük çoğunluk elde etmesi, Çiçekli'nin diktatörlüğüne ve Baas Partisi de dahil diğer siyasi partilerle arasının açılmasına sebep olmuştur. Bunun neticesi olarak da, Çiçekli, 25 Şubat 1954 de askeri bir darbe ile iktidardan düşürülmüştür. Bu tarihten sonra Suriye'nin siyasi hayatında Baas Partisi'nin birinci plana çıktığını görüyoruz. Bu gelişmede, Baas'ın 1955'ten itibaren Nasır'ı desteklemeye başlaması bilhassa büyük rol oynamıştır. Nasır'ın Bağdat Paktın'a cephe alması ve silah alış-verişi ile Sovyetlere doğru kayması, Baas ile Nasır'ın münasebetlerinin gelişmesine yol açmıştır. 1956 Nisanından itibaren de Baas, Mısır'la birleşme fikrini savunmaya başlamış ve bu konuda bir çok gösteriler düzenlemiştir. 1956 Süveyş buhranı ve İngiltere ve Fransa'nın Mısır'a saldırmaları, Baas ile Mısır'ı birbirine daha da yaklaştırdığı gibi, Arap dünyasında hem Batı aleyhtarlığını ve hem de sol akımların tesirini arttırmıştır. 

  Nitekim 1957 yılı başından itibaren Suriye'nin gittikçe sola kaymaya ve bu ülkede komünistlerin tesirinin artmaya başladığını görüyoruz. Bu gelişmenin liderliğini Suriye kabinesinin kuvvetli adamlarından ve komünist sempatisi ile tanınan Halit el-Azm yapmaktaydı. 

                  Halit el-Azm 1956 Temmuzunda Savunma Bakanı olarak bir heyetle Moskova'ya gitti ve orada Sovyetlerle bir takım anlaşmalar imzaladı. Bu anlaşmaların 6 Ağustosta açıklanması iledir ki, 1957 Suriye buhranı patlak verdi. Zira bu anlaşmalara göre, Sovyetler Suriyeye 500 milyon dolarlık ekonomik ve askeri yardım yapacaklardı Bu yardım, Lazkiye'de yeni bir  limanın yapımı, Suriye'de karayolları ve demiryolları inşası, sulama ve enerji projelerinin finansmanı ve yine Suriye'de 6 tane yeni havaalanı inşası için kullanılacaktı. Ayrıca Suriye'nin silahlandırılması da bu yardım çerçevesi içinde yer alıyordu. 

                 Anlaşmaların açıklanmasından bir süre sonra, 17 Ağustosta, ılımlı bir kişi olarak bilinen Suriye Genelkurmay Başkanı General Nizameddin, emekliye sevkedildi ve yerine, gençliğinde Fransız Komünist Partisine üye olmuş bulunan Albay Afif el-Bızri getirildi.

                 Bu gelişmeler, Suriye'nin komşuları Türkiye, Irak ve Ürdün ile İsrail ve Lübnan'da büyük heyecan uyandırdı. Bu ülkelerin inancı Sovyetlerin şimdi Suriye'de bir "köprübaşı" kurdukları ve Suriye'nin bir "Moskova uydusu" haline geldiği idi. İsrail Başbakanı Ben Gurion Başkan Eisenhower'e gönderdiği mesajda, "Suriye'nin milletlerarası komünizmin bir üssü haline gelmesi, zamanımızda hür dünyanın karşısına çıkan en tehlikeli hadiselerden biridir" diyordu. Gerçekten, işin aslına bakılırsa, çarlık Rusyası zamanındanberi ilk defa olarak Sovyetler bu anlaşma ile bir Orta Doğu ülkesine ayak basmak imkanını elde ediyorlardı. Zira, bu anlaşma ile bir çok asker ve sivil Sovyet uzmanı Suriye'de bulunmak imkanına sahip oluyordu. 

                       Ağustosun son haftasında, Irak Kralı Faysal ve Ürdün Kralı Hüseyin İstanbul'a gelerek Türkiye Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes ile görüşmelerde bulundular. Bu görüşmelere Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı Loy Henderson da katıldı. Başkan Eisenhower ise, Başbakan Menderes'e gönderdiği mesajda, Suriye'nin bir saldırısı karşısında Türkiye Irak ve Ürdün'ün bu ülkeye karşı askeri bir harekata girişmek zorunda kalması halinde,  Amerika'nın kendilerine derhal silah yardımı yapacağını bildirdi. Amerika Batı Avrupa'daki hava kuvvetlerinden bir kısmını Adana hava üssüne gönderdiği gibi, Vİ'ıncı Filo da Doğu Akdeniz'e gelmek üzere harekete geçti. Türkiye ise, bir yandan ihtiyatları silah altına çağırarak,bir yandan da Suriye sınırları yakınında askeri manevralar düzenleyerek, Suriyeye bir uyarmada bulunmak istedi. Zira şimdi Türkiye, yıllardan beri kuzeyden hissettiği baskıyı, aynı zamanda güneyden de hissetmek durumunda kalıyordu. Yani Türkiye , Sovyetlerin hem kuzeyden ve hem de güneyden baskısı altına girmek üzereydi. 

               Lakin, Türkiye'nin bu tedbirleri Suriyeyi yumuşatmak yerine, aksine Türkiye-Suriye münasebetlerini gerginleştirdi. Gerek bu gerginlik, gerek Birleşik Amerika'nın ağırlığını Türkiye tarafına koyması, Sovyetleri Suriye tarafında bütün ağırlıkları ile yer almak üzere harekete geçirdi. Bütün ağırlıkları ile diyoruz, zira Sovyet Başbakanı Bulganin, 10 Eylül 1957 de Türkiye Başbakanı Adnan Menderes'e gönderdiği mesajda, Türkiye'nin Suriye sınırlarına yaptığı kuvvet yığınağı ile Amerika'nın Türkiyeye yaptığı silah sevkiyatından Sovyetlerin duyduğu endişeyi belirtti ve Suriyeye karşı girişilecek askeri bir "macera"nın mahalli çapta kalacağı sanılıyorsa, bu hesabın çok tehlikeli olduğunu, zira I. ve II. Dünya Savaşlarının böyle mahalli askeri hareketlerden çıktığını söyledi. Yani Bulganin, Türkiye'nin herhangi bir askeri hareketinin bir dünya savaşına yol açabileceği tehdidinde bulunmaktaydı.

                Başbakan Menderes, Bulgan'in mesajına 30 Eylülde cevap verdi. Menderes, cevabında, Suriye'nin "makul savunma" ölçülerinin dışında silahlanmasının Türkiye bakımından uyandırdığı endişeleri belirterek, Suriye'nin "ihtiyaç halinde muhtemelen başkaları tarafından kullanılabilecek bir silah deposu" haline getirildiğine dikkati çekti ve Türkiye'nin Sovyetlerle iyi komşuluk münasebetlerini arzu ettiğini, lakin II. Dünya Savaşı sonundan beri Sovyet Rusya'nın takip ettiği baskı politikasının karşılıklı itimadın yerleşmesine engel olduğunu ifade etti. 

                    Sovyetler bu şekilde Türkiye üzerinde baskı yoluna giderken, öte yandan da Suriyeyi destekleme gösterilerine giriştiler. Eylül ortalarında bir Sovyet ekonomik ve teknik heyeti Suriyeye geldi. Bazı Sovyet savaş gemileri de Lazkiye limanına demir attı. 

                       Ekim ayında Türk-Sovyet gerginliği ve Suriye krizi daha da şiddetlendi. Kruşçev 9 Ekimde bir Amerikan gazetecisine verdiği bir demeçte, "Eğer savaş patlak verirse, biz Türkiyeye daha yakınız ve siz değilsiniz. Silahlar ateş almaya başlayınca roketler uçacak ve o zaman düşünmek için vakit çok geç olacak" diyordu. Kruşçev'in bu demecine Amerika Dışişleri Bakanlığı 11 Ekimde yayınladığı bir bildiri ile cevap verdi. Bu bildiride, "aradaki mesafeye rağmen", Birleşik Amerika'nın, bir müttefiki ve dostu olan Türkiyeye karşı NATO içinde yüklenmiş olduğu taahhütleri "hafife alamıyacağı" belirtilmekteydi. 

                    Sovyetlerin tehditleri karşısında Amerika'nın Türkiyeyi destekleyen bu tutumu Sovyetleri yumuşattı. Diğer yandan, Suudi Arabistan Suriye ile Türkiye arasında aracılık teşebbüslerine giriştiği gibi, Suriye üzerinde yatıştırıcı faaliyetlerde de bulundu. Buna karşılık, Ürdün Kralı Hüseyin de, içerden gelen baskılar dolayısiyle, tutumunu değiştirerek Suriyeye karşı yumuşak bir tavır aldı. Bütün bir faktörler birleşince, Ekim ayı sonunda buhran ortadan kalktı. 

  Buhranın sona ermesinde rol oynayan bir başka sebep de, 14 Eylül 1957 de Suriye ile Mısır'ın imza ettikleri bir anlaşma ile, 1 Şubat 1958'den itibaren Birleşik Arap Cumhuriyeti adı ile bir birlik kurmaya karar vermeleri idi. Başkan Nasır bu birleşmeyi kabul konusunda uzun müddet tereddüt etmiştir. Lakin Suriye'nin, bilhassa 1957 yazında, bir komünist kontrolu altına girmesi ihtimali, Nasır'ın kararını kesinleştirdi. Nasır, Suriyeyi kendi kontrolu altına almak suretiyle, bu ülkenin komünizmin kucağına düşmesini önlemek istemiştir. 

                     Fakat bu yeni birleşik devletin ömrü uzun olmadı. Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine, Suriye Devlet Başkanı Şükrü el-Kuvvetli Başkan Nasır'a şöyle demişti: "Siz bir politikacılar milleti devraldınız. Bunların % 50'si kendilerini milli lider sanır. % 25'i kendilerini peygamber ve en azından % 10'u da kendilerini Allah sanır". Gerçekten, daha ilk günden itibaren Suriye ile Mısır arasında sürtüşmeler başladı. Çünkü, Mısır Suriyeyi Mısır'ın bir eyaleti gibi idare etmeye başladığı gibi, Suriye'deki bütün siyasi partilerin faaliyetine son verdi. Hele Baas'cılar kısa zamanda gördüler ki, kendilerinin sosyalizm anlayışı ile Nasır'ın sosyalizmi arasında büyük farklılıklar vardır. Birlik bu şartlarda fazla dayanamadı ve Suriye'de 1961 Eylülünde muhafazakarlarla askerler tarafından yapılan bir darbe neticesi Suriye Mısır'dan koptu ve Birleşik Arap Cumhuriyeti de sona erdi. 

                   1957 Suriye buhranını neticelerinden biri de şu oldu: Bu kriz sırasında Amerika şunu da gördü ki, kendisi komünizmin Orta Doğu'da yayılmasını önlemeye çalışırken, Araplar için endişe kaynağı bu değildi, esas mesele onlar için İsrail davası idi.

 

 2) 1958 Lübnan Bunalımı

                      Suriye buhranının sona ermesinden biraz sonra, 1958 ilkbaharından itibaren Orta Doğuda yeni bir buhran olarak Lübnan buhranı patlak verdi.

                    1957 Haziranında Lübnan'da genel seçimler yapıldı. Fakat cumhurbaşkanı Camile Chamoun bu seçimlere hile karıştırarak, hem Eisenhower Doktrinini destekleyecek ve hem de, 1958 Eylülünde süresi bitecek olan cumhurbaşkanlığının, Anayasa gereğince bir dört yıl daha uzatılması mümkün olmadığı halde, bunu sağlayacak bir parlamentonun seçilmesini sağladı. Kaldı ki, bu seçimlerde muhalefetin en mühim şahsiyetleri parlamento dışı bırakılmıştı. Halbuki, yarısı Hıristiyan, yarısı Müslüman olan Lübnan halkının Müslüman-Arap kesimi esas itibariyle Nasır taraftarı idi ve Eisenhower Doktrinine aleyhtardı.

                 Chamoun'un bu seçim oyunları kendisine karşı şiddetli bir hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasına sebep olduğu gibi, Lübnan halkını da ikiye böldü. Durum bu şekilde iken, 8 Mayıs 1958 günü muhalefete mensup bir gazetecinin öldürülmesi, ortalığın karışmasına yetti. Nasır'cılar bu cinayeti hükümetin tertip ettiğini ileri sürerek Beyrut ve Trablus'da (Tripoli) grevlere gittiler. Bu grevler biraz sonra gerçek anlamında bir ayaklanmaya dönüştü. Ayaklanma Batı aleyhtarı idi ve gösteriler sırasında Beyrut'taki Amerikan Haberler Merkezi yakıldı.

                   Cumhurbaşkanı Chamoun 13 Mayısta Amerika, İngiltere ve Fransaya başvurarak, bütün bu yapılanların bir yabancı (bilhassa Suriye'nin) müdahalesinin eseri olduğunu bildirdi ve bu sebeple Lübnan'a yardım yapılmasın istedi.

Chamoun ayrıca 22 Mayıs 1958 de B.M. Güvenlik Konseyine de başvurarak, Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin Lübnan'ın içişlerine yaptığı müdahaleden dolayı şikayette bulundu. Güvenlik Konseyi yaptığı müzakereler sonunda, 11 Haziranda,                     Lübnan'a bir gözlemciler heyeti gönderilmesine karar verdi. Gözlemciler Heyetinin sonradan verdiği rapora göre, Chamoun'un Suriye hakkındaki iddiaları gerçeğe uymuyordu.

                 Chamoun'un bu şekildeki tutumu, Amerikan hükümeti içinde de tereddütlere ve görüş ayrılıklarına sebep oldu. Hatta Amerikan hükümeti münhasıran Chamoun'un desteklenmesi için bir müdahaleye taraftar olmadı. Fakat 14 Temmuz 1958 de Irak'da General Kasım liderliğinde bir askeri darbe ile monarşinin yıkılması ve Kral Faysal ile Kral Naibi Abdülilah'ın ve Başbakan Nuri Said Paşa'nın öldürülmesi Amerika'nın kararını değiştirdi. Monarşinin yıkılması Bağdat Paktına ve Batı'nın Orta Doğu'daki nüfuzuna ağır bir darbe idi. Irak'ın arkasından Lübnan da kontroldan çıkabilir ve Nasır'ın kontroluna girebilirdi. Bu sebeple, Amerika 15 Temmuzdan itibaren Lübnan'a asker çıkarmaya başladı. Üç hafta sonra Lübnan'daki Amerikan askerlerinin sayısı 15 bine yaklaşacaktır.

Irak'da monarşinin yıkılması, aynı aileden olan Ürdün Kralı Hüseyin'in de hayatını ve tahtını da tehlikeye soktuğundan, Ürdün'ün isteği üzerine İngiltere de Kıbrıs'tan 2.200 kişilik bir paraşüt birliğini Ürdün'e gönderdi.

            Irak gelişmeleri Chamoun'u yumuşattı. Bilhassa Amerika'nın da yaptığı baskılar neticesinde Chamoun Cumhurbaşkanlığı süresini uzatmaktan vazgeçti. Bunun üzerine Lübnan parlamentosu 31 Temmuzda Genelkurmay Başkanı General Şahab'ı büyük çoğunlukla Cumhurbaşkanlığına seçti. General Şahab, 8 Mayısta hadiselerin patlak vermesinden beri silahlı kuvvetleri tam bir tarafsızlık içinde tutmuş, iç mücadeleye karışmamış, lakin hadiselerin bir iç savaş halini almamasına da dikkat etmişti. Bu suretle, Mayıs başında patlak veren Lübnan buhranı Temmuz sonunda yatışmış bulunmaktaydı. Fakat bu arada Irak'da monarşinin devrilmesi, Orta Doğu'da yeni ve şiddetli bir Doğu-Batı mücadelesine ve daha şiddetli bir Orta Doğu buhranına sebep oldu.

 

   3) Bağdat Paktı (CENTO)

 

                       Sovyet Rusya'nın Orta Doğu'ya sızmasını önlemek maksadiyle Orta Doğu ülkeleri arasında bir ittifak kurma fikri, esasında Amerika'dan gelmiş, fakat fikir Türkiye tarafından gerçekleştirilerek, 1955 Şubatında Türkiye ile Irak arasında Bağdat'ta bir ittifak antlaşması imzalanmıştrr. Nisan 1955'te İngiltere, Eylül 1955'te Pakistan ve Kasım 1955'te İran Bağdat Paktına katılarak, ittifak genişletilmiştir.

                   Bu genişlemeye rağmen, bu ittifak için başlangıçta düşünülen fikir gerçekleşmemiştir. O da, bu ittifaka, Irak'ın dışında kalan "Arap" ülkelerinin katılması idi. Bu olmadığı gibi, Orta Doğu üçe bölündü. Birinci grup, Pakta katılan Irak, İran ve Pakistan; ikinci grup Bağdat Paktına şiddetle cephe alan Mısır, Suriye, Suudi Arabistan ve Yemen; üçüncü grupta, her iki grubun dışında kalan Ürdün ve Lübnan. Bu bölünme, Sovyet Rusya'nın Orta Doğu'ya girmesini kolaylaştıracaktır. Halbuki, Bağdat Paktı Orta Doğuyu Sovyet Rusyaya karşı birleştirmek amacı ile yapılmak istenmişti.

Bununla beraber, Orta Doğu politikaları bakımından Sovyetlerin işini kolaylaştıran da Mısır Başkanı Nasır'ın tutumu olmuştur. Nasır Arap dünyasını kendi liderliği altında birleştirmek istiyordu. Halbuki Bağdat Paktı ile bu liderlik Türkiyeye geçmiş gibi görünmekteydi. Bağdat Paktı Nasır'ın tasarılarını alt-üst etmişti. Tahammül edemediği buydu. Bu sebeple, Nasır Bağdat Paktı'nın kuruluşundan sonra Batı aleyhtarı bir politika takibine başladı. "Süveyş Meselesi" ve bundan doğan 1956 buhranı Nasır'ı büsbütün Sovyetlere yönelmeye itecektir.

                   a)CENTO

 

                  Balkan İttifakı'ndan sonra Türkiye, Orta Doğu bölgesinde de bir güvenlik sistemi oluşturulması için faaliyete geçti. Orta Doğu Güvenlik Sistemi tasarısı, A. B. D. Dışişleri Bakanı John Foster Dulles'in teşebbüsleri ile başladı.

25-27 Mayıs 1953'de Orta Doğu ülkelerini ziyaret eden Dulles, Ankara'ya da uğrayarak, Sovyet yayılmacılığına karşı Orta Doğu'da bir Savunma Teşkilatı'nm kurulmasının önemini belirtti. Fakat, bu düşünce Amerika tarafından devam ettirilmedi. Bunun üzerine Türkiye, konuya sahip çıktı ve çalışmalarını yoğunlaştırdı. 24 Şubat 1955'te Türkiye ile Irak arasında "Karşılıklı İşbirliği Antlaşması" imzalandı. Bu antlaşma ile "Bağdat Paktı" kurulmuş oldu.

                  Bağdat Paktı'na göre; iki devlet birbirlerinin işine karışmayacak, aralarında meydana gelen anlaşmazlıkları barış yolu ile çözecekler, Antlaşma Arap Birliği devletleri ile bölgenin güvenliği yönünden ilgili tüm devletlere açık olacaktı.

                  Ancak, Bağdat Paktı'nın imzalanması diğer arap Devletleri'nin tepkisine yol açtı. İlk tepki olarak Mısır ile Suriye, İrak'ı dışarıda bırakacak şeklide işbirliği yapmaya karar verdiler. Fakat, Bağdat Paktı, Amerika tarafından olumlu karşılandı. İngiltere 5 Nisan 1955'te pakta üye oldu. İngiltere'nin üyeliği paktı güçlendirdi. 23 Eylül 1955'te Pakistan'ın da Pakta girmesiyle üye sayısı dörde yükseldi. 3 Kasım 1955'te İran da pakta iştirak etti. Bağdat Paktı, böylece Arap devletlerinin karşı koymasına rağmen, kuruldu ve güçlendi. Amerika, Arap devletlerinin tepkisini fazla çekmemek için pakta resmen üye olmadı, ama üye devletlere askeri teknik ve ekonomik yardımda bulunacağını belirterek paktın güçlenmesine çalıştı. Sovyetler Birliği'nin tehdidine ve yayılmasına karşı, NATO ile SEATO'yu birleştiren Bağdat Paktı'nın kurulması Türk-Sovyet ilişkilerini daha da gerginleştirdi. Ayrıca, Irak hariç Arap devletleri ile Türkiye arasındaki münasebetler olumsuz bir seyir takip etmeye başladı. Irak'ta 14 Temmuz 1958'de ihtilal oldu. Bu olay üzerine Irak hariç, pakt üyelerinin ve ABD'nin Dışişleri Bakanları 28-29 Temmuz 1958'de Londra'da toplandılar. Toplantı sonunda Paktın merkezinin geçici olarak Ankara'ya taşınmasına karar verdiler.

                24 Mart 1959'da da Irak, Bağdat Paktı'ndan çekildiğini resmen açıkladı. Irak'ın ayrılmasından sonra Pakt'ın merkezi, Ankara oldu. 18 Ağustos 1959'da da Bağdat Paktı'nın adı 'Merkezi Antlaşma Örgütü" yani "CENTO" olarak değiştirildi..

               CENTO'nun ilk toplantısı, 7-9 Ekim 1959'da Washington'da yapıldı. Örgüt, aslında savunma amacıyla kurulmuş olmasına rağmen; faaliyetlerini, üyeler arasında ekonomik, kültürel ve teknik işbirliği konularına yöneltti. ABD, örgüte daha fazla destek vermeye başladı. Bu şekliyle 20 yıl devam eden örgüt, 12 Mart 1979'da Pakistan'ın ve İran'ın ayrılması ile dağılma noktasına geldi. Türkiye, 13 Mart 1979'da, bu devletlerin CENTO'dan ayrılması kararlarını saygıyla karşıladığını ve bu durumda CENTO'nun bölgedeki işlevini fiilen kaybettiğini, örgütün ilgili anlaşma hükümleri gereğince sona erdirilmesi için gerekli işlemlerin yapılacağını açıkladı.Böylece, Bağdat Paktı'nın bir devamı şeklinde olan CENTO, hukuken olmasa bile fiilen sona ermiş oldu.

 

   4) Eisenhower Doktrini

 

                   Sovyet Rusyanın yönelttiği tehditler üzerine Amerika, İngiltere ve Fransaya sert bir çıkış yaparak bu iki devletin Mısıra karşı giriştikleri saldırıyı önlemekle beraber, kısa bir süre sonra Orta Doğu konusundaki görüşlerinde büyük bir değişiklik yaptı. Daha doğrusu, Süveyş buhranı geçtikten sonra, Orta Doğu'da ortaya çıkan durumu Amerika hiç beğenmedi. Bir defa, Süveyş savaşı dolayısıyla Batının prestiji Arap dünyasında büyük bir darbe yemişti. Üstelik, Mısırı ve Süveyş'i Batıya bağlayan tek hukuki bağ olan 19 Ekim 1954 tarihli Süveyş Antlaşmasını Mısır, 1956 buhranı sırasında feshederek, Batı ile bağlarını koparmıştı. İkinci olarak, Amerika bu  buhranda dürüst ve tarafsız davranmış ve İngiltere ve Fransanın savaşı ve Mısırın işgalini durdurmasında en az Sovyet Rusya kadar rol oynamıştı. Fakat Arap dünyası bunu takdir ediyor muydu? 

                  Diğer taraftan, Batı'nın Orta Doğu'daki bu prestij kaybı, bölgede büyük bir boşluk meydana getirirken, bu boşluk, Sovyet Rusya tarafından doldurulmaktaydı. Sovyet Rusya sanki Arab'ın kurtarıcısı olmuştu. Sanki, Macar topraklarına 200 bin kişilik askeri ile 4000 tankını sokup, 50.000 ölü ve yaralıya malolan Macar milli bağımsızlık hareketini öldüren bu Sovyet Rusya değildi. Kaldı ki, Bulganin'in, Eisenhower'a gönderdiği 5 Kasım mesajında da görüldüğü gibi, Sovyetler Orta Doğu'ya asker sokmak için fırsat aramaktaydılar. 

                  İkinci olarak, Sovyetlerin Orta Doğu'ya girişlerinde ekonomik sebepler de rol oynamıyordu. Çünkü, Süveyş'teki kanal trafiğinin ancak % 1'i Sovyet gemilerine aitti. Sovyetlerin Orta Doğu petrollerine de ihtiyaçları yoktu. Çünkü kendileri petrol ihraç etmekte idiler. O halde amaçları siyasi idi. Sovyetler, Süveyş Kanalına ve Batı'nın Orta Doğu'daki petrol kaynaklarına hakim olarak, bölgeyi siyasi kontrolları altına alarak Batı'ya darbe indirmek ve mümkün olursa Batı'yı bu bölgede çökertmekti. 

                     Bu şartlarda yapılacak iki şey vardı: Biri, bölge ülkelerinin ekonomik sıkıntılarının giderilmesine yardımcı olmak; diğeri de, ister ikili, ister toplu münasebetler yoluyla, bu ülkelere, komünizm hegemonyasının neler getirebileceğini anlatmak ve bunların komünizme karşı koymalarına yardım etmekti

                 İşte bu noktalardan hareket eden Başkan Eisenhower, 5 Ocak 1957 de Kongreye gönderdiği ve Eisenhower Doktrini adını alan mesajda bütün bu hususları açıkladıktan sonra, Kongre'den şu hususlarda kendisine yetki verilmesini istiyordu: 

  1) Bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içine giren Orta Doğu ülkelerine ekonomik yardım yapmak. 

  2) Bunlardan isteyen ülkelere askeri yardım yapmak. 

  3) Bu ülkelerin istemeleri şartıyle, "milletlerarası komünizmin kontrolu altında bulunan bir ülkeden gelecek açık silahlı saldırılar karşısında, Amerikan silahlı kuvvetlerinin kullanılması.

  Bu amaçlarla Başkan Eisenhower , Kongreden, üç yıl süre ile, her yıl 200 milyon Dolar harcama yetkisi istemekteydi. 

  Eisenhower Doktrininin bilhassa Orta Doğu'da Amerikan askerinin kullanılmasına dair kısmı, Amerikan Kongresinde büyük tartışmalara sebep oldu. Buna rağmen, Temsilciler Meclisi, 30 Ocak'da, Senato da 5 Martta, büyük oy çoğunluğu ile Eisenhower Doktrinini kabul ederek, Başkana istediği yetkileri verdi. 

  Eisenhower Doktrini iki bakımdan Amerikan dış politikası için mühim bir gelişmeyi ifade etmekteydi. Birincisi, Amerika'nın Orta Doğu ile bağlantı alanını bir hayli genişletmesidir. Her ne kadar Amerika Orta Doğu ile ilgisini ilk defa Truman Doktrini ile göstermiş ise de, Truman Doktrini sadece Türkiye ve Yunanistan'a ve yine sadece askeri yardım yapılmasını öngörmekteydi. Halbuki Eisenhower Doktrini, bütün bir Orta Doğu bölgesini içine alıyor ve Amerikan askerinin kullanılması suretiyle, bölgedeki ülkelerin komünizme karşı savunulmasını da üzerine alıyordu. 

                  İkinci olarak, bu Doktrin ile Amerika, İngiltere ve Fransa'nın Orta Doğu'da bıraktıkları boşluğu bizzat doldurmak üzere harekete geçiyor ve aynı zamanda da, bölgede Sovyet Rusya'nın karşısına dikiliyordu. Amerika ve Sovyet Rusya ilk defa olarak Orta Doğu'da karşı karşıya gelmeye başlıyordu.
              Eisenhower Doktrini karşısında Orta Doğu ikiye ayrılmıştır. Bu doktrini kabul ettiğini ilk ilan eden; 6 Ocak'da Lübnan olmuştur. Lübnan bu hareketi ile, şimdiye kadar takip ettiği tarafsızlık politikasını terketmiş oluyordu. Lübnan'ın arkasından Pakistan, Irak, Türkiye ve Yunanistan Eisenhower Doktrinini kabul ettiklerini açıkladılar. Bunlardan sonra Afganistan, Libya, Tunus ve Fas en sonunda İsrail bu Doktrini kabul ettiklerini bildirdiler. 

              Buna karşılık, ilk şiddetli tepki Mısır'dan geldi. Arkasından Suriye bu tepkiye katıldı. Bu iki devleti ise Ürdün ve Suudi Arabistan takip etti ise de, bir kaç hafta sonra Suudi Arabistan tutumunu değiştirerek, Eisenhower Doktrinini "iyi ve müsbet" bulduğunu bildirdi. Çünkü Suudi Arabistan, İsrail konusunda bu devletlerle beraber gitmeye hazırdı; lakin Sovyetler konusunda bu devletlerle bir adım bile atmamaya kararlı idi. 

                  Biraz aşağıda göreceğimiz gibi, Nasır'ın Ürdün'de monarşiyi devirmek için biraz sonra giriştiği teşebbüsler, Ürdün'ün tutumunu da değiştirecek ve bu ülkeyi Suriye-Mısır cephesinden ayıracaktır. 

  Tabiatiyle Sovyetler de büyük tepki gösterdiler. 7 Ocak'da yayınladıkları resmi bildiride, Eisenhower Doktrinini, "Orta Doğu ülkelerini esaret altına alma amacını güden bir tedbir", "Amerikan tekelci kapitalizminin militarist çevrelerinin Orta Doğu işlerine kaba bir müdahalesi" olarak nitelemişlerdir. Bunun arkasından, 11 Şubatta Amerika, İngiltere ve Fransa'ya verdikleri notalarda, Orta Doğu için bir barış planı ortaya attılar. Buna göre, bölgede ittifak blokları kurulmayacak, yabancı askerler geri çekilecek, yabancı üsler tasfiye edilecek ve bölgenin İçişlerine karışılmayacaktı. Bölge ülkelerine silah satılmayacaktı. 

               Sovyetlere verilen cevapta, bu plan reddedildiği gibi, bölgeyi silahlandıran ilk devletin kendisi olduğu ve içişlerine karışmamadan söz eden Sovyetlerin önce Macaristan'dan elini çekmesi gerektiğibildirildi.

 

 

5) İsrail Devletinin kurulması ve Arap-İsrail Savaşları

 

             I. Dünya Savaşı sonunda İngiltere'nin "manda"sına verilen Filistin, yahudilerle Araplar arasındaki çatışmalar yüzünden İngiltere'nin başına dert olmuştu. İki -savaş- arası döneminde İngiltere'nin Araplarla Yahudileri uzlaştırmak için harcadığı çabalar bir netice vermediği gibi, Filistin topraklarını bu iki millet arasında taksim etmek istemesi de bir çözüme ulaşmadı. 

            Yalnız ne varki, İngiltere, Filistin'deki durumun daha kötüye gitmesini önlemek için 1939 yılında, Filistin'e yapılacak yahudi göçlerini çok sınırladı. Fakat bu sefer Avrupa'nın çeşitli yerlerinden Yahudiler Filistin'e kaçak olarak girmeye başladılar. Bu kaçak göçleri Haganah adlı gizli bir teşkilat organize ediyordu. Filistin'deki İngiliz kuvvetleri bu kaçak göçleri önlemeye çalışınca İngiliz askerleri ile Yahudiler arasında silahlı çatışmalar çıktı. Bu çatışmalarda Irgun adlı yahudi tethiş teşkilatı aktif bir rol oynamakta idi. 

           II. Dünya Savaşı bittiğinde Filistinin durumu buydu. İngiltere bir süre uğraştıktan sonra, Filistin'den yakasını kurtarmaya karar verdi ve 2 Nisan 1947 de meseleyi Birleşmiş Milletlere götürdü. Meseleyi ele alan Genel Kurul, iki haftalık müzakerelerden sonra, Filistin meselesine bir çözüm bulması için bir özel komisyon kurdu. Bu komisyona büyük devletler sokulmamıştı. 

              Şunu da belirtelim ki, İngiltere'nin 2 Nisanda Birleşmiş Milletlere müracaatı üzerine, Mısır ve Irak 21 Nisanda, Suriye, Lübnan ve Suudi Arabistan da 22 Nisanda Birleşmiş Milletlere başvurarak, Genel Kurul gündemine, "Filistin'in bağımsızlığının ilanı" maddesinin konulmasını istemişlerdir. 

                  B.M. Filistin Komisyonu, 16 Haziran-24 Temmuz tarihleri arasında bizatihi Filistin'de yaptığı incelemelerden sonra, Ağustos ayında raporunu yayınladı. Bu raporda Komisyon, oybirliği ile, Filistin'in bağımsızlığını teklif ediyordu. Lakin bu bağım sızlık nasıl olacaktı? Bu noktada Komisyon ikiye ayrıldı. Kanada, Çekoslovakya, Guatemala, Hollanda, Peru, İsveç ve Uruguay’ın desteklediği çoğunluk teklifine göre, Filistin Araplarla Yahudiler arasında taksim edilmeli ve iki ayrı bağımsız devlet kurulmalıydı. Kudüs şehri ise milletlerarası statüye sahip olmalıydı. Hindistan, Yugoslavya ve İran tarafından desteklenen azınlık teklifine göre de, Filistin, Yahudi ve Arap devletlerinden meydana gelen "federal" bir devlet olmalıydı. Yahudiler çoğunluk planını, Araplar ise azınlık planını tuttular. Çünkü Araplara göre, azınlık planı veya teklifi, Filistin'in toprak bütünlüğünü korumaktaydı. 

               Komisyonun bu teklifleri, Genel Kurulun Kasım 1947 toplantısında tartışıldı. Neticede Genel Kurul, 27 Kasım 1947'de, Filistin Komisyonunun çoğunluk teklifini benimsedi ve 13 aleyhe ve 10 çekimsere karşı, 33 oyla Filistinin Araplarla Yahudiler arasında taksimine karar verildi. Fakat karara göre, Filistin'de kurulacak Yahudi ve Arap devletleri arasında bir ekonomik birlik kurulacak ve Kutsal Kudüs şehri de milletlerarası statüye sahip olacaktı. 

  Büyük devletlerden Birleşik Amerika, Sovyet Rusya ve Fransa taksim lehinde, İngiltere ise çekimser oy vermişti. Türkiye Arap ülkeleriyle beraber taksimin "aleyhinde" oy vermiştir. 

               Sovyet Rusya'nın Araplara ters düşerek taksim lehinde oy vermesi iki sebepten kaynaklanıyordu. Birincisi, bu sırada Sovyetlerin, Arap ülkelerindeki komünist partileri vasıtasiyle yaptıkları kışkırtmalar, Arapları korkutmuş ve dolayısiyle Arapların Sovyet Rusyaya karşı muhalif tutum almalarına sebep olmuştu. İkincisi, yine bu sıralarda Orta Doğu'da genellikle İngiltere hakim olduğundan, Sovyetler Orta Doğu'yu karıştırarak İngiltere'nin durumunu sabote etmek istemişlerdir. 

                 Sovyetlerin hesaplarının yanlış çıktığı söylenemez. Zira, B.M. Genel Kurulunun taksim kararı bütün Arap dünyasında tepki ile karşılandı.Arap ülkeleri 17 Aralık 1947 de Kahire'de yaptıkları toplantıda, Filistin'in taksimi kararını önlemek için savaşa gitme kararı aldılar. İşin daha ilginç tarafı da, Arapların tepkisini gören Amerika'nın taksim kararına oy verdiği halde, şimdi fikir değiştirip, Filistin'in Birleşmiş Milletlerin vesayeti altına verilmesini teklif etmesiydi. Bu teklif ise, hem yahudilerin ve hem de Arapların tepkisine sebep oldu. 

                  B.M. kararı üzerine İngiltere yaptığı bir açıklamada, 15 Mayıs 1948'den itibaren Filistin'deki bütün kuvvetlerini çekeceğini ilan etti ve Nisan 1948'den itibaren kuvvetlerini çekmeye başladı. Bu çekme işinin tamamlanmasından bir gün önce de, David Ben Gurion başkanlığında 14 Mayıs 1948 günü Tel-Aviv'de toplanan                  Yahudi Milli Konseyi, İsrail Devleti'nin kuruluşunu ilan etti. 

               İsrail Devleti kurulur kurulmaz, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları 15 Mayıstan itibaren İsrailin üzerine yürümeye başladılar. Birinci Arap-İsrail savaşı başlamıştı. İşin ilginç tarafı, Amerika yeni İsrail devletini 14 Mayıs günü tanıdığı halde, Sovyet Rusya Arap-İsrail savaşının çıkmasından iki gün sonra tanıdı. Yani Sovyetler açıkça Araplara karşı cephe almış oluyorlardı. Kaldı ki, bununla da yetinmediler. İngiltere ve Amerika, savaş çıkar çıkmaz Filistin kıyılarını abluka altına alıp, Filistin'e silah sevkiyatına ambargo koydukları halde, Sovyetler, kurdukları bir hava köprüsü vasıtasiyle Çekoslovakya'dan yahudilere hafif toplar ve otomatik silahlar sevketmeye başladı. 

                Arap-İsrail savaşı bir yıl kadar sürdü. İsrailin ancak 75.000 kişilik muntazam bir ordusu olmasına ve beş Arap devletinin saldırısına uğramasına rağmen, Araplar her yerde ağır yenilgiye uğradılar. İçlerinde en iyi döğüşeni Ürdün ordusu oldu. 

                Savaş çıktığı andan itibaren Birleşmiş Milletler de bir ateşkes sağlamak için taraflar arasında aracılık çabalarına girişti. Bu çabalara, Arapların beceriksizliği ve yenilgileri de eklenince Arap ülkeleri için İsrail ile ateşkes imzalamaktan başka çare kalmadı. İsrail-Mısır ateşkes anlaşması 24 Şubat 1949 da Rodos'ta, İsrail-Lübnan ateşkes anlaşması 23 Mart 1949 da Ras-en Nakura'da, İsrail-Ürdün ateşkesi 3 Nisan 1949 da Rodos'ta ve İsrail-Suriye ateşkesi de 20 Temmuz 1949 da Manahayim'de imzalandı. Irakın İsrail ile sınırı olmadığı için herhangi bir ateşkes anlaşması imzalaması da söz konusulmadı. 

                 İsrail Araplarla yaptığı muharebelerde çok başarılı olduğu için, ateşkes anlaşmalarının çizdiği fiili sınırlar içindeki İsrail toprakları, Birleşmiş Milletlerin taksim kararında kendisine verilenden çok genişti. İsrail Filistin topraklarının hemen hemen dörtte üçünü ele geçirdi. Keza, taksim kararına göre, Kudüs şehri milletlerarası statüye sahip olacağı halde, savaşın sonunda yarısı İsrailin eline geçti, yarısı da Ürdün'de kaldı. 1967 savaşında İsrail Kudüs'ün diğer yarısını da ele geçirecektir. 

                 1948-1949 Arap-İsrail savaşı, Orta Doğu'nun yapısını değiştiren bir takım neticeler doğurmuştur ki, bunları şu şekilde sıralayabiliriz: 

  1) Savaş Filistin'de yaşayan bir milyon kadar arabı yerinden yurdundan etmiş ve bir Mülteciler Meselesi ortaya çıkmıştır. Yahudilerden korkan bir çok Arap yurtlarını terkederek komşu Arap ülkelere sığındıkları gibi, bazı Arap komutanları da, muharebe sahası olabilecek yerlerdeki Arapları buralardan ayrılmaya teşvik etmiştir. Komşu ülkelere iltica eden bu Arapların sayısı hakkında kesin bir şey söylenememiştir. Bunların sayısı hakkında 550.000 ile 940.000 arasında değişen rakamlar verilmiştir. Sonuncu rakam Birleşmiş Milletlerindir. Mülteciler Meselesi günümüze kadar çeşitli safhalardan geçerek bugün bir Filistin Meselesi, yani bağımsız bir Filistin devletinin kurulup kurulmaması meselesi haline gelmiştir. 

  2) Arap ülkeleri içinde en kuvvetli orduya sahip olduğu sanılan Mısırın, savaşta en ağır yenilgiye uğrayanlardan olması, Mısır'da monarşinin, yani Kral Faruk rejiminin devrilmesi neticesini vermiştir. Yenilgide devlet idaresindeki bozuklukların büyük rolü olduğunu gören bir kısım Mısırlı genç subay, Yarbay Cemal Abdünnasır'ın liderliğinde Hür Subaylar Komitesi adı ile gizli bir teşkilat kurdular ve 23 Temmuz 1952 de yaptıkları darbe ile Kral Faruk'u devirip ülkeden çıkardılar. 

               Bu hadise Mısır'ın tarihinde yeni bir dönemi başlattığı gibi, Orta Doğu'da da yeni bir dönem açmıştır. Zira, Başkan Nasır'ın bundan sonraki bütün çabası "gerici" dediği Arap monarşilerini yıkmak ve bunların yerine "sosyalist-cumhuriyetçi" rejimler kurmaya yönelik olacaktır. Bu ise bölgede yeni gelişmelere ve yeni mücadelelere yol açacaktır. 

  3) Bir avuç denebilecek bir İsrail ordusu karşısında beş Arap devletinin askeri gücünün yenik duruma düşmesi, Arap dünyasında bir "milliyetçilik" duygusunu tahrik etmiş ve bir Arap Milliyetçiliği hareketi başlamıştır. Keza Arap Milliyetçiliği de Nasır'ın eseridir. Bu milliyetçiliği tahrik eden ve Araplara milli bir şahsiyet vermek için çaba harcayan bilhassa Nasır olmuştur. Nasır, bütün Arapları birleştirip milli ve büyük bir arap dünyası kurmak ve  onun başına geçmek istemiştir. Kısacası, Arap milliyetçiliği ateşini yakan Nasır olmuştur. 

  4) Bu birinci Arap-İsrail savaşı ateşkes anlaşmaları ile neticelenmişti. Yani barış yapılmadığına göre; mevcut durum geçici bir durumdu. Yani Araplar için bir intikam imkanı vardı. Bu intikam da İsrailin ortadan kaldırılması idi. İşte bu duygular Arap milliyetçiliği ile birleşince, bundan sonraki Arap-İsrail savaşlarının da tohumları atılmış olmaktaydı. Zincirleme reaksiyon gibi, 1948-1949 savaşı bundan sonraki Arap-İsrail savaşlarının birinci halkasını teşkil ediyordu. 

                  Batılılar bilhassa bu son noktayı gördükleri ve bu düşüncede yatan tehlikeyi sezdikleri için, yeni savaşların çıkmasını önlemek amacı ile bir takım tedbirler almak istediler. Amerika, İngiltere ve Fransa, 25 Mayıs 1950 de bir Deklarasyon yayınlıyarak, Arap ülkelerine ve İsraile, ancak bunların iç güvenliklerinin gerektireceği kadar silah satacaklarını ve bunu da, bu silahların başka bir devlete karşı kullanılmaması şartı ile yapacaklarını bildirdiler. Kısacası, Batılılar Orta Doğuya bir silah ambargosu tatbik etmekte idiler. 

               Bu Deklarasyona Sovyet Rusya'nın katılmamış olması, büyük bir boşluk doğuruyordu. Silah satışı bakımından Sovyetlerin ellerinin serbest kalması, bu devletin Orta Doğuya girmesini de kolaylaştıracaktır.

                      

 

a) Balfour Doktrini

 

                 Lloyd George'un başbakanlığındaki İngiliz savaş kabinesinde dışişleri bakanı olan Althur Balfour'un girişimiyle başlatılan ve sonuçta Filistin'de bir Musevi devletinin -İsrail- kurulmasıyla sonuçlanan girişimdir. 1917 yılındaki bu deklerasyon, ilk Balfour Deklarasyonudur. Balfour girişimiyle 1926 yılında, İngiliz sömürgeleri konusunda ikinci bir Balfour Deklarasyonu yapılmıştır.

              Lord Arthur Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hereketin liderlerinden olan Lord Rothschild'e bir mektup göndererek, Filistin topraklarında bir Musevi devleti kurulması konusunda İngiliz hükümetinin destek vereceğini bildirmiştir. İngilizlerin Araplara yatırım yaptığı bir dönem olduğu için, bildiride ‘ülkedeki öteki sakinlerin medeni ve dinsel haklarının ihlal edilmemesi’ şart koşulmuştur. Osmanlı Devleti'nin Orta Doğu topraklarının İngiltere ve Fransa arasında paylaşılması protokokü niteliğindenki Sykes-Picot Antlaşması ve Mekke Şerifi Hüseyin ile İngiltere'nin Mısır'daki Yüksek Komiseri McMahon arasında gizli olarak imzalanan McMahon Antlaşması ardından yapılan bu girişim, böyle bir maddeyi gerektirmiştir.

            Bu mektup ve bunun ardından gelişecek olan olaylar, dünya Siyonist kesimin desteğinin İtilaf Devletleri yönüne çekilmesinde önemli rol oynamıştır. Ayrıca ABD tarafından da desteklenmişir. Amerika, Orta Doğu'da bir Musevi devletinin bulunmasının, Orta Doğu politikaları için sağlam bir dayanak oluşturacağını kavramıştır.

Lord Balfour'un bu mektubu üzerine yürütülen girişimler, 1918 yılında Fransa'nın, hemen ardından da İtalya'nın desteğini sağlamıştır. ABD başkanı Thomas Woodrow Wilson, Ekim 1918 ayında deklerasyonu desteklediklerini açıklamıştır.

             Sözkonusu deklerasyon, Orta Doğu'da bir İsrail Devletinin kurulmasına giden sürecin önemli bir kilometre taşıdır.

 

 6) Süveyş Buhranı

 

               1956 Süveyş Buhranına ait gelişmeler, II. Dünya Savaşının sona erdiği yıllara kadar uzanır.

Süveyş Kanalı bir Fransız şirketi tarafından yapılmış ve 17 Kasım 1869 günü de dünya deniz trafiğine açılmıştır. İşletilmesi de bu Fransız şirketine ait bulunmakla beraber, o zamanki Mısır hükümetinin de hissesi vardı. Mısır hükümeti sonradan mali sıkıntıya düşüp hisselerini satışa çıkarınca, 1875 de bu hisseleri İngiltere aldı ve bu suretle Süveyş Kanalını İngiliz-Fransız şirketi işletir oldu.

                  İngiltere, şimdi Süveyş Kanalı'ndan geçen ve Hindistanla bağlantısını teşkil eden "İmparatorluk Yolu"nu güvenlik altına almak için 1882 de, bir Osmanlı toprağı olan Mısırı işgal edince, Kanal üzerindeki kontrolu da daha kuvvetlenmiş olmaktaydı. Halbuki daha ilk günden itibaren Süveyş Kanalı'nda "serbest geçiş" prensibi tatbik edilmekteydi. İngiltere'nin Mısır'ı işgali ise, bu prensip açısından diğer devletleri endişelendirdi ve 29 Ekim 1888 de İstanbul'da bir milletlerarası anlaşma imzalandı. İstanbul Anlaşması adını alan bu anlaşmaya göre, Süveyş Kanalı savaşta ve barışta bütün devletlerin savaş ve ticaret gemilerine daima açık olacaktır. Geçiş serbestisini güvenlik altına almak için, kanalın her iki tarafında üçer millik bir alanda hiç bir zaman askeri harekat veya silahlı çatışma yapılamıyacaktı.

                  İtalya 1935-36 da Habeşistan'ı işgal edince, İngiltere'nin İmparatorluk Yolu için bir tehdit yaratmış olmaktaydı. Zira Kızıldeniz'in çıkışına hakim olduğu gibi, Mısır'a da komşu geliyordu. Bu sebeple İngiltere, Mısır'la münasebetlerini yeni bir düzene sokmak istedi ve Mısır Hükümeti ile 26 Ağustos 1936 da yaptığı bir anlaşma ile, Mısır'a bağımsızlığını verip bu ülkeden askerini çekme kararı aldı. Yalnız bu anlaşmaya göre, İngiltere Süveyş Kanalı bölgesinde 10 bin asker ve 500 pilot bulundurma hakkını elinde tuttuğu gibi, taraflardan biri bir savaşa girecek olursa, diğer taraf bütün gücü ile savaşa giren tarafa yardım edecekti. Yani, Mısır ile İngiltere arasında bir ittifak bağı tesis ediliyordu.

             II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere bu anlaşmaya dayanarak Mısır'a 200 bin kadar asker yığmıştır. Savaş bitince İngiltere'nin bu askeri geri çekmesi gerekiyordu. Fakat pek istekli görünmedi. Çünkü, Sovyetlerin İran, Türkiye ve Yunanistan üzerindeki baskıları, hangi bölgeyi h edeflediklerini gösteriyordu. Bölgenin güvenliği bakımından İngiltere'nin Mısır'da kalması gerekiyordu.

             Fakat savaştan sonra Mısır'da hava çok değişmiş bulunuyordu. Bir defa, savaş sırasında İngiltere'nin Mısır'a asker yığması, adeta bir işgal manzarası yaratmış ve bu da halkın tepkisi ile karşılaşmıştı. Halk Mısır'ın tam bağımsızlığı için İngiliz askerinin çekilmesini istiyordu.

                Şimdi gizli Mısır Komünist Partisi de gayet aktif idi. Bir çok yayın organlarına, hükümet bürolarına, muhalefetteki Wafd Partisi de dahil (1945 Ocak ayında Saadist Parti iktidara gelmiştir), siyasi partilere ve Kahire ve İskenderiye'nin tekstil fabrikalarında işçilere sızmaya muvaffak olmuştu. Üye sayısı 5 bin kadardı, lakin yaptığı propagandalarla tesiri üye sayısından çok daha genişti.

                  Buna karşılık, 1929 da Şeyh Hasan el-Banna tarafından kurulan Müslüman Kardeşler (El-İhvan El-Muslimin) teşkilatı ise, koyu teokratik ve Batı aleyhtarı bir kuruluş olarak, o da İngiliz aleyhtarlığını körüklemekteydi. 500 bin kadar taraftarı bulunan bu kuruluş, Wafd Partisine karşı bir denge unsuru olarak Kral Faruk'dan destek görmekteydi. Bu kuruluşa, aşırı milliyetçi bir teşkilat olarak Mısr-el-Fatah'ı (Genç Mısır) da eklemek gerekir.

Bu sırada muhalefette olan Wafd Partisi ise İngiltere aleyhtarlığının öncülüğünü yapmaktaydı.

                1945 yılı sonunda Mısır'ın yaptığı müracaat üzerine, Mısır ile İngiltere arasında müzakereler başladı ve iki taraf arasında 1946 Ekiminde bir anlaşma meydana geldi. Buna göre, 1949 Eylülüne kadar Mısır'dan kademeli olarak çekilmeyi kabul etti. Fakat bu sefer Sudan meselesi ortaya çıktı. İngiltere 1882 de Mısır'ı işgal ettikten sonra daha aşağılara da inerek Sudan'ı da ele geçirmek suretiyle Nil'in bütünlüğünü sağlamıştı. Bundan sonra Mısır hükümeti ile 19 Ocak 1899 da yaptığı bir condominium anlaşması ile, Sudan'ı beraber idare ediyorlardı. İngiltere şimdi Mısır'dan çekilirken, Sudan'ın statüsünü de kesin olarak tayin etmek ve dolayısiyle ona da bağımsızlığını vermek istedi. Mısır buna karşı çıktı. Mısır Sudan'ı kendisine katmak ve Nil'in bütünlüğünü kendi kontrolunda tutmak istiyordu.

Bu anlaşmazlık karşısında Sudanlılar da ikiye ayrıldılar. İki büyük partiden Umma (Milliyetçiler) Partisi Sudan'ın bağımsızlığını ve Mısır'dan kopmasını savunuyordu. Ashigga Partisi, Nil'in bütünlüğünün Sudan için de ehemmiyetli olduğuna inandığından, Mısır'la federal bir sistem kurmak istiyordu. Ona göre, Sudan Mısır'a bağlı olmalı, fakat muhtariyete sahip bulunmalıydı.

                 Sudan meselesi İngiltere ile Mısır arasında o kadar çetin bir anlaşmazlık oldu ki, Mısır, daha önce varılan anlaşmayı da tanımadığını bildirerek, hem Süveyş ve hem de Sudan meselelerini B.M. Güvenlik Konseyine götürdü. Güvenlik Konseyi 1948'de meseleyi ele aldı ise de, oradan bir karar çıkması mümkün olmadı. Bunun arkasından 1948-1949 Arap-İsrail Savaşı patlak verdi.

                   Bu savaştan sonra İngiltere, Mısır'da değilse bile Süveyş'te kalmak hususundaki kararını daha da yoğunlaştırdı ve meseleyi başka bir açıdan, Orta Doğu Komutanlığı denen bir askeri ittifak çerçevesinde ele almaya karar verdi. Amerika, İnglitere, Fransa ve Türkiye tarafından 13 Ekim 1951 de Mısır hükümetine verilen bir notada bu ittifak sistemi şöyle açıklanmaktaydı:

                  Orta Doğu'nun savunması için, bu dört devlet ile Mısır, Orta Doğu Komutanlığı denen müşterek bir kuvvet teşkil  edeceklerdi. Bu kuvvet, Süveyş Kanalı bölgesinde bulunacaktı. İngiltere, bu kuvvetin emrine vereceği kuvvetlerinin dışında, Mısır'da bulunan bütün kuvvetlerini geri çekecekti.

             Görüldüğü gibi, İngiltere Süveyş'ten çıkmamak için böyle dolambaçlı bir yol seçmişti.

               Türkiyenin buna katılmasına gelince: Türkiye bu sırada NATO'ya girme çabasındadır. Belçika, Hollanda, Danimarka gibi NATO'nun "küçük" üyeleri, Türkiyenin NATO'ya girmesinin Sovyetleri tahrik edeceğini ve bir savaş çıkarabileceğini ileri sürerek buna karşı çıktıkları gibi, İngiltere de, bir Müslüman devlet olarak Türkiyeyi kendi Orta Doğu politikasında kullanmak istediğinden, o da Türkiyenin NATO üyeliğini engellemeye çalışıyordu. Doğrusu aranırsa, bu sırada İngilterenin Süveyşte kalıp kalmaması Türkiyeyi hiç ilgilendirmiyordu. Fakat ne var ki, İngiltere, Türkiyenin NATO üyeliğine muhalefet etmekten vazgeçme şartı olarak, Türkiyenin bu Orta Doğu Komutanlığına da katılmasını istemiş ve Türkiye de ister istemez kabul zorunda kalmıştı.

                  Mısır Batılıların bu teklifini derhal reddettiği gibi, Mısır parlementosu, 15 Ekim 1951 de kabul ettiği kanunlarla, 1936 tarihli İngiltere-Mısır Süveyş anlaşmasını, 1899 tarihli Sudan "condominium" anlaşmasını feshettiği gibi, Mısır Kralı aynı zamanda Sudan Kralı olarak da ilan edildi. Bunun üzerine halk Süveyş Kanalına yürümeye kalkınca, İngiliz kuvvetleri ile halk arasında çarpışmalar başladı. Komünistlerin, Müslüman Kardeşlerin ve aşırı milliyetçilerin teşviki ile sivillerden meydana gelen bir "Milli Kurtuluş Ordusu" kuruldu. 1952 Ocak ayında İsmailiye'de İngiliz kuvvetleri ile çarpışmalar olurken, Kahire'de halk İngiliz mağazalarını yağma ediyordu. Mısır tam bir anarşi içine girmişti.

               Durum bu safhada iken, Yarbay Abdünnasır başkanlığındaki Hür Subaylar Komitesi, 23 Temmuz 1952 günü yaptıkları bir darbe ile Krallığa son verip idareyi ellerine aldılar ve 26 Temmuzda da, İskenderiyede bulunan Kral Faruk'u tahtından feragate zorlayıp ülkeden çıkardılar.

                Askeri idarenin içerde otoritesini sağlamlaştırabilmesi ve ihtilalin öngördüğü düzenin kurulabilmesi için, tabiatiyle dış münasebetlerde barış ve istikrara ihtiyacı vardı. Bu sebeple Süveyş ve Sudan meselelerini daha yumuşak bir şekilde ele aldı. 12 Şubat 1953 de İngiltere ile Mısır arasında yapılan bir anlaşma ile, Sudan'a üç yıl içinde bağımsızlık verilmesi kararlaştırıldı.

                Süveyş konusundaki anlaşma da, 19 Ekim 1954 de imza edildi. Buna göre, 1936 antlaşması sona eriyordu ve İngiliz kuvvetleri 20 ay içinde Mısır topraklarından "tamamen" çekileceklerdi. Yalnız, antlaşmanın 4'üncü maddesine göre, Arap Ligi Devletleri ortak savunma antlaşmasına dahil devletlerden birine veya Türkiyeye silahlı bir saldırı halinde, Mısır İngiltereye her türlü kolaylığı gösterecekti.

                Dokuz yıldır süregelen bir anlaşmazlık bu suretle çözümlenmekle beraber, bu antlaşmanın ömrü uzun olmadı. Bağdat Paktı ile beraber başlayan gelişmeler Süveyş konusunda yeni bir patlamaya sebep oldu.

Nasır 1954 sonbaharında, yaptığı bu Süveyş antlaşması ile Batıyla münasebetlerini bir düzene sokarken, bir yandan Arap dünyası içinde bir takım faaliyetlere girişmişti. Bu faaliyetlerle, bir yandan Arap ülkeleri arasında bir kollektif güvenlik paktının, yani bir askeri ittifakın kurulması söz konusu olurken, bir yandan da "İslam Kongresi" adı altında bir birlik kurulması için çalışılmaktaydı. Görünen odur ki, Nasır'ın gerçekleştirmek istediği şey, Doğu ve Batı blokları arasında bir "Üçüncü Blok" idi. Şüphesiz bu Blok'un başında Mısır ve Nasır bulunacaktı.

               İşte tam bu sıradadır ki, Bağdat Paktı ortaya çıkıyordu. Mısırın gerçekleştirmeye niyetlendiği şeylerle, Bağdat Paktının amaçları arasında büyük farklılıklar olduğu inkar edilemez. Bu sebeple, Mısır başta olmak üzere Arap dünyasından Bağdat Paktına karşı büyük tepkiler geldi. Bu durum, kendisine karşı kurulmuş bulunan Bağdat Paktını yıpratmak hususunda Sovyetler için bulunmaz bir fırsatı, Sovyetler bir yandan Bağdat Paktı'na karşı hücumlarını arttırırken, bir yandan Arap ülkelerine yanaşmağa çalıştılar. Bu ise, Başkan Nasır'a, Batı'ya karşı Sovyet kozunu oynama imkanını verdi.Fakat Nasır hemen bu yola gitmedi.

              1955 başlarında İsrail ile Mısır arasında Gazze bölgesinde çatışmalar başlayınca, Mısır Amerika ve İngiltereden silah satın almak istedi. Bunun üzerine Sovyetler 1955 Mayısında Mısır'a silah satmayı teklif ettiler. Nasır bu teklifi prensip olarak kabul etmekle beraber önce İngiltere ve Amerika ile müzakerelere girmek istedi. Müzakereler uzadığı gibi, her ikisi de Mayıs 1950 deklarasyonuna bağlı oldukları için isteksiz davrandılar. Kaldı ki, Mısırın Bağdat Paktına muhalefeti de bu isteksizlikte büyük rol oynamaktaydı. Nihayet, Amerika satmaya razı oldu ise de, bunu kredi ile değil, peşin para ile yapmak istedi. Mısır ise bu silahların bedelini peşin para ile değil, mal olarak ödemek istiyordu.

Bunun üzerine, Nasır 27 Eylül 1955 günü yaptığı bir konuşmada, Batılıların Mısıra silah satmayı reddetmesi üzerine, Mısırın da bir kaç gün önce Çekoslovakya ile bir anlaşma yaparak bu ülkeden silah satın almaya karar verdiğini açıkladı. Mısır bu silahların bedelini pamuk ve pirinçle ödeyecekti. Nasır bu açıklaması ile bir bomba patlatmıştı. Amerikanın ünlü sağcı dergilerinden U.S. News and World Report, Sovyetlerin Orta Doğuya girmeye başladığını ifade eden şu sözleri söylüyordu: "Moskova bugün kapının eşiğinden ayağını atmıştır ve onu geri çevirmek kolay olmayacaktır".

                    Batılılar bu yeni gelişmeden çok endişe etmekle beraber, tutumları farklı oldu. En büyük tepki İngiltereden geldi ve İngiltere Nasır'a karşı bir takım tedbirler alınmasını istiyordu. Amerika ve Fransa ise, Mısırı tamamen Sovyetlerin kucağına atmamak için, Nasır'ın tahrik edilmemesini istiyorlardı. Fakat tam bu sırada ortaya çıkan Asvan Barajı meselesi her şeyi değiştirdi.

                    Nasır 1953'denberi, Nil nehri üzerinde yapılacak olan Avsan Barajı projesine çok ehemmiyet veriyordu. Çünkü bu barajın suları 60.000 Km'yi kaplayacak, Mısırın tarıma elverişli topraklarını üçte bir nisbetinde ve elektrik enerjisini % 50 nisbetinde arttıracaktı. Baraj yaklaşık 1 Milyar Dolara malolacaktı ve bunun üçte biri için de dış finansmana ihtiyaç vardı. İşte bu dış finansman meselesi, 1956 sonbaharında Orta Doğuda büyük bir buhranın patlamasına sebep olacaktır.

                  Mısır, Çekoslovakya ile silah anlaşmasını yapar yapmaz, 1955 Eylülünde Dünya Bankasına başvurarak 240 milyon dolar kredi istedi. Dünya Bankası bu kredi için gerekli incelemeyi yaparken, Sovyetler de Mısıra Asvan Barajı için 200 milyon Dolar vermeyi teklif ettiler. Bu kredi 30 yılda pamuk ve pirinçle ödenecek ve faizi de yıllık % 2 olacaktı.

               Nasır bu teklifi hemen kabul etmedi ve Dünya Bankasının cevabını beklemeyi tercih etti. Dünya Bankası da 1956 Şubatında Mısırın istediği krediyi vermeyi prensip olarak kabul etti. Amerikan hükümeti 1956 Haziranında, Nasır'ın istediği kredinin kendisine verileceğini resmen teyid etti. Fakat bu sırada garip bir gelişme oldu ve Amerikan Senatosu, kendi izni olmadan Asvan Barajı için kredi açılmaması kararını aldı. Bu karar Amerikan hükümetini zor durumda bıraktı. Senato'nun böyle bir karar almasının sebebi, 1956 Mayısında Mısırın Çin Halk Cumhuriyetini tanıması ve diplomatik münasebetler kurması idi. Bu sırada Amerikan dış politikasının en hassas konularından biri de Çin Halk Cumhuriyeti idi ve Amerika Pekin'i tanıyan ülkelere hiç de iyi gözle bakmıyordu. Ayrıca, yine bu sırada Ürdün'de Nasırın kışkırtması ile karışıklıklar çıkmıştı ve Nasır Kral Hüseyin'i devirmek istiyordu.

                  Senato'nun kararına Mısırın tepkisi gayet sert oldu. Nasır, 24 Temmuz'daki konuşmasında ülkesinin ne kuvvet ve ne de Dolar önünde eğilmiyeceğini bildirdikten sonra, 26 Temmuzda, ihtilalin dördüncü yıldönümü dolayısiyle İskenderiye'de yaptığı uzun bir konuşmada Süveyş Kanalını işleten İngiliz-Fransız şirketini millileştirdiğini ilan etti. Şirketin Kanaldan yılda 100 milyon Dolarlık geliri vardı. Nasır, ayrıca, 1888 İstanbul anlaşması gereğince Kanaldan geçiş serbestisinin aynen devam edeceğini bildirdi ise de, buna kimse inanmak istemedi. Zira, Mısır, 1948-1949 Arap-İsrail savaşından beri İsraile silah ve petrol götüren gemileri Kanaldan geçirmiyordu. Yarın aynı şeyi Batılılara da yapabilirdi.

                Bu sebeplerle, bu hadise İngiltere ve Fransa tarafından büyük tepki ile karşılandı. Kanal Şirketinin kendilerine ait olması bir yana, Kanaldan en fazla bu iki devletin gemileri geçiyordu. İngiltere ve Fransayı, Bağdat Paktı üyesi Irak da destekledi. Irak Başbakanı Nuri Sait Paşa, İngiltere Başbakanı Eden'a, "Bu sefer darbeyi indirmek gerek. Hem de kuvvetli bir darbe" diyordu.

Sovyetler Mısırın yanında yer aldılar. Fakat bir yandan Amerikanın Sovyetlere yaptığı uyarı, öte yandan da bu sırada Sovyetlerin Polonya ve arkasından Macaristan hadiseleri ile uğraşması sebebiyle, Sovyetler başlangıçta işin içine fazla giremediler.

                    Süveyş Kanalını Mısırın kontrolundan çıkarmak için yaz aylarında Batılılar arasında bir çok temaslar ve toplantılar yapıldı. Eylül ayında mesele Güvenlik Konseyinin önüne de götürüldü. Fakat bunlardan hiç bir netice çıkmadı. Nasır, Batılıların teklif ettiği, Süveyş Kanalının milletlerarası kontrol altına konulması fikrini kabul etmemekte diretti. Bunun üzerine İngiltere ve Fransa, Nasır'ın Orta Doğuda yarattığı bu tehlikeli durumu sona erdirmeye karar verdiler ve İsrail ile birlikte Mısıra karşı bir komplo hazırladılar. Bu komplo gereğince İsrail, 29 Ekim 1956 günü birdenbire Mısıra karşı saldırıya geçti. Saldırı bir yanda Sina yarımadasında Gazze bölgesinde ve öte yanda da, Akaba Körfezinin sonunda ve Sina yarımadasının güney ucundaki Şarm-el-Şeyh istikametinde idi.

                Hazırlanan plan gereğince, İngiltere ve Fransa, 30 Ekimde İsraile ve Mısıra verdikleri 12 saatlik birer ültimatomla, her iki devletin de Süveyş Kanalının iki kıyısından 16 Km. geri çekilmelerini istediler.

                Bu arada İsrailin Sina'daki askeri harekatı gayet başarılı geçti. Mısır Ordusu, İsrail kuvvetleri tarafından kıskaç içine alınacağını anlayınca geri çekilmek zorunda kaldı. Geri çekilirken de, 1000 ölü, 4000 esir verdiler. Ayrıca 100 kadar tank, 300 adet top, 1500 kadar otomatik silah ve bir o kadar da kamyon geride bırakmışlardı. Sina'nın kontrolu İsrail'in eline geçmişti.

İngiltere ve Fransa, aynı zamanda Mısır havaalanlarını da bombardıman ederek Akdenizden Süveyş Kanalı bölgesine asker çıkarmaya başladılar. Kanalı ele geçirmek ve Nasır'ı da iktidardan düşürmek istiyorlardı. İngiltere ve Fransanın Kanal bölgesine asker çıkarmaları üzerine, Mısırlılar da Kanaldaki bütün gemileri batırarak Kanalı tıkadılar.

               İngiltere ve Fransa Mısıra karşı saldırıya geçerken, Polonyadaki ayaklanma ile Macar ihtilaline güvenmişlerdi. Bu sebepten Sovyetlerin kımıldayamıyacağını düşünüyorlardı. Fakat bu hesap yanlış çıktı. 5 Kasım sabahından itibaren Sovyetler Macar ihtilalini bastırmaya başlamışlar ve dolayısiyle, Macaristandaki durumları düzelmeye başlamıştı. Bu sebeple 5 Kasım 1956 günü Sovyet Başbakanı Bulganin, İsrail, Fransa ve İngiltere Başbakanlarına gayet tehditkar mesajlar gönderdi. Bu mesajlarda Süveyş savaşının derhal durdurulması isteniyordu. Bulganin, Fransa Başbakanı Guy Mollet'ye gönderdiği mesajında, "Sovyet hükümeti saldırganları ezmek ve Doğu'da barışı tekrar kurmak için kuvvet kullanmaya tamamen kararlıdır" diyordu. İngiltere Başbakanına gönderilen mesaj ise daha ağırdı ve şöyle diyordu: "Tahrip için modern silahların her çeşidine sahip daha güçlü devletler kendisine saldırdığında, acaba Büyük Britanya nasıl bir durumda kalırdı? Bu devletler İngiltere kıyılarına sadece uçak gemileri göndermekle kalmazlar, başka silahlar da, mesela füzeler de kullanabilirler".

Bulganin aynı gün Amerika Cumhurbaşkanı Eisenhower'a da bir mesaj göndererek, Amerika ve Sovyet Rusyanın Mısıra ortak bir kuvvet göndererek savaşı durdurmalarını istiyor ve bu savaş durdurulmadığı takdirde bunun Üçüncü Dünya Savaşına gidebileceğini söylüyordu. Amerika ortak kuvvet teklifine şiddetle karşı geldi ve Sovyetler Mısıra asker gönderdiği takdirde Amerikanın gereken tedbirleri alacağını bildirdi.

                 Ne Amerikan hükümeti ve ne de Amerikan kamuoyu İngiltere ve Fransanın giriştiği bu saldırıyı tasvib etmemişti. Zaten bunlar saldırı planlarını hazırlarken, Amerikaya bir şey hissettirmemeye bilhassa dikkat etmişlerdi. Bu sebepten Amerikanın tepkisi sert oldu. Fransa ve İsraile sert bir ihtarda bulunarak Mısır topraklarından çekilmelerini istedi. İki taraftan gelen bu ağır baskılar karşısında bu devletler daha ileriye gidemediler ve Mısırdan çekilmek zorunda kaldılar. Süveyş Kanalı da temizlenerek 1957 Martında dünya deniz trafiğine yeniden açıldı.

                   1956 Süveyş buhranının en mühim neticesi, şüphesiz, Sovyet Rusyanın Mısırı bir kere daha kurtarmış olmasıydı. Birincisi silah satışı ile olmuştu. Dolayısiyle, Sovyetlerin Arap dünyasındaki prestiji de arttı. Başka bir deyişle, İngiltere ve Fransa kaş yapayım derken göz çıkarmışlardı. Nasır'ın ve Sovyet Rusyanın Orta Doğudaki prestijini ve tesirini yok etmek isterlerken, büsbütün arttırmışlardı.

 

 

  7) Ürdün Buhranı

 

                 Ürdün Kralı Hüseyin, Mısır ve Suriye ile birlikte Eisenhower Doktrinine ilk karşı çıkanlar arasında yer almakla beraber, bu Doktrinden ilk imdat isteyen de yine kendisi oldu. 

             Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, Nasır Mısır'da iktidarı ele aldığı ilk günden itibaren, Orta Doğu'daki monarşileri devirme kararında idi. Orta Doğuyu veya Arap dünyasını "ilerici" dediği sosyalist-cumhuriyet rejimlerinin idaresi altında ve kendi liderliği etrafında toplamak istiyordu. Söz konusu monarşik rejimlerin başında da, Ürdün, Irak ve Suudi Arabistan gelmekte idi. Bu ülkelerdeki monarşik rejimlere karşı geniş ve yoğun bir propagandaya girişmişti. Bu propagandaların tesirsiz kaldığı söylenemez. 

                  1948-1949 Arap-İsrail savaşı sırasında Filistin'den kaçan bir milyona yakın Filistinli Araptan yarım milyon kadarı Ürdün'e sığınmıştı ve bunların büyük çoğunluğu hararetli Nasır taraftarı idi. Nasır'ın Filistin'i tekrar kendilerine kazandıracağına inanıyorlardı. 

                  Durum bu şekilde iken Ürdün'de 1956 Ekiminde yapılan seçimleri Nasırcılar kazandı ve Başbakanlığa Nabulsi geldi. Kral Hüseyin ile Başbakan Nabulsi arasında ilk günden başlayan sürtüşme, 1957 Nisanında tam bir çatışma içine girdi. Nabulsi, sol eğilimli Genelkurmay Başkanı Ali Abu Nuvar'la işbirliği yaparak Amman üzerine tank birlikleri sevketmeye hazırlanırken, Kral tarafından Başbakanlıktan düşürüldü. Kral Hüseyin Nabulsi'yi bertaraf ederken, Amerika'nın ve Suudi Arabistan'ın da desteğini sağlamıştı. 

                        10 Nisanda meydana gelen bu hadiseden üç gün sonra, 13 Nisanda, silahlı kuvvetler genel karargahının bulunduğu Zerka'da, Krala bağlı kuvvetlerle, solcu subayların etrafındaki askerler arasında  çatışmalar çıktı. Bu çatışmanın arkasında Ali Abu Nuvar vardı ve bu çatışmada, 1956 Süveyş savaşı dolayısiyle Zerka'ya gelmiş bulunan Suriye birliklerinin kışkırtması da rol oynuyordu. Fakat Hüseyin  bu ayaklanmayı bastırmaya muvaffak oldu ve Ali Abu Nuvar, tevkif edileceğini anlayınca Suriyeye kaçtı. Dr. Halidi  Başbakanlığa ve General Hayari de Genelkurmay Başkanlığına getirildiler. Fakat biraz sonra Hayari de Suriyeye kaçtı ve Ebu Nuvar'a katıldı. Kahire ve Şam radyoları bütün güçleriyle Kral Hüseyin aleyhine yayın yapıyorlardı. Bu sebeple, Ürdünün iç durumu daha da karıştı. Grevler çıkmış ve halk gösteriler yapıyordu. Kral Hüseyin, 24 Nisanda verdiği demeçte, hadiselerin "milletlerarası komünizm ve onun taraftarları"nca yaratıldığını söylemek suretiyle, bir bakıma Eisenhower Doktrininin tatbikini istiyordu. 

  Ürdün'ün bu durumu en fazla Lübnan'ı telaşlandırdı. Durumu endişe ile takip eden Amerika bütün ağırlığını Ürdün'ün yanına koydu. Amerika, bir yandan "Ürdünün bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü hayati ehemmiyette telakki ettiğini" bildirirken, öte yandan da Akdeniz'deki Amerikan Vİ'ıncı Filosu 25 Nisanda Beyrut açıklarında demir atıyordu. İsraile de fırsattan yararlanmaması hususunda uyarıda bulunulmuştu.

                   Irak ve Suudi Arabistan da Ürdün'ün yanında yer aldılar. Hatta Irak hükümeti yayınladığı bir bildiride, Ürdün'de krallık rejiminin yıkılması halinde, Irak'ın Ürdün'e asker sokacağını açıkladı. Arap dünyasının üç monarşisi sıkı bir dayanışma içine girmiş bulunuyordu. Bu dayanışma Amerika'nın desteği ile birleşince, Kral Hüseyin karışılıkları ve ülkesine yönelen tehlikeyi bertaraf etmeye muvaffak oldu ve iç kriz de böylece kapandı. 

              Ürdün Kralı, bütün bu gelişmeler içinde, Eisenhower Doktrininin tatbikini açıkça istememiştir. Bununla beraber, Amerika, Nisan sonunda Ürdün'e 10 milyon Dolarlık bir ekonomik yardım yaptığı gibi, Haziran sonunda da 10 milyon Dolarlık askeri yardım yapacağını açıkladı. Bu ise, Eisenhower Doktrininin tatbikinden başka bir şey değildi.

 

  8) Soğuk Savaş ve İslam Dünyası

 

Soğuk savaş, hegemonik güçler, İslam dünyası…

 

               Doğrusu bu üç ifadenin bir arada ifade edilmesi bile başlı başına bir sorun. Ama aynı zamanda bir vakıa…

İngiltere’nin kontrolü altında olan Cemiyet-i Akvam lağvedildi. Yerine BM teşkilatı kuruldu. Bu teşkilat hiçbir zaman Amerika’nın ve dolayısıyla İsrail’in dışında hiçbir ülkeye yardımcı olmamıştır. Ve yine Truman doktrini, Marshall yardım planı, NATO’nun teşkili vs. Tüm bunlar Amerika’nın tek başına süper güç oluşunun ifadesidir. Hadise böyle iken; 1945-1989 arası yılların iki kutuplu yıllar olduğunu söylemek ve bunun adına “soğuk savaş” yılları demek fevkalade yanlıştır.

                  Peki 1945-1990 yılları arası sıcak savaş olmadı mı? Evet, bu yıllar arasında İslam dünyası başta olmak üzere tüm III. Dünya ülkeleri sıcak savaştan kurtulamadılar ve hâlen de kurtulamamaktadırlar. İşte bazı örnekler:

 

Filistin…….  II. Dünya savaşı biter bitmez ABD başkanı Truman, İngiliz hükümetine baş vurarak 100.000 musevînin derhal Filistin topraklarına gönderilmesini talep etti. 1917’den beri var olan musevîlerin Filistin’e göçü Amerika yani hegemonik güç tarafından yoğunlaştırıldı. 1947’de Filistin topraklarındaki demografik denge musevîler lehine bozuldu. Amerika’nın uluslar arası düzeyde tetikçisi olan BM teşkilatı Güvenlik Konseyi 181 sayılı kararı alarak Filistinlilere, İslam dünyasına, Mescid-i Aksa’ya ve Kur'an ifadesi ile etrafı mübarek kılınan Kudüs’e sahiplenmesi gereken müslümanlara sormadan, Filistin topraklarını Siyonistlerle Filistinliler arasında paylaştırdı. Halkı müslüman olan kukla, gah İngiliz yanlısı gah Amerikan yanlısı Arap yönetimleri bu paylaşıma adeta seyirci kaldılar. 29 Ekim 1947’de alınan bu karar 14 Mayıs 1948’de Siyonist İsrail devletinin ilanı ile son buldu. Ve bu tarihten günümüze kadar Filistin-İsrail sıcak savaşı devam etmekte.

Pakistan-Hindistan meselesi… Daha önce uzun yıllar boyunca Hindistan’ın yöneticiliğini yapan ve İngiliz işgaline karşı birlikte mücadele veren Hindular ve müslümanlar hegemonik güçlerin teşviki ile parçalandılar. Ortaya 15 Ağustos 1947’de Hindistan ve Pakistan diye iki devlet çıktı. Gandi ve Cinnah belki de kurtuluş mücadelesi verdiler ama sonuç hegemonik güçlerin işine yaradı. Pakistan bugün bile Amerikan politikasının bir adım gerisine ya da ilerisine geçemiyor. İşte Afganistan politikası… Sovyetlerin Afganistan’ı işgalinin ardından, Amerika’nın yanında işgalcilere karşı Afganlıların yanında yer alan Pakistan, işgal sonrasında yine Amerika’nın isteği ile Taliban’ın iktidara gelmesine yardımcı oldu. Aynı Pakistan, 11 Eylül saldırılarının ardından bu kez de Taliban iktidarının sona ermesi, binlerce müslümanın Amerikan zalimlerinin eliyle yok edilmesi için çaba sarfetti ve bugün de Hint alt kıtasında Amerika’nın jandarmalığını yapmaya devam ediyor.

Mısır….  doğrusu 1950’lerin başında Nasır ile başlayan ve önce Nasırizm (Kemalizm gibi bir şey(!)) ardından da Arap milliyetçiliğinin beşikliğini yapan Mısır, Osmanlı sonrası ve özellikle de Kral Faruk sonrasında da tamamen Amerikan hegemonyasının kuklası olarak varlığını sürdürmektedir. Mısır ihtilalinin ilk gününden itibaren Atearap olan Nasır, o dönemin Amerikan büyük elçisi John Fuster Dulles’in kendisine telkin ettiği politikalara rağmen hiçbir şey yapmamıştır. Onun takipçisi olan Enver Sedat ile Hüsnü Mübarek de aynı çizgiyi devam ettirmektedirler. Sözüm ona Arap dünyasının en nüfuzlu ülkesi olan Mısır 1975 İsrail-Mısır Sina anlaşmasından bu yana, ne Siyonist işgale ne de Siyonistlerin Filistinlileri katletmesine sözlü olarak bile karşı çıkmıyor…

Güzel Afrika ülkeleri…  Bilmem hegemonik güçlerle bu ülkelerin yöneticilerinin muhabbetlerinden bahsetmeye değer mi? Libya, Tunus, Cezayir, Fas… Hepsine de maşallah! O kadar itaatkarlar ki, kendi insanlarını karıncayı ezer gibi eziyorlar, ama hegemonik güçlere çıtları çıkmıyor. Hukukun üstünlüğü, batılı değerler, insan hakları, halkların özgürlüğü, demokrasi vs. geçiniz bunları… Bunların hiçbirisinin Kuzey Afrika ülkelerine girme şansı yok. Çünkü batı dünyası, emperyalistler bu kavramları kendi toplumları için istiyorlar. Eğer bu kavramlar evrensel olsaydı, niçin Burgiba’ya, Zeynel bin Ali’ye, Kaddafi’ye, Kral Hasan’a ve veledine, Cezayir cuntasına müsaade etsindiler ki!..

 

Özetle soğuk savaş dönemi diye isimlendirilen kırk beş yıllık dönem İslam dünyasının hegemonik güçler tarafından yer altı ve yer üstü kaynaklarının yağmalandığı ve keza müslümanların edilgenleştirilmeye çalışıldığı, yöneticilerinin şahsiyetsizleştirildiği bir dönem olarak tanımlanabilir…

 

D) SOĞUK SAVAŞ VE RUSYA

1) Rusya’nın Dünyaya Komünizmi Yayma Politikası

 

              İkinci Dünya Savaşı sonunda Birleşik Amerika ile Sovyet Rusya'nın iki büyük kuvvet olarak ortaya çıkmalarında, milletlerarası politika arenasında meydana gelmiş olan boşluklar şüphesiz en büyük rolü oynamıştır. Savaştan önce milletlerarası kuvvet dengesinin temel unsurlarını teşkil eden devletler, 1945'in dünyasında artık mevcut değildir. Bunlardan Almanya, Japonya ve İtalya yenilmiş devletlerdir.

                     Fransa ve İngiltere galip devletlerden olmakla beraber, savaşın bunların üzerinde yaptığı tahribat o kadar büyüktür ki, bunların değil eski yerlerini almaları, sadece milletlerarası politikada aktif hale gelmeleri için 1970'lerin sonunu beklemek gerekecektir. Anahatları ile manzara şudur: Gerek Asya kıtasında, gerek Avrupada büyük kuvvet boşlukları teşekkül etmiştir. Her iki kıtada da bir tek kuvvet vardır: Sovyet Rusya. Her ne kadar Birleşik Amerikanın 1944 Haziranından itibaren Avrupa muharebe alanlarına yığdığı askeri kuvvetleri henüz geri çekilmemiş ise de, savaş esnasında Sovyet Rusya ile yapmış olduğu askeri işbirliği, Birleşik Amerika'yı Sovyetlerle olan münasebetlerinde bir takım ümit ve hayallere sevketmiş ve bunun neticesi olarak da Avrupadan çekilerek tekrar kendi kıtasına kapanmaya hazırlanmaktadır.

               Komünizmin evrensel tatbikçisi olarak ortaya çıkmış bulunan Sovyet Rusya için bu öyle bir manzaradır ki, belki tarihinin hiçbir döneminde böyle bir fırsat önüne tekrar çıkmayacaktır. Bu sebeple savaşın hemen ertesinde Sovyet Rusyanın üç istikamette faaliyete geçtiğini görüyoruz. Bu üç istikametten biri Avrupa, ikincisi Orta Doğu ve üçüncüsü de Uzak Doğu veya Asya'dır.

             Sovyetler savaşın son yılları olan 1944-45'te, Alman işgalinden kurtarmak bahanesile askerlerini soktukları Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan'da komünist rejimlerin kurulması için faaliyetlerine hız verirken, Uzak Doğu'da da, Kuomintag'ın milliyetçilerine karşı Mao Tse-tung'un komünistlerine yardımlarını arttırmak Çin'i komünizmin kontrolu altına almak için harekete geçmişlerdi.

              Bütün bunlar olurken, İran, Türkiye ve Yunanistan üzerinde de çeşitli baskılara ve oyunlara girişerek, Basra Körfezi ve Hind Okyanusuna ve öte yandan Doğu Akdenize inmek için çaba harcamaya başlamışlardı.

 

 

2) Varşova Paktı

 

Varşova Paktı Nedir ?
           14 Mayıs 1955'te S.S.C.B Varşova Paktı'nı oluşturdu. Bu devletin yanında Çekoslovakya, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Doğu Almanya ve Arnavutluk (1968'de çekildi) örgütün üyesi oldular. Rus yöneticilerin anlatımı ile Varşova Paktı. bir NATO saldırısına karşı Doğu Avrupa ülkelerini savunmak amacıyla kurulmuştur.
             Bu paktın kuruluş antlaşması, üyeler arasında birleşik bir askeri komutanlık kurulmasını ve Doğu Avrupa ülkelerinin topraklarına Sovyet Ordu birliklerinin yerleşmesini öngörüyordu. 1989'da komünizmin çökmesi ve çok partili parlamenter rejime geçilmesi, Avrupa'nın iki bloklu yapısını siyasal bakımdan ortadan kaldırdı. Varşova Paktı, 1 Nisan 1991'de dağıtıldı ve böylece savaş sonrası Avrupa'sının iki kutuplu yapısı askeri bakımdan da tarihe karıştı.

 

Varşova paktının Kurulmasının nedenleri

             Sosyalist ülkeleri, karşılıklı bağlarını bir pakt içinde güçlendirmeye yönelten başlıca neden; 1949′da sosyalist ülkelere ve sosyalizmin yayılmasına karşı kurulan NATO’nun askersel etkinliklerini artırması ve silahlanmaya hız vermesiydi. Birliğin kuruluşuna ilişkin ilk adım, 29 Kasım-2 Aralık 1954 tarihleri arasında sekiz sosyalist ülkenin katılımıyla, ortak güvenliğin ve barışın korunması konusunda ve Moskova’da düzenlenen konferansta atıldı. Varşova Paktı, Londra ve Paris Antlaşmaları ile Federal Almanya’nın NATO’ya girmesi ve NATO’ya bağlı olarak Batı Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla Avrupa’da doğan ve giderek artan savaş tehlikesine karşı biçimlendi. Pakt kurucularına göre bu gelişmeler, barışsever devletlerin güvenliği bakımından bir tehdit oluşturuyor ve savunma sağlayıcı karşı önlemlerin alınmasını gerektiriyordu. Paktın kuruluşundan hemen sonra, Temmuz 1955′de Moskova’da, ABD’yi de içine alan bir Avrupa güvenliğinin yararına olmak üzere, NATO ve Varşova Paktı’nın dağıtılması önerildi. Varşova paktını kuruluşunu izleyen süreçte, SSCB ile üye ülkeler arasındazincirleme bir biçimde ikili yardım anlaşmaları imzalandı. SSCB aynı zamanda Polonya, Macaristan, Romanya ve Demokratik Almanya ile 1956 Aralık - 1957 Mayıs döneminde bir dizi kuvvet statüsü anlaşması imzaladı. Aynı tür bir antlaşma, Çekoslavakya’yla 1968′de imzalandı. Anlaşmada uluslararası ilişkilerde tehdit ve kuvvete başvurma kınanarak, üyelerin bunu önlemek konusunda gerekli tüm çabayı gösterecekleri belirtiliyor.

Maddeleri
* Üyelerin ortak çıkarlarını ilgilendiren tüm sorunlarda birbirlerine danışacaklardır.
* Avrupa’da silahlı bir saldırı durumunda üyelerin tek tek ya da ortak bir biçimde kendilerini savunacaklardır.
* Birleşik Komutanlık kurulacaktır.
* Siyasal Danışma Komitesi kurulacaktır.
* Üyelerin bu anlaşmanı amaçlarıyla herhengi bir uluslararası bağlantıya girmeyecekleri ve girişimde bulunmayacaklardır.
* Tarafların birbirleriyle ekonomik ve kültürel ilişkilerinidaha ileri boyutlarda bir dostluk ruhu içinde davranacaklardır.
* Bu sözleşmenin toplumsal ve siyasal sistemleri gözönüne alınmaksızın öteki tüm devletlere açıktır.
* Antlaşma 20 yıl geçerli olacaktır. Sürenin bitiminden bir yıl önce, anlaşmayı sona erdirme isteğinin belirtilmemesi durumunda, anlaşmanın 10 yıl daha uzayacaktır.
* Varşova Paktı’ın en yüksek siyasal organı Siyasal Danışma Komitesi’dir(CPC).
* Doğu ile Batı arasında ortak güvenlik sağlayan bir pakt yürürlüğe girince, Varşova Paktı’nın kaldırılması göz önüne alınabilir.

 

E)SOĞUK SAVAŞ VE UZAKDOĞU

 

1)      Seato’nun Kurulması

 

               Vietnam Savaşı Amerikayı, Kore Savaşından sonra almaya başladığı savunma tedbirlerini daha da kuvvetlendirmeye sevketti. Bu savaş, güneydoğu Asya'nın karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi açıkça gösterdiği gibi, bölgenin stratejik ehemmiyetini de arttırmıştı. Bu bölge komünizmin kontrolu altına düştüğü takdirde, Sovyet Rusya ve Çin Singapore ve Malacca Boğazına da hakim duruma geçerlerdi ki, bu da Pasifiğin savunması açısından büyük mahzurlar ortaya çıkarırdı. 

             Amerika'nın bu bölgeyi korumak istikametinde attığı ilk adım, şimdi tam bağımsızlıklarını kazanmış bulunan Tayland, Laos, Kamboçya ve Güney Vietnam'a askeri ve ekonomik yardımlarını arttırmak oldu.   İkinci adım, SEATO veya Manilla Paktı denen Güney-Doğu Asya Antlaşma Teşkilatı (South East Asia Treaty Organization)nın kurulmasıdır. Bu kollektif savunma sistemi,  Eylül 1954 de, Amerika İngiltere ve Fransa ile, Uzak Doğu ülkelerinden Yeni Zelanda, Avustralya, Filipinler, Tayland ile Pakistan'ın katılması ile kurulmuştur. İttifakın sorumluluk alanı, imzalayan ülkelerin Asya toprakları ile 21'inci enlemin güneyinde kalan Güney Batı Pasifik bölgesi idi ki İngiltere'nin Singapore'daki deniz üssü de bu savunma alanı içine bu suretle girmiş oluyordu. 

              SEATO'nun imzası ile Amerika Sovyet Rusya ve müttefiki Çin etrafında, Avrupa'nın Atlantik kıyılarından Pasifiğe kadar uzanan bir ittffaklar çemberi meydana getirmiş oluyordu. Zira, bu arada 1952 yılında Türkiye ile Yunanistan da NATO'ya katılmışlardı. Arada bir Yugoslavya kalmıştı, fakat 9 Ağustos 1954 de Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında da Balkan İttifakı imzalanarak bu boşluk da kapatılmıştı. 

                Batılılar bununla da yetinmediler, Avrupa'da NATO'yu kuvvetlendirmek için ek tedbirler aldılar. Amerika, İngiltere ve Fransa, 23 Ekim 1954 de Federal Almanya ile imzaladıkları antaşmalarla Almanya'daki işgal statüsüne son verdiler ve Batı Almanya bu şekilde tam egemenliğine kavuştu. Yalnız, Batı Almanya'nın savunmasını sağlamak amacı ile bu üç devlet bu ülkede asker bulundurmak hakkını elde ediyorlardı.

                  Bu anlaşmaların yapıldığı aynı gün, yani yine 23 Ekim 1954 de, NATO Konseyi de Batı Almanya'yı NATO'ya katılmaya davet etti. Gerekli işlemler tamamlandıktan sonra, Batı Almanya 5 Mayıs 1955'ten itibaren NATO'nun 15'inci üyesi oldu. 

                   Şimdi Uzak Doğu'da da bir tek boşluk kalmıştı. Amerika bu boşluğuda kapatmak için, 2 Aralık 1955 de Milliyetçi Çin (Formosa) hükümeti ile de bir ittifak imzaladı. SEATO antlaşması gibi, bu ittifakın da süresi yoktu. 

  Bu arada şunu da belirtelim ki, Almanya'nın NATO'ya katılması üzerine Sovyet Rusya da kendi uydularını etrafına toplayarak Varşova Paktı dediğimiz Varşova Güvenlik Paktı'nı kurdu. Bu ittifak Sovyet Rusya, Arnavutluk, Bulgaristan, Doğu Almanya, Polonya, Romanya ve Çekoslovakya arasında 20 yıl için imzalanmıştı. Antlaşmanın giriş kısmında, ittifakın sebebi olarak, Batı Almanya'nın NATO'ya girişinin, "yeni bir savaş tehlikesini arttırdığı ve barışsever devletlerin milli güvenlikleri için bir tehdit teşkil ettiği" belirtilmekteydi.

 

 

2)      Uzakdoğu Çatışmaları

 

            Avrupa'da NATO'nun ve dolayısiyle Doğu ve Batı blokları arasında dengenin kurulması üzerine, bu iki blok arasındaki ça tışmalar ve soğuk savaş gelişmeleri, Avrupa'dan Uzak Doğuya intikal etmiştir. Daha doğrusu, Sovyetler, yayılma faaliyetlerini Uzak Doğuya intikal ettirmişlerdir.

          Bunun iki sebebi vardır: Birincisi, şimdi Uzak Doğu'da kuvvetler dengesinin, tıpkı 1945'te Avrupa'da olduğu gibi, Sovyetlerin fevkalade lehine olması idi. Çünkü, Japonya'nın yenilmesinden sonra meydana gelen kuvvet boşluğunu Komünist Çin doldurmuş ve böylece milletlerarası komünizm Asya'da büyük bir ağırlığa sahip bulunmaktaydı. Yalnız Asya'da Sovyet Rusya ile Komünist Çin'i rahatsız eden iki husus vardı. Bunlardan biri, Amerika'nın güney Kore'de bulunması diğeri de Fransa'nın da hala güney-doğu Asya'da, yani Hindiçin'inde bulunması ve Amerika'nın da Fransa'yı desteklemesi idi. Bunun içindir ki, 1950-54 arasında Uzak Doğu çatışmalarının iki temel gelişmesi Kore Savaşı ile Hindiçini Savaşı olmuştur.

            Doğu-Batı çatışmalarının Uzak Doğuya intikal etmesinde, Sovyetler için ikinci bir sebep de, Batılıların Uzak Doğu'da NATO gibi herhangi bir ittifak sistemine sahip olmayışları idi. Böyle bir kolektif ittifak sistemi olmayınca Sovyetlerin hesabına göre, Batılılar hep birlikte karşı koyamıyacaklardı. Lakin bu hesap yanlış çıktı

 

3)      Kore Savaşı

 

                 1945 Mayısında Amerika ile Sovyet Rusya arasında yapılan bir anlaşmaya göre, savaş bittikten sonra Kore, Birleşik Amerika, Sovyet Rusya, İngiltere ve Çin'in ortak vesayeti altına konacaktı. 1945 Temmuzundaki Potsdam Konferansında da Sovyet Rusya Uzak Doğu savaşına katılmaya karar verince, askeri harekat bakımından Kore toprakları 38'inci enlem çizgisi ile ikiye ayrıldı ve bu çizginin kuzeyi Sovyet, güneyi de Amerikan askeri harekat sahası olarak kabul edildi. Fakat Sovyetler hemen Japonyaya savaş ilan edip Uzak Doğu savaşına girmediler. Lakin ne zaman Amerika Hiroshima ve Nagasaki'ye atom bombalarını attı, o zaman Sovyetler hemen Japonyaya savaş ilan edip, askerlerini Kuzey Kore'ye soktular ve 38'inci enlem çizgisine kadar ilerlediler
              Böylece Kore, savaşın sonunda, kuzeyi Sovyet, güneyi Amerikan işgali altında olmak üzere fiilen ikiye bölünmüş oluyordu. Bir yandan Amerikan-Sovyet müzakereleri, öte yandan Birleşmiş Milletlerin çabaları, bu iki Kore'nin birleşmesini sağlayamadı. Bunun üzerine Amerika, 10 Mayıs 1948 de güney Kore'de seçimler düzenledi ve bunun neticesinde de Syngman Rhee'nin başkanlığında Güney Kore Cumhuriyeti kuruldu.

                 Sovyetler de Kuzey Kore'de 1948 Ağustosunda kendilerine göre bir seçim düzenlediler ve onlar da kuzeyde, 9 Eylül 1948 de Kore Halk Cumhuriyeti'ni kurdular. 

                Kore Asyanın stratejik bir bölgesiydi. Asyaya ayak basmak için gayet avantajlı bir tramplen durumundaydı. Güney Kore'de ve Japonya'da Amerikan Kuvvetlerinin bulunduğu gözönüne alınınca, Amerika'nın stratejik bakımdan kuvvetli bir durumda olduğu açıktı. Sovyetler, komünistler Çin'de duruma hakim oluncaya kadar bu duruma tahammül gösterdiler. Fakat Çin 1949 sonunda komünist rejimin idaresi altına girince, Sovyetlerin Asyadaki kuvvet pozisyonları iyice güçlenmiş oluyordu. Sovyetlere göre, Amerikayı Asya kıtasından atmak zamanı gelmişti. Hem bu yapıldığı takdirde, Amerikanın Japonyadan da atılması kolaylaşabilirdi. 

 

  İşte bu sebeplerden dolayı, Moskova'nın talimatı ile Kuzey Kore kuvvetleri 25 Haziran 1950 sabahından itibaren Güney Kore'ye karşı saldırıya geçti. Saldırının bütün sınır boyunca yapılması her şeyin önceden planlandığın ı gösteriyordu. 

  Bu açık saldırganlık karşısında Amerika Birleşmiş Milletleri harekete geçirdi. Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler Antlaşması hükümleri gereğince, Güney Kore'nin yardımına gönderilmek üzere, çeşitli milletlerin askerlerinden meydana gelen, fakat esas yükü Amerika'nın sırtlandığı bir Birleşmiş Milletler Kuvveti teşkil etti. Bu kuvvetin komutanlığına Amerikalı general MacArthur getirildi. 

  Türkiye Birleşmiş Milletler Kuvveti'ne bir tugaylık bir kuvvetle katıldı. Milli Mücadeleden beri muharebe alanlarına girmemiş olan Türk askeri, Kore Savaşında, gerçekten destan denebilecek kahramanlık örnekleri vermiştir. Kore'de akan Türk kanı ve Türk kahramanlığı, Türkiyenin 1951 yılında NATO'ya alınmasında çok mühim bir rol oynamıştır. 

  1950 Haziranında başlayan Kore savaşı, 1953 Temmuzunda Panmunjom mütarekesinin imzası ile neticelenmiştir. Bu üç yıllık süre içinde taraflardan hiç biri kesin bir üstünlük gösterip zafere gidememiştir. Çünkü, 1950 Ekiminden itibaren Komünist Çin, gönüllü adı altında gönderdiği silahlı kuvvetleri ile Kore Savaşına dahil olmuştur. Bununla beraber, ne Sovyet Rusya ve Çin, ve ne de Amerika, bu savaşı Kore'nin sınırlarının dışına taşırmamaya dikkat etmişlerdir. Zira yanlış bir hareket bir genel savaşa gidebilirdi. 

  Kore Savaşını sona erdirecek mütareke görüşmeleri, 1951 yılı Temmuzunda başladı. Mütareke teklifi Kuzey Kore'den geldi. Mütareke görüşmeleri iki yıl sürdü ve bu görüşmeler sırasında da çarpışmalar devam etti. Nihayet, Sovyet lideri Stalin'in 1953 Martında ölmesi ve içerdeki iktidar mücadelesi dolayısile, Sovyet Rusya mütarekeye razı oldu ve mütareke anlaşması 27 Temmuz 1953 de Panmunjom'da imzalandı. Gerek mütareke görüşmelerine, gerek mütarekenin imzasına, "gönüllüler" adına Çin Halk Cumhuriyeti de katılmıştır.

  Panmunjom mütarekesi ile Kuzey ve Güney Kore arasındaki sınır yine 38'inci enlem çizgisi oluyordu. Değişen bir şey yoktu. Fakat Sovyetler de Amerikayı Kore'den çıkaramıyacaklarını anlamışlardı.

 

   4) Uzakdoğu’daki Aktörler

      a) Mohandas Karamçand Gandi

Mohandas Karamçand Gandi, d. 2 Ekim 1869– ö. 30 Ocak 1948) Hindistan ve Hindistan Bağımsızlık Hareketi'nin siyasi ve ruhani lideri. Gerçek ve kötülüğe karşı aktif ama şiddet unsuru içermeyen direniş ile ilgili olan Satyagraha felsefesinin öncüsüdür. Bu felsefe Hindistan'ı bağımsızlığına kavuşturmuş ve dünya üzerinde vatandaşlık hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı olmuştur. Gandi Hindistan'da ve dünyada, Tagore tarafından verilen ve yüce ruh anlamına gelen mahatma  adlarıyla anılır. Hindistan'da resmî olarak Ulus'un Babası ilan edilmiştir ve doğum günü olan 2 Ekim Gandhi Jayanti adıyla ulusal tatil olarak kutlanır. 15 Haziran 2007'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile 2 Ekim gününü "Dünya Şiddete Hayır Günü" olarak ilan etmiştir.

                 Gandi ilk olarak Güney Afrika'da Hint topluluğunun vatandaşlık hakları için barışçı başkaldırı uyguladı. Afrika'dan Hindistan'a döndükten sonra yoksul çiftçi ve emekçileri baskıcı vergilendirme politikasına ve yaygın ayrımcılığa karşı protesto etmeleri için örgütledi. Hindistan Ulusal Kongresi'nin liderliğini üstlenerek ülke çapında yoksulluğun azaltılması, kadınların serbestisi, farklı din ve etnik gruplar arasında kardeşlik, kast ve dokunulmazlık ayrımcılığına son, ülkenin ekonomik yeterliliğine kavuşması ve en önemlisi olan Swaraj yani Hindistan'ın yabancı hâkimiyetinden kurtulması konularında ülke çapında kampanyalar yürüttü. Gandi Hindistan'da alınan Britanya tuz vergisine karşı 1930'da yaptığı 400 kilometrelik Dandi Tuz Yürüyüşü ile ülkesinin Britanya'ya karşı başkaldırmasına öncülük etti. 1942'de Britanyalılara açık çağrıda bulunarak Hindistan'ı terketmelerini istedi. Hem Güney Afrika hem de Hindistan'da bir çok kere hapsedildi.

                Gandi her durumda pasifizm ve gerçeği savundu ve bu görüşlerini uyguladı. Kendi kendine yeterli olan bir aşram kurarak basit bir yaşam geçirdi. Çakra ile örülen geleneksel dhoti ve örtü gibi giysilerini kendisi yaptı. Önceleri vejetaryen iken sonraları yalnızca meyve ile beslenmeye başladı. Hem kişisel arınma hem de protesto amacıyla bazen bir ayı aşan oruçlar tuttu.

                      Mohandas Karamçand Gandi 2 Ekim 1869 günü Porbandar'da bir Hindu Modh ailesinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Babası Karamçand Gandi, Porbandar'ın diwanı yani başveziriydi. Annesi Putlibai, babasının dördüncü eşi ve Pranami Vaişnava mezhebinden bir Hinduydu. Karamçand'ın ilk iki eşi birer kız çocuk doğurduktan sonra bilinmeyen bir nedenle ölmüştür. Dindar bir anne ile geçirdiği çocukluk döneminde çevresinde Gucarat'ın Caynu etkileriyle Gandi canlılara zarar vermeme, etyemezlik, kişisel arınma için oruç tutma ve farklı inanç ve kast üyeleri arasında karşılıklı tolerans gibi öğretileri öğrenmiştir. Doğuştan vaişya ya da çalışanlar kastına mensuptur.

 

                 Mayıs 1883'de, 13 yaşındayken, ailesinin isteğiyle yine 13 yaşındaki Kasturba Makhanji ile evlendi. İlki bebekken ölen beş çocukları oldu; Harilal 1888'de, Manilal 1892'de, Ramdas 1897'de ve Devdas 1900'de doğdu. Gandi gençliğinde Porbandar ve Rajkot'ta ortalama bir öğrenciydi. Bhavnagar'da bulunan Samaldas Kolejine giriş sınavını kılpayı kazandı. Ailesi avukat olmasını istediği için kolejde de mutsuzdu.

                   18 yaşında 4 Eylül 1888'de Gandi avukat olmak için hukuk okumak üzere University College London'a girdi. İmparatorluk başkenti Londra'da geçirdiği zaman içinde, etten, alkolden ve seksten uzak durma gibi Hindu kurallarına uyacağına dair, Caynu keşiş Becharji'nin önünde annesine verdiği sözün etkisinde kalmıştır. Her ne kadar örneğin dans dersleri alarak İngiliz geleneklerini denemeye çalıştıysa da evsahibinin koyun etinden yaptığı yemekleri yiyemiyor, yine evsahibinin gösterdiği Londra'nın birkaç etyemez lokantasından birinde yemek yiyordu. Yalnızca annesinin isteklerine körükörüne uymak yerine, etyemezlik üzerine yazılar okuyarak, entelektüel olarak da bu felsefeyi benimsedi. Etyemezler Derneği'ne katıldı, yönetim kuruluna seçildi ve bir şubesini kurdu. Daha sonra, dernek örgütleme deneyimini burada kazandığını söylemiştir. Karşılaştığı etyemezlerin bazıları, 1875 yılında evrensel kardeşliğin tesisi için kurulmuş olan ve kendilerini Budist ve Hindu edebiyatını araştırmaya adamış olan Teosofi Derneği'ne üyeydi. Bunlar Gandi'yi Bhagavadgita 'yı okuması için teşvik etti. Daha önce din konularına özel bir ilgi göstermemiş olan Gandi Hinduizm, Hristiyanlık, Budizm, İslam ve diğer dinlerin kutsal metinleriyle bunlar hakkında yazılan eserleri okudu. İngiltere ve Galler barosuna girdikten sonra Hindistan'a döndü ama Bombay'da avukatlık yaparken çok başarılı olamadı. Daha sonra lise öğretmeni olarak işe başvurup başarılı olamayınca Rajkot'a geri döndü ve arzuhalcilik yapmaya başladı ancak bir Britanya subayı ile düştüğü anlaşmazlık sonucu bu işi de kapatmak zorunda kaldı. Otobiyografisinde bu olaydan ağabeyinin yararına yaptığı başarısız bir lobicilik girişimi olarak sözeder. O zamanlar Britanya İmparatorluğu'nun bir parçası olan Güney Afrika'da Natal eyaletinde bir Hindistan firmasının önerdiği bir yıllık işi 1893'te bu şartlar altındayken kabul etti.

                     Gandi 1895 yılında Londra'ya döndüğünde radikal görüşlü Sömürgeler Bakanı Joseph Chamberlain ile tanıştı. Daha sonraları bu bakanın oğlu Neville Chamberlain 1930'larda Büyük Britanya Başbakanı olacak ve Gandi'yi durdurmaya çalışacaktı. Joseph Chamberlain Hintlilere barbarca yaklaşıldığını kabul etmesine rağmen bu durumu düzeltecek herhangi bir yasa değişikliğine gitmeye pek istekli değildi.

                           Gandi Güney Afrika'da Hintlilere uygulanan ayrımcılığa maruz kaldı. İlk olarak elinde birinci mevki bileti olmasına rağmen üçüncü mevkiye geçmediği için Pietermaritzburg'da trenden atıldı. Daha sonra yoluna at arabası ile devam ederken, Avrupalı bir yolcuya yer açmak için arabanın dışında basamak üzerinde yolculuk etmeyi reddettiği için sürücü tarafından dövüldü. Yolculuğu esnasında bazı otellere alınmamak gibi çeşitli zorluklarla karşı karşıya kaldı. Benzer diğer olaylardan birinde bir Durban mahkemesi yargıcı türbanını çıkarmasını emrettiğinde buna karşı çıktı. Sosyal haksızlıklar karşısında uyanmasına neden olan bu olaylar hayatında bir dönüm noktası olmuş ve daha sonraki sosyal eylemciliğine temel oluşturmuştur. Güney Afrika'da Hintlilerin maruz kaldığı ırkçılık, önyargı ve haksızlıklara doğrudan tanık olmuş ve halkının Britanya İmparatorluğu içindeki yeri ile kendisinin topluluk içindeki yerini sorgulamaya başlamıştır.

                         Gandi, Hintlilerin oy kullanmasını engelleyen bir yasa tasarısına Hintlilerin karşı çıkmasına yardım etmek için buradaki kalış süresini uzattı. Yasanın çıkmasını engelleyemese de kampanyası Güney Afrika'da Hintlilerin yaşadığı sorunlara dikkati çekme yönünden başarılı olmuştur. 1894'te Natal Hint Kongresi'ni kurdu ve bu örgütü kullanarak Güney Afrika'da bulunan Hintli topluluğunu ortak bir siyasi gücün arkasında toplayabildi. Ocak 1897'de Hindistan'a yaptığı kısa bir gezinin ardından Güney Afrika'ya dönen Gandi'ye saldıran bir grup beyaz onu linç etmek istedi. Daha sonraki kampanyalarını şekillendirecek olan kişisel değerlerinin ilk tezahürlerinden biri olan bu olayda şahsına karşı yapılan yanlışları mahkeme karşısına getirmeme ilkesini öne sürerek kendisine saldıranlar hakkında suç duyurusunda bulunmayı reddetti.

                      1906 yılında Transvaal hükümeti sömürgenin Hintli nüfusunu zorla kayıt altına almayı gerektiren bir yasayı kabul etti. Aynı yıl 11 Eylül'de Johannesburg'da yapılan yoplu gösteri sırasında hâlâ gelişmekte olan satyagraha (gerçeğe bağlılık) ya da pasif protesto yöntemini ilk defa olarak uygulamaya başladı ve Hintli yandaşlarına şiddet ile karşı çıkmak yerine yeni yasaya karşı çıkıp bunun sonuçlarına katlanmaları yönünde çağrıda bulundu. Bu öneri kabul edildi ve yedi yıl süren mücadelede grev yapmak, kayıt olmayı reddetmek, kayıt kartlarını yakmak gibi çeşitli şiddet içermeyen başkaldırılar nedeniyle aralarında Gandi'nin de bulunduğu binlerce Hintli hapsedildi, kırbaçlandı ve hatta vuruldu. Her ne kadar hükümet Hintli protestocuları bastırmak konusunda başarılı olmuş olsa da barışçıl Hintli protestoculara Güney Afrika hükümetinin uyguladığı ağır yöntemlerin kamuoyunda oluşturduğu itiraz sonucunda Güney Afrikalı general Jan Christiaan Smuts, Gandi ile bir uzlaşmaya gitmek zorunda kalmıştır. Bu mücadele sırasında Gandi'nin fikirleri şekillendi ve Satyagraha kavramı olgunlaştı.

Gandi, 1915'te Güney Afrika'dan Hindistan'a geri döndü.

                 Hindistan Ulusal Kongresi'nin toplantılarında konuşmalar yaptı ama asıl olarak Hint halkı, siyaset ve diğer sorunlar üzerinde düşünmeye o zamanlar Kongre Partisi'nin önemli liderlerinden olan Gopal Krişna Gokhale tarafından teşvik edildi.

               Gandi ilk önemli başarılarını 1918 yılında Çamparan karışıklığı ve Kheda Satyagraha sırasında elde etmiştir. Çoğunluğu Britanyalı olan toprak sahiplerinin milis kuvvetleri tarafından baskı altında tutulan köylüler aşırı yoksulluk içindeydi. Köyler son derece pisti ve hijyenik değildi. Alkolizm, kast sistemi nedeniyle yapılan ayrımcılık ve kadınlara karşı uygulanan ayrımcılık çok yaygındı. Yıkıcı bir kıtlık olmasına rağmen Britanyalılar giderek artan yeni vergiler koymakta ısrarcıydı. Durum ümitsizdi. Gucarat'ta Kheda'da sorun aynıydı. Gandi kendisini uzun zamandır destekleyenlerle ve bölgeden yeni gönüllülerle burada bir aşram kurdu. Kötü yaşam koşulları, çekilen acılar ve uygulanan vahşet köylerin detaylı olarak incelenmesiyle kayıt altına alındı. Köylülerin güvenini kazanarak buraların temizlenmesine, okullar ve hastaneler kurulmasına öncülük etti. Köy liderlerini yukarıda belirtilen toplumsal sorunları ortadan kaldırmaları için cesaretlendirdi.

                     Ama asıl etki, polis tarafından huzursuzluk yaratma nedeniyle tutuklanıp eyaleti terketmesi istendiğinde başgösterdi. Yüzbinlerce insan hapisane, karakol ve mahkemelerin önünde protesto gösterilerinde bulunarak Gandi'nin salınmasını istedi. Mahkeme isteksizce Gandi'yi salmak zorunda kaldı. Gandi toprak sahiplerine karşı protestolar ve grevler düzenledi. Britanya hükümetinin yönlendirmesiyle toprak sahipleri bölgenin yoksul köylülerine daha fazla yardım edeceklerine, ürettiklerini tüketebileceklerine ve kıtlık bitene kadar vergileri kaldıracaklarına dair bir antlaşma imzaladı. Bu karışıklık sırasında insanlar Gandi'ye Bapu (Baba) ve Mahatma (Yüce Ruh) demeye başladı. Kheda'da, Sardar Patel Britanyalılarla yapılan pazarlıklarda köylüleri temsil etti. Pazarlıklar sonrasında vergiler askıya alındı ve tüm tutuklular salıverildi. Bunun sonucunda Gandi'nin ünü tüm ülkeye yayıldı.

İşbirliği yapmama ve barışçıl karşı koyma Gandi'nin haksızlığa karşı "silahlarıydı". Pencap'ta Britanya birliklerinin sivilleri öldürdüğü Jallianwala Bagh ya da Amritsar katliamı ülkede giderek artan kızgınlığa ve şiddet olaylarına neden olmuştu. Gandi hem Britanyalıları hem de onlara karşı misilleme yapan Hintlileri eleştirdi. Britanyalı sivil kurbanlara başsağlığı dileyen ve isyanları kınayan açıklamayı kaleme aldı. Parti içinde önce karşı çıkılsa da Gandi'nin her türlü şiddetin kötü olduğu dolayısıyla da haksız olduğunu ilkesini savunduğu duygusal konuşmasından sonra kabul edildi.Ancak katliamdan ve bunu izleyen şiddetten sonra Gandi, kendi kendini yönetme ve tüm Hindistan hükümet kuruluşlarının yönetimini ele geçirme fikri üzerinde yoğunlaştı. Bunun sonucunda tam kişisel, tinsel ve siyasal bağımsızlık anlamına gelen Swaraj olgunlaştı.

 

                         Aralık 1921'de Gandi Hindistan Ulusal Kongresi'nde yürütme yetkisine sahip oldu. Liderliği altında Kongre amacı Swaraj olan yeni bir anayasa altında örgütlendi. Giriş ücreti ödeyen herkes partiye kabul edilmeye başlandı. Disiplini artırmak için bir dizi komite kurularak, parti, elit bir örgütten ulusal kitlenin ilgisini çeken bir örgüte dönüştü. Gandi şiddet karşıtı hareketlerinin içine swadeshi ilkesini yani yabancı ürünlerin özellikle de Britanya ürünlerinin boykotunu da kattı. Buna bağlı olarak tüm Hintlilerin Britanya malı kumaşlar yerine elle dokunmuş khadi kumaşı kullanmasını savundu. Gandi yoksul zengin demeden tüm Hintli erkek ve kadınların bağımsızlık hareketini desteklemeleri için her gün khadi kumaşı dokumasını tavsiye etti. Bu, isteksizleri ve hırslıları hareketin dışında tutmak ve disiplin kurmak, ayrıca da o zamana kadar böyle etkinliklere katılmaları uygun görülmeyen kadınları harekete katabilmek için bir stratejiydi. Britanya ürünlerinin yanısıra Gandi, halkı Britanya eğitim kurumlarını ve mahkemelerini de boykot etmeye, hükümet işinden istifaya ve Britanya unvanlarını kullanmamaya çağırdı.

                       "İşbirliği yapmama" Hint toplumunun her katmanından çok geniş bir katılım sonucunda büyük başarı kazandı. Ancak hareket doruk noktasına ulaştığında Şubat 1922'de, Uttar Pradeş'in Chauri Chaura şehrinde şiddetli çatışma sonucu birdenbire sona erdi. Hareketin şiddete doğru yönelmesinden ve bunun bütün yapılanları yıkmasından korkan Gandi ulusal itaatsizlik kampanyasını sona erdirdi. Gandi 10 Mart 1922'de tutuklandı, isyana teşvikten yargılanarak altı yıl hapis cezasına çarptırıldı. 18 Mart 1922'de başlayan cezası iki yıl sonra Şubat 1924'te apandisit ameliyatı nedeniyle salındıktan sonra bitti.

                        Gandi'nin birleştirici kişiliğinden hapiste kaldığı sürece yararlanamayan Hindistan Ulusal Kongresi bölündü ve iki hizip oluştu. Bunlardan biri, partinin seçimlere katılmasını isteyen Chitta Ranjan Das ve Motilal Nehru tarafından yönetiliyordu, diğer hizip seçimlere katılmaya karşı çıkıyordu ve Chakravarti Rajagopalachari ve Sardar Vallabhbhai Patel tarafından yönetiliyordu. Ayrıca işbirliği yapmama sırasında Hindu ve Müslümanlar arasındaki işbirliği parçalanmaya başlamıştı. Gandi bu farklılıkları 1924 sonbaharında yaptığı üç aylık oruç gibi yöntemlerle ortadan kaldırmaya çalıştı ama çok başarılı olamadı.

                        Nazi Almanyası 1939'da Polonya'yı işgal edince II. Dünya Savaşı başladı. Başlarda Gandi Britanya çabalarına "şiddete katılmayan manevi destek" verilmesinden yanaydı ancak Kongre liderleri, halkın temsilcilerine danışılmadan Hindistan'ın tek taraflı olarak savaşa sokulmasından rahatsız olmuştu. Bütün kongre üyeleri toplu olarak görevlerinden istifa etmeyi tercih etti. Üzerinde uzun süre düşündükten sonra Gandi görünüşte demokrasi için verilen bu savaşa, Hindistan'a demokrasi verilmesi reddedilirken katılmayacağını deklare etti. Savaş ilerledikçe Gandi bağımsızlık için isteklerini daha da yoğunlaştırdı ve Britanyalılardan hazırladığı çağrı ile Hindistan'ı Terketmelerini istedi. Bu Gandi ve Kongre Partisinin Britanyalıların Hindistanı terketmelerini sağlamak için yaptıkları en kararlı başkaldırıydı.

                     Gandi hem Britanya yanlısı hem de Britanya karşıtı gruplar ve Kongre parti üyelerinin bir kısmı tarafından eleştirildi. Bazıları Britanya'ya bu zor zamanında karşı gelmenin ahlaksızlık olduğunu söylerken diğerleri ise Gandi'nin yeteri kadar çabalamadığını düşünüyordu. Hindistan'ı Terket mücadelenin tarihindeki en kuvettli eylem oldu, toplu tutuklamalar ve şiddet tahmin edilemeyen boyutlara ulaştı. Binlerce eylemci polis ateşiyle öldü ya da yaralandı, ve yüzbinlerce eylemci tutuklandı. Gandi ve yandaşları Hindistan'a hemen bağımsızlık verilmezse savaşa destek vermeyeceklerini açıkça belirtti. Hatta bu sefer bireysel şiddet eylemleri olsa bile eylemin durdurulmayacağını, çevresindeki "düzenli anarşinin", "gerçek anarşiden daha kötü" olduğunu söyledi. Tüm Kongre üyelerine ve Hintlilere yaptığı çağrıda özgürlüğe ulaşmak için disiplini ahimsa ve Karo Ya Maro ("Yap ya da Öl") ile sağlamalarını istedi.

Gandi ve Kongre Çalışma Komitesinin tamamı Britanyalılar tarafından 9 Ağustos 1942'de Bombay'da tutuklandı. Gandi iki yıl boyunca Pune'de Ağa Han Sarayında tutuldu. Buradayken sekreteri Mahadev Desai 50 yaşındayken kalp krizinden öldü, ardından 6 gün sonra, 18 aydır tutuklu bulunan eşi Kasturba 22 Şubat 1944'de öldü. Altı hafta sonra Gandi ağır bir sıtma krizi geçirdi. Sağlığının kötüleşmesi ve ameliyat gereksinimi nedeniyle savaş sona ermeden 6 Mayıs 1944'te salıverildi. Britanyalılar Gandi'nin hapiste ölmesi karşısında ülkeyi kızdırmak istemedi. Her ne kadar Hindistan'ı Terket eylemi hedefine ulaşma konusunda tam başarılı olamadıysa da eylemin acımasızca bastırılması 1943'ün sonlarında Hindistan'a bir düzen getirdi. Savaşın sonunda Britanyalılar yönetimin Hintlilere verileceğine dair bariz açıklamalarda bulundu. Bu noktada Gandi mücadeleyi durdurdu ve Kongre partisinin liderlerinin de aralarında bulunduğu 100.000 civarında siyasi tutuklu salıverildi.

                  30 Ocak 1948'de, Yeni Delhi'de bulunan Birla Bhavan 'ın (Birla Evi) bahçesinde gece yürüyüşünü yaparken vuruldu ve öldü. Suikastçı Nathuram Godse Hindu bir radikaldi ve Pakistan'a ödeme yaptırılmasında ısrar ederek Gandi'nin Hindistan'ı zayıflattığını savunan aşırı uç görüşteki Hindu Mahasabha ile bağlantısı vardı. Godse ve yardakçısı Narayan Apte daha sonra çıkarıldıkları mahkemede yargılandılar ve suçlu bulundular. 15 Kasım 1949'da idam edildiler. Gandi'nin Yeni Delhi'de bulunan anıtı Rāj Ghāt 'ın üzerinde "Hē Ram yazar ve "Aman Tanrım" olarak tercüme edilebilir. Her ne kadar doğruluğu tartışmalaı olsada bunların Gandi vurulduktan sonra son sözleri olduğu iddia edilmektedir. Jawaharlal Nehru radyo ile ülkeye yaptığı konuşmasında şöyle demiştir:

 

‘’Dostlar, yoldaşlar, ışık bizi terketti ve her yerde yalnızca karanlık var, ve size ne söyleyeceğimi ya da nasıl söyleyeceğimi hâlâ bilmiyorum. Sevgili liderimiz, Bapu, ülkenin babası artık yok. Belki de bunu söylememeliyim ama yine de bunca yıldır gördüğümüz gibi artık onu göremeyeceğiz, öğüt almak için ya da teselli etmesi için ona koşamayacağız, ve bu yalnızca benim için değil, bu ülkedeki milyonlar ve milyonlar için de çok kötü bir darbe.’’

 

                      Gandi'nin külleri kaplara konarak anma törenleri için Hindistan'ın çeşitli bölgelerine gönderildi. Çoğu 12 Şubat 1948'de Allahabad'da Sangam'a döküldü ama bazıları gizlice başka yerlere gönderildi. 1997'de, Tuşar Gandi bir bankanın kasasında bulunan ve mahkeme emriyle alabildiği bir kabın içindeki külleri Allahabad'da Sangam'da suya döktü. Dubai'li bir işadamının Mumbai müzesine gönderdiği bir başka kabın içindeki küller'de 30 Ocak 2008'de ailesi tarafından Girgaum Chowpatty'de suya dökülmüştür. Bir başka kap Pune'deki Ağa Han Sarayı'na gelmiş  (1942 ile 1944 arasında tutuklu bulunduğu yer) bir başkası da Los Angeles'de Kendini Kanıtlama Birliği Göl Tapınağı 'na gelmiştirAilesi tapınaklarda ve anıtlarda bulunan bu küllerin siyasi kötü amaçlarla kullanılabileceğinin farkındadır ancak tapınak ve anıtları yıkmadan bunları alamayacaklarını bildiklerinden geri istememişlerdir.

 

Gandi'nin ilkeleri

 

Doğruluk

                Gandi hayatını doğruluğu ya da "Satya" 'yı bulmaya adadı. Bu amacına kendi hatalarından öğrenerek ve kendisi üzerinde deneyler yaparak ulaşmaya çalıştı. Otobiyografisine Doğrulukla Olan Deneyimlerimin Öyküsü adını vermiştir.

Gandi en önemli mücadelenin kendi iblislerini, korkularını ve güvensizliklerini yenmek olduğunu belirtmiştir. Gandi inançlarını ilk olarak "Tanrı Doğruluktur" diyerek özetlemiş. Daha sonra bu ifadesini "Doğruluk Tanrı'dır" olarak değiştirmiştir. Yani Gandi'nin felsefesinde Satya (Doğruluk) "Tanrı"dır.

Pasif direniş

                    Mahatama Gandi pasif direniş ilkesinin bulucusu değildir ancak muazzam bir ölçekte siyasi alanda ilk uygulayandır. Pasif direniş (ahimsa) ya da karşı koymama kavramları Hindistan dini düşünce tarihinde çok eskilere dayanmaktadır. Gandi felsefesini ve hayat görüşünü otobiyoğrafisi Doğrulukla Olan Deneyimlerimin Öyküsü 'nde şöyle açıklar:

                    "Umutsuzluğa düştüğümde tarih boyunca doğruluk ve sevginin her zaman kazandığını hatırlarım. Tiranlar ve katiller olmuştur, hatta bir süre yenilmez sanılmışlardır ancak sonunda her zaman kaybederler, düşün bir her zaman."

"Çılgınca tahribatı totaliterlik nedeniyle ya da özgürlük ve demokrasi adı altında yapmak ölüler, yetimler ve evsizler için ne değiştirir?"

"Göze göz ilkesi tüm dünyayı kör eder."

"Uğrunda ölmeyi göze alacağım bir çok dava var ama uğrunda öldüreceğim hiç bir dava yoktur."

Bu ilkeleri uygulayan Gandi mantığın en uç sınırlarına giderek, hükümetlerin, polisin ve ordunun bile şiddet karşıtı olduğu bir dünya hayal etti. Aşağıdaki alıntılar "Pasifistler İçin" kitabındandır.

Savaş ilmi bir kişiyi basitçe saf diktatörlüğe yöneltir. Şiddet karşıtlığının ilmi ise yalnızca saf demokrasiye ulaştırır....Sevgiden kaynaklanan güç, cezalandırılma korkusundan kaynaklanandan binlerce kat daha etkili ve kalıcıdır.....Şiddet karşıtlığının yalnızca bireyler tarafından uygulanabileceğini ve bireylerin oluşturduğu uluslar tarafından uygulanamayacağını söylemek inançsızlıktır....En saf anarşiye en çok yaklaşan şiddet karşıtlığı üzerine kurulu olan demokrasidir....Tam bir şiddet karşıtlığı üzerinde örgütlenen ve işleyen bir toplum en saf anarşidir....

Şiddet karşıtı bir devlette bile polis gücüne gerek olduğu sonucuna ulaştım....Polis şiddet karşıtlığına inananlardan seçilecektir. İnsanlar içgüdüsel olarak onlara her türlü yardımı yapacak ve ortak bir çalışma sonucu sürekli azalan karışıklıklar ile kolaylıkla başa çıkabileceklerdir....Emek ile sermaya arasındki şiddetli anlaşmazlıklar ve grevler şiddet karşıtı bir devlette daha az olacaktır çünkü şiddet karşıtı çoğunluğun etkisi toplum içinde temel ilkelerin uygulanmasını sağlayacaktır. Benzer şekilde topluluklar arasında da karşıtlıklar olmayacaktır....

Şiddet karşıtı bir ordu savaş zamanında da barış zamanında da silahlı insanlar gibi davranmaz. Görevleri birbirleriyle savaşan toplumları biraraya getirmek, barış propagandası yapmak, bulundukları yerde ve birliklerinde her bir insanla ilişkiye geçmelerini sağlayacak eylemlerde bulunmaktır. Böyle bir ordu acil durumlarla başa çıkabilmek için hazırlıklı olmalıdır, şiddet içeren çetelerin taşkınlıklarını durdurabilmek için ölmeyi göze almalıdırlar. ...Satyagraha (doğruluğun gücü) tugayları her köy de ver her mahallede örgütlenebilir. [Eğer şiddet karşıtı topluma dışarıdan bir saldırı gelirse] şiddet karşıtlığına açılan iki yol vardır. Hakimiyeti vermek ama saldıran ile işbirliği yapmamak...başeğmektanse ölümü tercih etmek. İkinci yol ise şiddet karşıtı yöntemle yetişmiş insanların yapacağı pasif direniş....Saldırganın iradesine uymak yerine ölmeyi tercih eden kadın ve erkeklerin oluşturduğu sonu gelmez beklenmedik görüntü hem saldırganı hem de askerlerini yumuşatacaktır....Şiddet karşıtlığını ana siaysi görüşü olarak seçmiş olan bir ulusu ya da grubu atom bombası bile köleliğe mahkum edemez.... Bu ülkedeki şiddet karşıtlığının düzeyi başına bu geldiği takdirde doğal olarak öyle yükselecektir ki evrensel olarak saygı görecektir.

                     Bu görüşlere uygun olarak, 1940'ta Britanya Adaları'nın Nazi Almanyası tarafından işgali sözkonusu olduğunda Gandi Britanya halkına şu öğütleri verdi (Savaş ve Barışta Pasif Direniş ):

"Sahip olduğunuz silahları ne sizi ne de insanlığı kurtarmaya yeterli olmadığı için bırakmanızı isterim. Kendi varlığınız saydığınız ülkelerden ne istiyorlarsa almaları için Herr Hitler ve Sinyor Mussolini'yi davet edin.... Eğer bu centilmenler evlerinize girmek isterse, siz evleriniz terkedin. Eğer sizin serbestçe gitmenize izin vermezlerse, erkek, kadın ve çocuk sizi katletmelerine izin verin ama onlara bağlılığınızı sunmayı reddedin."

Savaş sonrası bir mülakatta 1946'da daha da uç bir görüşünü açıkladı:

"Yahudiler kendilerini kasabın bıçağına sunmalıydılar. Kendilerini kayalıklardan denize atmalıydılar."

Ancak Gandi bu düzeyde bir şiddet karşıtlığının inanılmaz ölçüde inanç ve cesaret gerektirdiğini ve buna herkesin sahip olmadığını biliyordu. Dolayısıyla, özellikle de korkaklığa karşı bir kılıf olarak kullanılıyorsa herkesin şiddet karşıtı olarak kalması gerekmediğini de öğütledi.:

"Gandi, silahlanmaktan ve direniş göstermekten korkanları satyagraha hareketine katılmamaları konusunda uyardı. 'İnanıyorum ki,' dedi, 'korkaklık ile şiddet arasında bir seçim yapmak gerekirse şiddeti öğütlerdim.'

"Her toplantıda şu uyarıyı yaptım. Pasif direniş ile daha önce kendilerinde olan kullanmayı bildikleri güçten sonsuz derecede fazla güç elde ettiklerine inananların pasif direniş ile hiç bir ilişkileri olmamalı ve bıraktıkları silahları tekrar almalıdır. Bir zamanlar çok cesur olan Khudai Khidmatgarların ("Allah'ın hizmetçileri"), Badşah Han'ın etkisiyle korkaklaştıklarını hiçbir zaman söyleyemeyiz. Cesaretleri yalnızca iyi bir nişancı olmalarıyla değil, ölümü göze almaları ve göğüslerini gelen kurşunlara karşı açmalarındadır.

Etyemezlik

                     Gandi küçük bir çocukken et yemeyi denemiştir. Bunun sebebi hem duyduğu merak hem de onu ikna eden yakın arkadaşı Şeyh Mehtab'tır. Hindistan'da etyemezlik Hindu ve Caynu inanışlarının temel ilkelerinden birisi olmuştur ve doğduğu yöre olan Gucarat'da Hindu ve Caynuların büyük bir çoğunluğu olduğu gibi Gandi ailesi de etyemezdi. Londra'ya okumaya gitmeden önce annesi Putlibay ve amcası Becharji Swami'ye et yemekten, alkol almaktan ve fuhuştan imtina edeceğine yemin verdi. Sözüne uyarak yalnızca bir beslenme biçimi değil aynı zamanda yaşamı boyunca izleyeceği felsefeye bir temel elde etti. Gandi ergenliğe eriştikçe katı bir etyemez oldu. The Moral Basis of Vegetarianism (Etyemezliğin Ahlaki Temeli) adlı kitabın yanı sıra bu konuda bir çok makale de yazdı. Bunların bir kısmı Londra Etyemezler Derneği'nin yayın organı The Vegetarian 'da yayımlandı.Bu dönemde bir çok ileri gelen entelektüelden ilham alan Gandi Londra Etyemezler Derneği'nin başkanı Dr. Josiah Oldfield ile de arkadaş oldu.

Henry Stephens Salt'ın eserlerini okuyup hayran kalmış olan genç Mohandas, etyemezlik kampanyası yapan bu kişyle görüştü ve yazıştı. Gandi Londra'da iken ve daha sonra etyemezliği desteklemek için çok zaman harcadı. Gandi için etyemez bir beslenme yalnızca insan vücudunun gereksinimleri karşılamıyor aynı zamanda ekonomik bir amaca da hizmet ediyordu. Et hâlâ tahıl, sebze ve meyveden daha pahalıdır. O zamanın Hintlilerinin bir çoğu çok düşük gelire sahip olduğu için etyemezlik yalnızca tinsel bir uygulama değil aynı zamanda pratikti de. Uzun süre et yemekten kaçındı ve oruç tutmayı bir siyasi protesto yöntemi olarak kullandı. Ölene kadar ya da istekleri kabul edilene kadar yemek yemeyi reddetti. Otobiyografisinde etyemezliğin Brahmaçarya'ya olan derin bağlılığının başlangıcı olduğu yazar. İştahını tam olarak kontrol etmeden Brahmaçarya'da başarısız olacağını belirtir.

Bapu bir dönem sonra artık yalnızca meyve yemeye başlamıştı,,ancak doktorlarının tavsiyesiyle keçi sütü içmeye başlamıştı. İnek sütünden elde edilen süt ürünlerini hiç bir zaman kullanmamıştır. Bunun nedeni hem felsefi görüşleri hem de zorla inekten fazla süt alma yöntemi olan phookadan iğrendiği, ve annesine vermiş olduğu bir söz nedeniyledir.

Brahmaçarya

               Gandi 16 yaşındayken babası çok hastalandı. Ailesine çok düşkün olduğu için hastalığı süresince babasının başucundaydı. Ancak bir gece Gandi'nin amcası, kısa bir süreliğine Gandi'nin dinlenmesi için yerine geçti. Yatak odasında geçtikten sonra bedenin arzularına karşı koyamayarak karısıyla birlikte oldu. Kısa bir süre sonra bir hizmetçi, babasının az önce öldüğünü bildirdi. Gandi büyük bir suçluluk duydu ve kendini hiç bir zaman affedemedi. Bu olaydan "çifte utanç" diye söz eder. Bu olay Gandi üzerinde öyle etkili olmuştur ki hâlâ evliyken 36 yaşında cinsellikten vazgeçer ve bekârlığı seçer.

Bu kararın alınmasında tinsel ve pratik anlamda saflığı öğütleyen Brahmaçarya felsefesinin büyük etkisi vardır. Cinsellikten kaçınma ve çilecilik bu düşünüşün bir parçasıdır. Gandi brahmaçaryayı Tanrı'ya yakınlaşma ve kendini kanıtlama yolunda ana temel olarak görmüştür. Otobiyografisinde çok küçük yaşta evlendiği karısı Kasturba'ya duyduğu şehvet dolu dürtüler ve kıskançlık krizleri ile olan mücadelesini anlatır. Cinsellikten uzak kalarak şehvet duymaktansa sevmeyi öğrenmenin kişisel zorunluluğu olduğunu hissetmiştir. Gandi için brahmaçarya "duyguların düşünce, söz ve eylemde kontrolü" demekti.

Sadelik

 

 

                         Gandi topluma hizmet veren bir kişinin sade bir hayatı olması gerektiğine yürekten inanmıştı. Bu sadelik o kişiyi brahmaçaryaya ulaştıracaktır. Sadeliğe Güney Afrika'da yaşadığı Batı tarzı yaşam stilini bırakarak başladı. Bunu "kendini sıfıra indirgemek," olarak adlandırdı ve gereksiz harcamaları keserek, basit bir yaşam tarzı seçti ve kendi giysilerini bile kendisi yıkadı. Bir keresinde topluma yaptığı hizmet nedeniyle kendisine verilen hediyeleri geri çevirdi.

                     Gandi her hafta bir gününü konuşmadan geçiriyordu. Konuşmaktan imtina etmenin kendisine iç huzuru getirdiğine inanıyordu. Bu pratik Hindu ilkeleri mauna (Sanskritçe:मौनं — sessizlik) ve şantiden (Sanskritçe:शांति — huzur) etkilenmiştir. Böyle günlerde diğerleriyle kağıda yazarak iletişim kuruyordu. 37 yaşından sonra üç buçuk yıl boyunca Gandi dünya meselelerinin çalkantılı durumunun kendi iç huzursuzluğundan daha fazla bir karışıklığa neden olduğu için gazete okumayı reddetti.

                       John Ruskin'in Unto This Last (Sonuna Kadar) adlı denemelerini okuduktan sonra yaşam tarzını değiştirmeye karar verdi ve Phoenix Kolonisi" adı verilen bir komün kurdu.

                     Başarılı bir hukuk hayatı yaşadığı Güney Afrika'dan Hindistan'a döndükten sonra zenginlik ve başarı ile özdeşleştirdiği Batı tarzı giyinmeyi bıraktı. Hindistan'ın en fakir insanının kabul edebileceği gibi giyinmeye başladı ve ev dokuması olan khadinin kullanılmasını savundu. Gandi ve arkadaşları kendi eğirdikleri iplikle kendi giysilerinin kumaşını dokumaya başladı ve diğerlerini de böyle yapmaları için teşvik etti. Hintli işçiler işsizlik nedeniyle çoğunlukla boşta kalsalar da giysilerini Britanya sermayesinin sahip olduğu endüstriyel konfeksiyonculardan almaktaydılar. Eğer Hintliler kendi giysilerini yaparsa Hindistan'da yer alan Britanya sermayesine büyük bir darbe vurulacağı Gandi'nin görüşüdür. Buradan yola çıkarak Hintlilerin geleneksel çıkrığı çarka Hindistan Ulusal Kongresi'nin bayrağına alınmıştır. Hayatının sadeliğini göstermek için yaşamının geri kalan döneminde yalnızca bir dhoti giydi.

İnanç

                    Gandi Hindu olarak doğdu, tüm yaşamı boyunca Hinduizm'i uyguladı ve ilkelerinin çoğunu Hinduizm'den aldı. Sıradan bir Hindu olarak tüm dinlerin eşit olduğuna inandı ve başka dinlere inanması için verilen çabaları karşı geldi. Çok meraklı bir dinbilimciydi ve tüm önemli dinler hakkında bir çok kitap okudu. Hinduzim hakkında şunları söylemiştir:

                      "Benim bildiğim kadarıyla Hinduizm tamaıyla ruhumu tatmin ediyor ve tüm benliğimi dolduruyor... Şüpheler peşimden koşunca, hayal kırıklıkları yüzüme bakınca ve ufukta bir ışık hüzmesi bile görmeyince Bhagavad Gita 'ya dönerim ve beni rahatlatacak bir parça bulurum ve karşı konulmaz hüznün içinde hemen gülümsemeye başlarım. Yaşamım trajedilerle doluydu ve bunlar benim üzerimde görünür ve kalıcı etkiler bırakmadıysa bunu Bhagavad Gita 'nın öğretilerine borçluyum."

 

Gandi Smriti (Gandi'nin yaşamının son dört ayını geçirdiği ev şimdi bir anıt olmuştur, Yeni Delhi)

                      Gandi Bhagavad Gita üzerine Gujarati dilinde bir yorum yazmıştır. Gujarati metni İngilizceye Mahadev Desai tarafından çevrilmiş ve bir önsöz eklenmiştir. 1946'da Gandi'nin bir giriş yazısıyla yayımlanmıştır.

                 Gandi her dinin özünde doğruluk ve aşkın yattığına inanır. Aynı zamand tüm dinlerde ikiyüzlülüğü, kötü uygulamaları ve dogmayı da sorgulamıştır, ve yorulmaz bir sosyal reformcudur. Çeşitli dinler üzerine olan bazı yorunları şöyledir:

                       "Hristiyanlığı ne mükemmel ne de en büyük din olarak kabul edemeyişimin nedeni daha önceden Hinduizm'in böyle olduğuna ikna olmamdandır. Hinduizm'in eksiklikleri benim için oldukça belirgindi. Eğer dokunulmazlık Hinduzim'in bir parçası olabiliyorsa ya kokuşmuş bir parçasıdır, ya da bir urdur. Bir çok tarikat ve kastın raison d'etreini (varlık sebebini) anlayamıyorum. Vedaların Tanrı Sözü olduğunu söylemenin anlamı nedir? Eğer Tanrı'nın ilhamıyla yazıldıysa neden İncil ve Kur'an'da öyle olmasın. Hristiyan arkadaşlarım gibi Müslüman arkadaşlarım da beni dinlerine döndürmeye çalışmışlardır. Abdullah Şet beni sürekli İslam'ı incelemey teşvik etti ve her zaman ne kadar güzel olduğu hakkında söylecek sözü bulunuyordu." (kaynak:Otobiyografisi)

                      "Ahlaki temeli kaybettiğimizde dindar olmaktanda uzaklaşırız. Ahlakın üstünde bir din gibi bir şey yoktur. İnsan, örneğin hem yalancı, zalim olup, nefsine hakim olamayıp hem de Tanrı'nın kendi yanında olduğunu iddia edemez."

              "Muhammed'in hadisleri yalnızca müslümanlar için değil tüm insanlık için bir hikmet hazinesidir."

            Yaşamının daha sonraki dönemlerinde bir Hindu olup olmadığı sorulduğunda şöyle yanıtlamıştır:

"Evet öyleyim. Aynı zamanda hristiyan, müslüman, budist ve yahudiyim."

                           Birbirlerine büyük saygıda da duysalar Gandi ve Rabindranath Tagore nir çok kereler çok uzun süren tartışmalara girmiştir. Bu tartışmalar zamanlarının en ünlü iki Hintlisinin felsefi görüş farklılıklarını örnekler. 15 Ocak 1934'de Bihar'da meydana gelen bir deprem çok büyük yaşam kaybına ve zarara yol açtı. Gandi bunun dokunulmazları kendi tapınaklarına kabul etmeyen üst kast Hinduların günahları nedeniyle olduğunu belirtti. Tagore ise Gandi'nin bu görüşüne şiddetle karşı geldi ve dokunulmazlık uygulaması ne kadar itici de olsa ahlaki sebeplerin değil yalnızca doğal sebeplerin depreme yol açabileceğini savundu.

 

         b) Muhammet Ali Cinnah’ın Hayatı :

 

             Muhammed Ali Cinnah, (d. 25 Aralık 1876 – ö. 11 Eylül 1948) Müslüman politikacı ve Hindistan Müslüman Birliği'nin lideri. Pakistan'ın kurucusu.

                   İlk ve ortaöğrenimini Karaçi ve Bombay’da tamamladı. Babası oğlunun da kendisi gibi tüccar olmasını istiyordu. Bu amaçla, işletmecilik okuması için onu 1892’de İngiltere’ye gönderdi. Ama Cinnah, Londra’da işletmecilik yerine hukuk okumaya karar verdi. Baroya girmek için gerekli sınavları iki yıl içinde geçti. Baroya girdikten sonra iki yıl daha İngiltere’de kaldı. Parlak bir hukukçu olarak göze battı. 1896’da Karaçi’ye döndü. 1897’de Bombay’a geçerek avukatlık yapmaya başladı. Başarılı bir avukat olarak Bombay’da ün yaptığı sırada, 1900’de yargıçlığa atandı.Cinnah, etkin siyasi yaşama 1906’da girdi. O yıl Hindistan’da İngiltere’ye karşı bağımsızlık mücadelesini yürütecek olan Kongre Partisi’nin Kalküta’daki genel kurul toplantısına katıldı. Genel Kurula Dadabhoy Naoroji başkanlık ediyordu. Naoroji ile Londra yıllarından gelen tanışıklık ve işbirliği sayesinde onun özel sekreterliğini üstlendi.

                        1920 yılı Cinnah’ın siyasi yaşamında önemli bir dönüm noktası sayılır. O yıl, Kongre Partisi Gandhi’nin etkisiyle İngiltere hükümetiyle uzlaşma yollarını terketmeyi ve yabancı mallara boykot uygulamayı kararlaştırdı.Cinnah Türkiye'nin her zaman yanında olduklarını Dışişleri Bakanlığı'nda yaptığı açıklamada Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'nı kazandığı için Allah'a şükrettiklerini dile getirdi.Elinde sonunda Hindistan'ın bağımsızlığını kazanacağını ima etti. Cinnah, bunu anayasa ve hukuk dışı mücadele biçimlerine kaymak biçiminde görerek, Gandhi ile yöntem ayrılığına düştü. Gandhi 1918’den beri Hinduların, Cinnah ise Müslümanların önderi olarak simgeleşmişlerdi. Gandhi-Cinnah ayrılığı zaten hiçbir zaman tam anlamıyla bir ulusal birlik temeli üzerinde pekişmemiş olan Hindularla Müslümanlar arasındaki ayrılığın derinleşmesine yol açtı ve Cinnah, 1921’de Kongre Partisi’nden ayrıldı. 14 Ağustos 1947’de İngiltere’nin Hindistan’a bağımsızlık tanımak zorunda kalması üzerine, aynı gün hem Pakistan hem de Hindistan devleti kuruldu.

 

 

    F)SOĞUK SAVAŞ VE TÜRKİYE

 

              II. Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'nin dış politikasına hakim olan esas mesele, daha savaş sırasında tahmin ettiği gibi, savaş sonrası Avrupa dengesinde meydana gelen boşluklardan yararlanan ve bütün ağırlığı ile Türkiye üzerine de çöken Sovyet emperyalizmine karşı güvenliğini sağlama endişesi olmuştur. Türkiye NATO'ya girmekle bu güvenliğe kavuşmuş ise de, Doğu Asya'da Çin Halk Cumhuriyeti'nin ortaya çıkması neticesi, Kore Savaşı ile milletlerarası  komünizmin dünyanın çok geniş bir alanında tehlike yaratması  karşısında, Türkiye kendi güvenlik sistemini genişletme yoluna gitmiş ve Balkan ve Bağdat ittifaklarının kuruluşunda aktif bir  rol oynamıştır. Bu gelişmeler Türk dış politikasını 1945-1955 arasında meşgul ederken, 1954 de milletlerarası mahiyet kazanan Kıbrıs meselesi ise, Türk dış politikasının 1955-1960 arasındaki başlıca konusunu teşkil edecektir.

 

   1) Bağdat Paktı

 

              1955 yılından itibaren nasıl Balkan ittifakı sarsılmaya başlamış ise, Türkiye’nin 1955 Şubatında meydana getirdiği Bağdat Paktı da aynı şekilde önemli sarsıntılar geçirmiştir.

                Türkiye, 1954 Ağustosunda Balkan İttifakını gerçekleştirir gerçekleştirmez hemen arkasından, yine 1954 yazından itibaren bir de Orta Doğu’da bir savunma ittifakı sistemi meydana getirmek için faaliyete geçti. Fakat bu faaliyetin esas kaynağını, Birleşik Amerika Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’ın bir tasarısı teşkil ediyordu. Kore Savaşı, Amerika Dışişleri Bakanını, komünist emperyalizmi tehlikesine karşı daha güçlü tedbirler almaya sevketmişti ki, bu çerçeve içinde Uzakdoğu bakımından alınan tedbirlerden söz etmiştik. Dulles, Orta Doğu memleketlerini de bir ittifak sistemi içinde toplamak istiyordu ve bu amaçla 1953 Mayısında bütün Orta Doğu memleketlerini teker teker ziyaret etti. Bu arada 25-27 Mayıs 1953 günlerinde Ankaraya da geldi ve bu ülkelerle görüşmeler yaptı. Bu sırada İngiltere ile Mısır arasındaki Süveyş anlaşmazlığı henüz çözümlenmemiş ve Arap memleketleriyle İsrail arasındaki münasebetler de gerginliğini muhafaza ediyordu. Bu sebeple, Dulles, bütün Orta Doğuyu kapsayacak bir savunma sisteminin kurulması için gerekli müsait atmosferi bulamadı ve Vaşington’a dönüşünde radyo ve televizyonlarda yaptığı bir konuşmada, Arap ülkelerinin İsrail, İngiltere ve Fransa ile olan çatışmalara bütün dikkatlerini çevirmiş olduklarını ve bundan ötürü de Sovyet komünizmi tehlikesine hemen hiç aldırmadıklarını söylemiş ve "Bir Orta Doğu Savunma Teşkilatı meselesi, yakın bir ihtimal olmaktan ziyade, ancak geleceğe ait bir iştir" diyerek, kurmak istediği Kuzey Seddi (Northern Tier) tasarısını ileriye attı.

                   Fakat Türkiye, Amerika tarafından terkedilen bu fikrin peşini bırakmadı. 27 Temmuz 1954 de, İngiltere ile Mısır arasındaki Süveyş anlaşmazlığını sona erdiren antlaşma parafe edildi ve bu antlaşma 19 Ekim 1954’de de imzalandı. Bu antlaşmanın ilgi çeken tarafı, 17 Haziran 1950 tarihli Arab Ligi Devletleri Ortak Savunma Antlaşmasını imzalayan devletlerden birine veya Türkiye’ye, silahlı bir saldırı olması halinde, İngiltere’nin Süveyş kanalına asker sokmak hakkını kazanmasıydı. Antlaşmanın bu hükmünün ve Mısır’ın da bu hükme rıza göstermesinin, Türkiye’yi, Orta Doğu Savunma sisteminin kurulması hususunda büyük ümitlere sevkettiği anlaşılmaktadır. Çünkü, Irak Başbakanı Nuri Said Paşa’nın Ankaraya yaptığı on günlük bir ziyaret sonunda 18 Ekim 1954 de yayınlanan bir bildiride Türkiye ile Irak’ın Orta Doğu’da bir güvenlik teşkilatı kurmaya karar verdikleri ve Türkiye’nin Arab devletlerinin meşru menfaatlerine aykırı bir politika izlemiyeceği bildirildi. Bu son cümle ile anlatılmak istenilen, Türkiye’nin İsrail Meselesinde Arapların meşru menfaatlerine aykırı hareket etmiyeceği ve İsrail’i körü körüne desteklemiyeceği idi. Arab devletlerine bir taviz verilmek isteniyordu.

                       Irak ile Türkiye’nin bir Orta Doğu savunma teşkilatı kurma teşebbüsleri, başta Mısır olmak üzere Arab devletleri tarafından tepki ile karşılandı. Çünkü, İngiliz-Mısır Süveyş antlaşmasının parafe edilmesinden sonra, Mısır, kendi liderliği altında bir Arab devletleri bloku kurmak üzere diplomatik faaliyetini birdenbire arttırmıştı. Mısır Milli İstikamet Bakanı Salah Salim, Ağustos ve Eylül aylarında, Bağdat da dahil olmak üzere bütün Arab başkentlerini ziyaret ederek görüşmelerde bulunmuştu. Yine Mısır’ın Suudi Arabistan ve Pakistanla yaptığı temaslardan sonra, Eylül ayında, Doğu ve Batı blokları arasında bir denge unsuru olmak üzere, bir İslam Kongresi’nin kurulması dahi söz konusu olmuştur.

                      Şimdi Türkiye ile Irak’ın Mısır’dan önce davranarak, bir Orta Doğu güvenlik teşkilatı kurmak için harekete geçmeleri Başkan Nasır’ın kendi liderliği altında gerçekleştirmek istediği Arab blokunu engelleyici nitelikte ve daha da önemlisi, Mısır’ın liderliğini köstekleyici nitelikte idi. Bunun için Mısır’ın tepkisi sert oldu. Kurulacak olan güvenlik teşkilatına katılmıyacağını hemen açıkladı. Mısır’ın bu tutumu diğer Arab ülkelerini de etkiledi ve bunlar Türk-Irak teşebbüsüne karşı çekingen bir durum aldılar. Bu durum da Türkiye ile Irak’ın teşebbüsünü köstekleyici nitelikte idi. Bu sebeple Türkiye Başbakanı Menderes, 1955 Ocak ayında Şam ve Beyrut’u ziyaret etti. Suriye kurulacak pakta katılmayı reddetti. Lübnan ise, Mısır ile Suriye’nin bu redleri karşısında, bu pakta katılmaya birdenbire karar veremedi. Orta Doğu Güvenlik Paktı meselesi, Arab Ligi Konseyi’nin 22 Ocak-6 Şubat 1955 arasında yaptığı toplantıda tartışma konusu oldu. Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan Pakt’a karşı şiddetli cephe aldılar. Irak ise Pakt fikrini savundu. Lübnan ile Ürdün uzlaştırıcı bir rol oynamak istedilerse de, Konsey toplantısı sonuç vermeden dağıldı.

                    Bu durum karşısında Türkiye ve Irak 24 Şubat 1955 de Bağdat Paktı’nı imza ettiler. Taraflar arasında "güvenlik ve savunma" konusunda işbirliği yapılmasını öngören bu Pakt’ın 5’inci maddesine göre, bu Pakt’a her devlet katılabilirdi. Yalnız şu şartla ki, bu devletin ya bir Arab Ligi üyesi olması veya taraflarca "tanınmış" olması gerekmektedir. Bunun anlamı şuydu ki, İsrail için bu Pakt’a katılma imkanı yoktu. Çünkü bir Arab devleti olan Irak İsrail’i tanımamıştı. Şüphesiz bu hüküm, diğer Arab devletlerinin İsrail düşmanlığına verilmiş bir tavizdi.

Bağdat Paktı imza edilirken, diğer Arab devletleri ve özellikle Lübnan ve Ürdün’ün buna katılması halinde, Mısır-Suriye blokunun izole edilmiş olacağı va sonunda da yalnız kalan bu devletlerin, ister istemez Pakt’a katılacakları düşünülmüştü. Fakat düşünülen gerçekleşmedi. Lübnan ve Ürdün nezdinde yapılan teşebbüsler bir sonuç vermedi.            Bununla beraber, bu iki devlet Mısır-Suriye blokuna da katılmadılar.

                    Pakt’ın imzasından sonra Mısır ve Suriye, Türkiye ve Irak’a karşı geniş bir kampanya açtılar. Bağdat Paktı, Batı emperyalizminin bir vasıtası, İsrail’e hizmet eden bir alet olarak gösterildi. Mısır ve Suriye’nin bu kampanyasını etkisiz bırakmak için Paktın genişletilmesine çalışıldı. 4 Nisan 1955 de İngiltere, 23 Eylül 1955 de Pakistan ve 3 Kasım 1955’de de İran Bağdat Paktı’na katıldılar. İngiltere’nin katılması Mısır ve Suriye’nin eline yeni bir silah verdi. Bu da Bağdat Paktı’nın İngiltere’nin Orta Doğu’daki sömürgeciliğinin yeni bir eseri olduğu idi. İran’ın katılması ise büyük bir şey ifade etmedi. Zira Pakistan ve İran Orta Doğu’nun Arab kuşağına dahil değildi. Böylece Bağdat Paktı Arab devletlerinin desteğinden tamamen mahrum kaldı. Bu da Pakt için önemli bir zaaf oldu. Öte yandan, Arab ülkelerinde doğan muhalefet karşısında Amerika da Pakt’a katılmaya cesaret edemedi. Bu da Pakt’ın ikinci büyük zaafı oldu. Böylece Bağdat Paktı, gerçekleştirmek istediği gayeye oranla, çok zayıf temeller üzerine oturtulmuş garip bir bina oluyordu.

                        Mart 1955 başlarında bir yandan Mısır ve Suriye, öte yandan da Mısır ve Suudi Arabistan, aralarında birer askeri pakt imzalamaya karar verdiler. Yemen de bunlara katılacağını bildirdi. Gerçekten, 20 Ekim 1955 de Mısır-Suriye 27 Ekim 1955 de Mısır-Suudi Arabistan Savunma antlaşmaları imzalandı. 21 Nisan 1956’da da Mısır-Suudi Arabistan-Yemen savunma antlaşması imzalandı. Orta Doğu’da Bağdat Paktına karşı mukabil bir blok ortaya çıkmış oluyordu. Her iki blokun dışında kalan Lübnan ve Ürdün de göz önünde tutulunca, Bağdat Paktı, Orta Doğu’da ve özellikle Arab kuşağında birleştirici bir rol oynamak isterken, bu kuşağı üç parçaya ayırmış olmaktaydı. Bu parçalanmadan ve parçalar arasındaki rekabetten Sovyet Rusya faydalanmıştır. Böylece Bağdat Paktı’nın bir sonucu da, Sovyetlerin Orta Doğu’ya girmesi olmuştur. Halbuki bu Pakt Sovyet tehdidine karşı bir savunma bloku teşkil etmek için kurulmuştu. Halbuki tamamen aksi oldu. Çünkü, Mısır, Bağdat Paktı’na karşı mukabil bir blok kurmakla da yetinmeyip, sözde İsrail’in muhtemel bir saldırısına karşı kendisini kuvvetli bulundurmak için, 1955 sonbaharından itibaren Sovyet Rusya ve peykleriyle silah alış-verişine girişti. Suriye Sovyetlerle yakınlık kurmakta Mısır’dan da ileriye gitti. Bu iki devlet Sovyetler Birliğini adeta Orta Doğuya çektiler. Bu ise Orta Doğu’daki Doğu-Batı mücadelesini daha da şiddetlendirdi. Şimdi, 1950 de faaliyet alanlarını Avrupa’dan Uzakdoğu’ya aktaran Sovyetler Birliği, bu gelişmelerle faaliyetlerini Uzakdoğu ve Asya’dan Orta Doğu’ya aktarmış oluyordu. Bu ise 1956’dan itibaren Orta Doğu buhranlarını daha da şiddetlenmeye götürecektir.

                       Bağdat Paktı’nın kendisine gelince: Orta Doğu buhranları bu Pakt’ı bambaşka bir nitelik ve gayeye götürecektir. 14 Temmuz 1958 de Irak’da patlak veren ihtilalin sonunda gerek monarşinin ve gerek Nuri Said rejiminin yıkılması ve General Kasım’ın liderliğinde 1963 yılına kadar devam edecek rejimin Irak’ın kaderine egemen olması üzerine, Irak Bağdat Pakt’ından çekilmiş ve bundan sonra Pakt’ın adı değiştirilerek Merkezi Antlaşma Teşkilatı (Central Treaty Organization -CENTO) olmuştur. CENTO ise, faaliyetlerinin yönünü, daha ziyade üyeler arasındaki ekonomik, kültürel ve teknik işbirliğine çevirmiş ve bunda da daha belirli başarılar kazanmıştır. Öte yandan, Bağdat Paktı’nın geçirdiği bu nitelik değişikliği Birleşik Amerika’yı Paktın bu yeni şekliyle çok daha yakından ve sıkı bir işbirliğine yöneltmiştir.

 

   2) Balkan İttifakı

 

           Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya'nın taraf olduğu siyasal nitelikli bölgesel örgüt. Pek uzun ömürlü olamamıştır.
                 A.B.D. 1950'lerin başında Sovyetlerle gergin ilişkileri olan Yugoslavya ile ilgilenmeye başlamıştı ve NATO'ya girmeleri kesinleşmiş olan Türkiye ve Yunanistan ile bu ülkeler arasında bir pakt yapılması yönünde çabalıyordu. 1951 yılı sonuna doğru ve üç ülke arasında başlayan yakınlaşma 1952 boyunca da devam etmiş ve 28 Şubat 1953'te Ankara'da üç ülkenin Dışişleri Bakanları tarafından bir "Dostluk ve İşbirliği Andlaşması" imzalanmıştır. Bu andlaşmaya göre üç devlet ortak çıkarlarıyla ilgili konularda birbirlerine danışacaklar ve üye devletlerin Dışişleri Bakanları yılda en az bir defa toplanacaktı. Dışişleri Bakanları arasında süren toplantılar sonucu yeni ilerlemeler sağlanmış, 9 Ağustos 1954'te üç ülke arasında Bled Andlaşması imzalanmıştır. Bu andlaşmaya göre taraflar, aralarından herhangi birine ya da birkaçına yönelen bir saldırıyı kendilerine de yapılmış sayarak askeri güç de dahil her türlü önlemi alacaklardı.
             Ama daha paktın ilk günlerinden itibaren Türkiye ve Yugoslavya arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmış ve 1955'ten itibaren Sovyetlerle ilişkilerini düzeltmeye başlayan bu ülkenin pakta ilgisi azalmıştır. Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasıyla da Paktın doğurduğu olumlu hava silinmeye başlamıştı. Pakt 1960 yılına kadar devam etmiş 1960 Haziranında da resmen sona erdiği açıklanmıştır.

 

 

 

 

 

4)      Kıbrıs Sorunu

 

Türkiye, Balkan İttifakını ve Bağdat Paktı'nı gerçekleştirdiği bir sırada, Kıbrıs meselesi gibi, kendisini 1959 yılının başlarına kadar uğraştıracak ve zaman zaman gayet şiddetli buhranlardan geçecek olan bir mesele içine girmeye başlamıştır.

Yunanistan daha II. Dünya Savaşı'nın sonundan itibaren Kıbrıs meselesini kurcalamaya başlamış ve bu adayı kendisine ilhak (Enosis) etmek için faaliyete geçmiştir. İlgi çeken bir nokta da, Orta Doğu üzerinde Sovyet tehlikesinin belirli bir hal aldığı, Yunanistan'da komünist Markos'cuların iç savaşı çıkardıkları bir sırada Kıbrısta da komünistlerin, Kıbrıs'ı Yunanistan'a ilhak için faaliyetlerini arttırmalarıdır. Bu gelişmenin sebebi açıktı: Doğu Akdeniz'de stratejik bir mevkide ve İngiltere'nin elinde bulunan Kıbrıs adasından İngiltere'nin çıkmasına sağlamak suretiyle, Doğu Akdeniz'de Batılıların durumunu zayıflatmak ve hatta bu adayı bir komünist üssü haline getirmek.

                Komünistlerin bu taktiği sağcıların emperyalizmi ile işbirliği yapınca, bilhassa 1947 yılından itibaren Yunan kamuoyu Kıbrıs meselesinin üstüne düşmeye başladı. 1947 yılı başka bir sebepten de Yunanistan için mühim bir gelişme yılı olmuştu. II. Dünya Savaşı'nın yenilmiş devletlerinden İtalya ile 10 Şubat 1947 de Paris'te imzalanan barış antlaşması ile İtalya, 1911-12 de Osmanlı Devleti'nden işgal etmiş olduğu On İki Ada'yı Yunanistan'a verdi. Bu hadise Yunan Megalo İdea'sı için kışkırtıcı bir unsur oldu. Zira, On İki Ada'yı alan Yunanistan ve Yunan kamuoyu şimdi gözlerini Kıbrıs'a çevirmeye başladı. Bu durum, sorumlu veya sorumsuz, resmi veya gayrı resmi, herkes tarafından çeşitli amaçlara alet edilince, mesele günden güne şiddetlenen bir gelişme gösterdi.

                    Kıbrıs adasında 120 bin Türkün bulunması dolayısiyle, Yunanlıların Enosis davası tabiatiyle Türkiye'yi yakından ilgilendirdi. Onun içindir ki, Türk basını ve kamuoyu 1947 yılından itibaren Kıbrıs gelişmelerine karşı yakın bir ilgi göstermiş ve Türk Hükümeti'nin devamlı olarak dikkatini çekmekten kaçınmamıştır. Buna karşılık Türk Hükümeti, 1955 yazına kadar, denebilir ki, meseleye adeta sırt çevirmiştir. Böyle bir davranışın 1952 yılına kadar olan sebeplerini izah etmek belki güç değildir. Çünkü bu yıla gelinceye kadar Türkiye için en önemli dava, Sovyet ve komünist emparyalizmine karşı güvenliğini garanti altına almaktı. Lakin 1952 Şubatında Türkiye NATO'ya katıldıktan sonra, Türkiye'nin bu hayati davası gayet tatmin edici bir çözüm yoluna ulaşmış olmaktaydı ve dolayısiyle Türkiye için bu davanın üstüne düşme imkanı mevcuttu. Fakat, Türk Hükümeti'nin 1954'e kadar olan ilgisizliğini de bir dereceye kadar izah imkanı mevcuttur. Çünkü, 1952-1954 arasında Yunanistan'ın, Kıbrıs'ın kendisine terki için İngiltere nezdinde yaptığı her teşebbüs İngiltere tarafından reddedilmiş ve İngiltere adanın statükosunu değiştirmiyeceğini daima tekrar etmiştir. Fakat bu olayın önemli tarafı şuydu ki, Yunanistan İngiltere'ye resmen başvurup adayı istiyordu. Şu halde, bunun Türk Hükümeti için bir şey ifade etmesi gerekirdi. Aksine, Türk Hükümeti, bütün bu gerçeklere gözlerini kapayarak, Yunanistanla Balkan İttifakını gerçekleştirmeye çok daha fazla önem vermiştir. Balkan Paktı'nın gerçekleşmesini önleyebilecek herhangi bir engelin çıkmasından Türk Hükümetinin adeta korktuğu görülmüştür.

Türk Hükümeti Balkan İttifakını gerçekleştirdi. Lakin, Yunanistan daha ertesi günden itibaren, Kıbrıs meselesi vasıtasiyle bu ittifakı geri plana atmak istediğini açıkça gösterdi. Balkan İttifakı 9 Ağustos 1954 de imzalandı. Fakat 16 Ağustos 1954 günü Yunanistan Birleşmiş Milletlere resmen başvurup, İngiltere'den şikayet etmiş ve ada halkına self- determination yani kendi mukadderatını kendisinin tayin hakkının verilmesini istemiştir. Bu haktan kasdedilen ise, adanın rum halkına, kendilerini Yunanistan'a katma yetkisinin verilmesinden başka bir şey değildi. Birleşmiş Milletler 1954Eylülünde meseleyi ele aldı, fakat meseleyi inceleyip bir karar vermeyi reddetti.

                     Yunanistan'ın Kıbrıs meselesini Birleşmiş Milletlere getirmesimeselenin milletlerarası plana intikal ettirilmesi demekti. Böyle olunca, Türkiye'nin de mesele içine girmesi gerekirdi. Gerçekte, Birleşmiş Milletler müzakerelerinde Türkiye de meseleye karıştı. Lakin kendi haklarını açık ve kesin bir şekilde belirtmek ve savunmak için değil, fakat meselenin bir an önce kapanması ve büyümemesi için. Türk Hükümetine göre, adanın statükosunun korunması, Doğu Akdeniz'deki genel barış düzeni için olduğu kadar, ilgili tarafların menfaatleri bakımından da faydalı ve gerekliydi. Türkiye adanın İngiltere'nin elinde kalması taraftarıydı.

                    Birleşmiş Milletlerin 1954 Aralık ayında, Kıbrıs meselesini görüşmeme kararı Türk Hükümet Başkanını o kadar hoşnut bırakmıştı ki, Başbakan Menderes, 18 Aralık 1954 de verdiği bir demeçte, "Bu mesele tamamiyle kapandığı için artık müttefikimiz Yunanistan ile aramızdaki dostluğun hatta gölgelenmemesine dikkat ve itina göstermek zamanı gelmiş bulunuyor" demiştir.

                     Olaylar, Türk Hükümet Başkanı'nın, meselenin artık kapandığı ve Türk-Yunan ittifakının titizlikle korunması gerektiği hususundaki inancını yalanlamıştır. Yunanistan şimdi meselenin üstüne daha fazla düşmeye başlamış ve işin kötüsü de adada tethişçiliği kışkırtma ve bu tethişçiliğe yardım etme yoluna gitmiştir. Adada olayların bir buhran haline gelmesi üzerine, İngiltere Hükümeti, meseleyi görüşmek üzere Türkiye ve Yunanistan'ı, 29 Ağustos 1955 de Londra'da toplanacak bir konferansa davet etmiştir. Bu suretle Türkiye, İngiltere tarafından Kıbrıs meselesinin içine ister istemez çekilmiş oluyordu. Tabiatiyle, bunda İngiltere'nin bir taktiği de vardı. İngiltere, Yunanistan karşışında yalnız kalmamak için, Türkiye'yi de Yunanistan'ın karşısına çıkarıyordu.

               Londra Konferansı müsbet bir netice vermeden 7 Eylülde dağıldı. İngiltere, Yunanistan'ın isteklerine bir miktar taviz olmak üzere, adaya muhtariyet vermeyi teklif etti. İngiltere'nin Yunanistan lehine gösterdiği bu durum değişikliğine rağmen, Türkiye statükonun korunmasında ısrar etti. Yunanistan ise, sef-determination'da, yani adanın kendisine katılmasında dayattı.

               Bu durum karşısında İngiltere, kendi görüşünü yürütmek üzere, 1955 yılı sonundan itibaren adaya muhtariyet vermek üzere hazırlıklara başladı. Bu ise Türkiye'nin savunduğu görüşün aleyhine bir dönüştü. Bunun için 1956 yılının başında yine statüko üzerinde ısrar eden Türkiye, İngiltere'nin muhtariyet konusundaki kesin kararı karşısında, bu olup-bittiyi kabul ile, o da muhtariyete bir eğilim gösterdi ve muhtariyet rejimi içinde Kıbrıs Türklerinin hürriyet ve yaşama haklarını garanti altına alacak olan kendi muhtariyet tekliflerini İngiltere'ye bildirdi.

Bu arada 1956 yılının başından itibaren Kıbrıs'ta rum tethişçiliği günden güne şiddetini arttırıyordu. İngiltere'yi muhtariyete götüren sebeplerden biri de bu tethişçilik faaliyeti ve bunun Yunanistan tarafından da beslenmesiydi. Bunun için, İngiltere 1956 Temmuzunda Lord Radcliffe'i Kıbrıs için bir anayasa hazırlamakla görevlendirdi. Lord Radcliffe; Kıbrıstaki incelemelerinden sonra hazırladığı muhtariyet anayasası raporunu, 12 Kasım 1956 da İngiltere Sömürgeler Bakanlığına sundu.

                    Radcliffe raporu üzerine, İngiltere Sömürgeler Bakanı Lennox Boyd 19 Aralık 1956 da Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada, İngiltere Hükümeti'nin bu rapordaki anayasa tekliflerini aynen kabul ettiğini belirttikten sonra şöyle diyordu: "İngiliz Hükümeti, Kıbrıstaki gibi gayet karışık bir ahali için self-determination hakkının tatbiki için, muhtelif hal çareleri arasına, Ada'nın taksimi hususunun da ithal edilmesi gerektiğini kabul etmektedir.

                 İngiltere'nin, bu şekilde, Kıbrısta iki ayrı toplumun varlığını kabul ile, self-determination hakkını her iki toplum için de ayrı ayrı tanınması gerektiğini, yani adanın taksiminin de bir çözüm yolu olarak ele alınabileceğini söylemesi, Türk Hükümetini bundan sonra, taksim tezi üzerinde ısrara götürmüştür. Lennox Boyd'un sözlerindeki adanın taksimini öngören kısımları, Türk Hükümeti, meselenin nihai şekilde çözümünü sağlıyabilecek bir "hareket noktası" saymış ve taksim tezine bağlanmıştır.

                     İngiltere taksim'i de bir çözüm yolu olarak göstermekle beraber, bağlandığı esas görüş bu değildi. İngiltere, esas itibariyle muhtariyet fikrine bağlanmış, fakat belirli bir süre devam edecek olan muhtariyetten sonra, kesin çözüm yoluna gidildiği takdirde, taksimin bu çözüm yollarından biri olabileceğini belirtmişti. Halbuki Türkiye, uzun yollara gitmeden, meselenin en kısa yoldan çözümü için taksim'i hemen gerçekleştirmek istemiştir. Öte yandan, Türk kamuoyu, bu sırada meselenin başındanberi benimsemiş olduğu görüşte ısrar ediyordu. Bu da, ya adada statükonun devamı, yani adanın İngiltere'nin elinde kalması, veya, eğer İngiltere çekilecekse, adanın gerçek ve eski sahibi Türkiyeye iade edilmesiydi. Bu sebepten ötürü, Türk Hükümeti 1956 yılı sonunda taksim tezini kabul ettikten sonra, 1957 yılında, bu tezi bir yandan Türk kamuoyuna benimsetmek, bir yandan da İngiltere ve Yunanistan'a kabul ettirmek için uğraşmıştır. Türk Hükümeti, yeni tezini Türk kamuoyuna benimsetmede başarı kazanmış ve 1958 yılında bütün Türkiye'nin sesi, "Ya Taksim! Ya Ölüm!" olmuştur.

                    Bu arada Yunanistan Kıbrıs meselesini her yıl Birleşmiş Milletlere götürmekten geri kalmamıştır. Birleşmiş Milletler ise bu dikenli meselede kesin bir formül kararı almaktan kaçınmış ve meselenin Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında müzakere yolu ile çözümlenmesi fikrini benimsemiştir.

                1958 yılında; tedhişçiliğin şiddetlenmesi dolayısıyla, gerek Kıbrıs’ta durum adamakıllı kötüleşmiş, gerek Türk-Yunan ve Yunan-İngiliz münasebetleri gerginleşmiştir. Bu durum tabiatıyla Türk-İngiliz münasebetleri üzerinde de etkisiz kalmamıştır. Bu ise, NATO'nun Doğu Akdeniz'deki sağ kanadını etkilemiştir. Bundan dolayı, bir yandan Birleşik Amerika'nın, bir yandan da NATO'nun aracılık ve baskıları ile, Türkiye ile Yunanistan ikili müzakerelere girişmişler ve iki devletin başbakanları arasında 5-11 Şubat 1959 da Zürich'de yapılan görüşmelerde bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmasına karar verilerek, bu bağımsız devlet içinde Krbrıs Türk Toplumu'nun hürriyet ve yaşama haklarını garanti altına alan anayasa esasları ile, diğer ilgili anlaşmalar tesbit edilmiştir. Bu anlaşmalar, 19 Şubat 1959 da Londra'da, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ile Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarının temsilcileri tarafından imza edilmiştir.

                  Zürich ve Londra Anlaşmaları, bağımsız Kıbrıs ile Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında organik münasebetler ve bağlar kurmaktaydı. Bu anlaşmaların biri Garanti Antlaşması olup, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının ayrılmaz bir parçasını teşkil eden bu antlaşmaya göre, Kıbrıs Cumhuriyeti, Anayasa düzenini bütün ayrıntıları ile korumayı taahhüt ediyordu. Eğer bu anayasa düzeni bozulacak olursa, bu düzeni tekrar yerleştirmek için gerekli tedbirler konusunda, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan, birbirlerine danışacaklar ve alınacak tedbirler konusunda bir anlaşma olmaz da anayasa düzeni bozulmuş olmakta devam ederse, üç devletten herbiri, anayasa düzenini yerleştirmek için, tek başına müdahale hakkına sahip olacaktı.

                   Yine Anayasa'nın ayrılmaz parçasını teşkil eden İttifak Antlaşması'na göre, Yunanistan Kıbrıs'da 950 kişilik bir askeri kuvvet ve Türkiye de 650 kişilik bir askeri kuvvet bulundurmak hakkına sahiptirler.

Nihayet, bu anlaşmalarla Kıbrıs Cumhuriyeti için enonis ve taksim yasaklanıyordu.

                   Bu esaslar çerçevesi içinde hazırlanan Kıbrıs Anayasası 16 Ağustos 1960 da yürürlüğe girerek Kıbrıs Cumhuriyeti resmen kurulmuştur. Fakat bu Cumhuriyet 21 Aralık 1963 tarihine kadar devam edecektir.

 

a)       Zürih Antlaşması

              Zürih-Antlaşması 11 Şubat 1959 tarihinde İngiltere,Türkiye, Yunanistan Kıbrıs'taki Rum ve Türk toplumları arasında imzalanan, bağımsız bir devlet olarak Kıbrıs halklarının durumunu belirleyen ve Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasını onaylayan antlaşmadır. Rum tarafını Başpiskopos Makarios, Türk tarafını ise Dr. Fazıl Küçük temsil etmekte idi. Bunu takip eden 19 Şubat 1959 tarihli Londra Antlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsız bir devlet olarak 16 Ağustos 1959 tarihinde kurulması sağlanmış oldu.

           Bu antlaşmalar tarafların karşılıklı olarak görüşmeleri sonucunda uzlaşmaları ile imzalanmış olmasına karşılık, Kıbrıs Rum tarafı daha sonra antlaşmaları zorunluluktan imzaladıklarını ve antlaşmaların bütün şartlarına uymak zorunda olmadıklarını iddia ederek sözlerine güvenilmesinin ne kadar güç olduğunu göstermişlerdir.

             Zürih ve Londra Antlaşmaları ile tanımlanan ve kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, anayasına göre iki etnik kesimin eşitliğini kabul eder ve neredeyse konfederal bir yapıyı tanımlar. Kıbrıslı Rumların amacı ise Girit örneğinde olduğu gibi adayı Yunanistan'a bağlı hale getirmek olduğu için özgür iradeleri ile imzaladıkları Antlaşmaları tartışılır hale getirmekten çekinmemişler ve adanın iki ayrı devlet haline gelmesine yol açan olaylar zincirini başlatarak Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 1964 yılında fiili olarak sona ermesine neden olmuşlardır.

b)       Londra Antlaşması

                  11 Şubat’ta Zürih’te üzerinde anlaşmaya varılan metinler, 19 Şubat’ta Londra’da İngiltere Başbakanı Macmillan, Yunanistan Başbakanı Karamanlis, Türkiye Başbakanı Menderes tarafından imzalandı. Antlaşmalara, Kıbrıs Rum toplumu adına Makarios ve Kıbrıs Türk toplumu adına Fazıl Küçük de imza koydu.

 

Londra Antlaşmaları şu belgelerden oluşmaktadır: 

 

a)       Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna ilişkin Temel Antlaşma, 
b) İngiltere, Yunanistan, Türkiye ile Cumhuriyeti arasında Garanti Antlaşması,
c) Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan -Türkiye arasında ittifak Antlaşması, 
ç) İngiltere Hükümetinin bu belgeleri üsle ilişkin bazı esaslar eklenmesi koşuluyla kabul ettiğine dair 17 Şubat 1959 bildirisi, 
d) Yunan ve Türk dışişleri bakanlarının İngiliz hükümet bildirisini kabul ettiklerine ilişkin bildirileri, 
e) Makarios’un Londra’da imzalanan belgeleri kabul ettiğine ilişkin bildirisi, 
f) Küçük’ün Londra’da imzalanan belgeleri kabul ettiğine ilişkin bildirisi, 
g) Kıbrıs Anayasası ve ilgili belgelerin yürürlüğe konması için alınacak geçici önlemlerle ilgili sözleşme. 

 

               Londra Antlaşmalarının imzalanmasından sonra 1960 yılının ağustos ayına kadar hazırlık süreci yaşandı. 13 Aralık 1959’da yapılan seçimlerde Başpiskopos Makarios Cumhurbaşkanı, Dr. Fazıl Küçük de Cumhurbaşkanı Yardımcısı seçildi. Geçici hükümet tarafından hazırlanan 199 maddelik anayasa 6 Nisan 1960’da kabul edildi. 16 Ağustos 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ilan edildi. Kıbrıs Cumhuriyeti, 24 Ağustos’ta Birleşmiş Milletler’e (BM) üye oldu.

                 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilan edildiği 16 Ağustos’ta, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından imzalanan ama henüz Kıbrıs devleti ortaya çıkmadığı için Kıbrıs Türk ve Rum liderlerinin bir bildirimle katıldıkları Londra Antlaşmaları, Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından yeniden imzalandı ve bir bütün olarak Lefkoşa Antlaşmaları ismini aldı.

              Kıbrıs Cumhuriyeti, 1963 olaylarına kadar yaşadı.

 

KIBRIS ANTLAŞMALARI

 

I

KIBRIS SORUNUNUN ÜZERİNDE ANLAŞMAYA VARILAN 
NİHAİ ÇÖZÜMÜNÜN TEMELİNİ AÇIKLAYAN MUHTIRA

(Memorandum)

                Büyük Britanya Birleşik Krallığı ve Kuzey İrlanda Başbakanı, Yunanistan Krallığı Başbakanı ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Kıbrıs Rum ve Türk toplumlarının temsilcilerinin, bu muhtıraya eklenen belgeleri Kıbrıs sorununun nihai hal şekli için üzerinde anlaşmaya varılmış bir temel olarak kabul ettiklerini bildiren beyanlarını dikkate alarak, hükümetleri adına, bu muhtıraya eklenen ve aşağıda sıralanan belgeleri, Kıbrıs sorununun nihai çözümü için uzlaşılmış bir temel olarak bu belge ile kabul ederler.

HAROLD MACMİLLAN    C. KARAMANLIS    A. MENDERES
Londra, 19 Şubat 1959

 

II

11 Şubat 1959’da Zürih’te Türkiye ve Yunanistan Başbakanları tarafından
imzalanan belgeler:

 

KIBRIS CUMHURİYETİ’NİN TEMEL YAPISI

1.  Kıbrıs devleti, Cumhurbaşkanlığı rejimine dayanan bir Cumhuriyet olacaktır. Cumhurbaşkanı Rum ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Türk olacak ve genel oy verme yöntemiyle, adadaki Rum ve Türk toplumları tarafından ayrı ayrı seçileceklerdir.

2.  Kıbrıs Cumhuriyeti’nin resmi dilleri Rumca ve Türkçe olacaktır. Yasama ve idari belgeler ve dokümanlar iki resmi dilde yazılacak ve yayınlanarak ilan edilecektir.

3.  Kıbrıs Cumhuriyetinin, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı tarafından birlikte seçilecek tarafsız bir desen ve renkte, kendine özgü bayrağı olacak, Yetkililer ve Toplumlar, bayramlarda Kıbrıs bayrağı yanında Rum ve Türk bayraklarını da aynı zamanda çekme hakkına sahiptir. Rum ve Türk Toplumları Yunan ve Türk milli bayramlarını kutlama hakkına sahip olacaktır.

4. Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı 5 yıllık bir süre için seçilecekler.

Bu mevkilerin, gaybubet, engel ve boşalması durumlarında, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısının yerini, Temsilciler Meclisinin aynı topluma mensup Başkanı ve Başkan Yardımcısı alacaktır.

Her iki mevkiden biri boşaldığında o mevkiin seçimi 45 günü geçmeyen bir süre içinde yapılacaktır.

Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı, anayasaya sadık kalacağına, saygı göstereceğine dair Temsilciler Meclisinde yemin edecek ve bu Meclis tarafından görevlerine başlatılacaklardır. Bu maksat için, Temsilciler Meclisi, kuruluşundan itibaren 24 saat içinde toplanacaktır.

5. Yürütme erki, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısında toplanacaktır. Bu maksatla, 7 Rum ve 3 Türkten oluşan bir Bakanlar Konseyi (Kurulu) oluşturulacaktır.

İmzalayacakları ortak bir belge ile Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı kendi toplumlarına mensup bakanları atayacaklardır.

Bakanlar, Temsilciler Meclisi dışından da seçilebilecektir.

Bakanlar Kurulunun kararları, mutlak bir çoğunlukla alınacaktır. Bu şekilde alınan kararlar, derhal Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı tarafından resmi gazetede yayınlanmak suretiyle ilan edilecektir

Bununla birlikte, Cumhurbaşkanı ile Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Temsilciler Meclisinin yasa ve kararlarına karşı saptanan aynı koşullar altında nihai veto hakkına ve Bakanlar Kurulu’nun kararlarını geri gönderme hakkına sahip olacaklardır.

6. Yasama erki, genel seçim hakkına uygun olarak, 5 yıl için % 70 Rum ve % 30 Türk oranında Türk ve Rum Toplulukları tarafından ayrı ayrı seçilecek olan Temsilciler Meclisine verilecektir. Bu oran, istatistik değerlendirmeden ayrı olarak saptanmıştır.

(Not: Meclisteki temsilcilerin sayısı, toplumlar arasında varılacak karşılıklı anlaşmaya göre saptanacaktır.)

Temsilciler Meclisi, Cemaat Meclislerine açıkça ayrılmış olanlar dışında, bütün hususlarda yetkisini uygulayacaktır. Yetki uzlaşmazlığı karşısında, böyle bir uzlaşmazlık, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı tarafından birlikte atanan bir Rum, bir Türk ve bir tarafsızdan oluşacak Yüksek Anayasa Mahkemesi tarafından karara bağlanacaktır. Tarafsız hakim, mahkemenin başkanı olacaktır.

7. Temsilciler Meclisinin yasa ve kararları, hazır olan üyelerin basit çoğunluğu ile kabul edilecektir. Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı. aşağıdaki maddeye göre tekrar gözden geçirilmek üzere bunları Meclise iade etmediği taktirde, 15 gün içinde yayımlanarak ilan olunacaktır.

Anayasa, temel maddeleri hariç, Temsilciler Meclisinin Rum ve Türk Üyelerinin ayrı ayrı üçte iki çoğunluğu ile değiştirilebilir. 

Seçim Yasasındaki herhangi bir değişiklik ve belediyelerde ilgili herhangi bir yasanın kabulü ile herhangi bir vergi, veya gümrük resmi (vergisi) koyan yasalar. Temsilciler Meclisinin Türk ve Rum üyelerinin basit çoğunluk oyuna gereksinim gösterir. Türk ve Rum üyelerin oyları ayrı ayrı sayılıp dikkate alınacaktır.

Bütçenin kabulünde, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı, kendi yargılarına göre, herhangi bir ayrımcılık varsa, onu Temsilciler Meclisine geri göndermek hususundaki haklarını kullanabilirler, Eğer Meclis, kararlarını değiştirmez ve aynen korursa, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısının Yüksek Anayasa Mahkemesine başvurmaya hakkı olacaktır.

8. Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısının, Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte katıldığı ittifaklara ve uluslararası kurumlara Kıbrıs Cumhuriyetinin de katılması dışında. EK- 1 ‘de belirtilen savunma, güvenlik konuları ve dış işleriyle ilgili herhangi bir yasa veya karara karşı, ayrı ayrı veya birlikte kullanılmak üzere nihai veto hakları olacaktır.

9. Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısının, 15 günü aşmayan bu süre içinde geri gönderilmesi olanağı bulunan bütün yasa ve kararları ayrı ayrı veya birlikte tekrar gözden geçirmek üzere Temsilciler Meclisine geri gönderme hakları vardır.

Temsilciler Meclisi, bu suretle geri gönderilen konu hakkında, 15 günlük süre içinde kararını verecektir. Temsilciler Meclisi, kararında ısrar ederse, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı söz konusu yasa veya kararı, yasa ve kararların ilan edilmesi için saptanmış süreler içinde yayınlayarak ilan edecektir.

Cumhurbaşkanı veya Cumhurbaşkanı Yardımcısının, toplumların birisi aleyhinde ayırımcı nitelikte gördüğü yasa ve kararlar, Yüksek Anayasa Mahkemesine sunulacaktır. Mahkeme, bu yasa ve kararları bozabilir, onaylayabilir veya tamamen veya kısmen yeniden incelenmeleri için Temsilciler Meclisine geri gönderebilir. Bu yasa ve kararlar, Yüksek Anayasa Mahkemesi, veya iade halinde Temsilciler Meclisi tarafından bir karar verilinceye kadar uygulanmayacaklardır. 

10. Her toplum, kendisi tarafından saptanacak sayıda temsilciden oluşan bir Cemaat Meclisine sahip olacaktır. 

Cemaat Meclisleri, toplum gereksinimlerini ve denetimi kendilerine ait bulunan kurum ve cemiyetlerin  gereksinimlerini karşılamak için, kendi toplum bireylerini vergilendirme hakkına sahip olacaktır.

Cemaat Meclisleri dini, eğitim, kültürel ve öğretim ile kişi haklarına yönelik bütün hususlarda yetkili olacaklardır. Cemaat Meclisleri, kendi toplumunun refahını arttırmak amacıyla kurulan tesisler, hayır ve spor işleri ve cemiyetleri, üretim ve tüketim kooperatifleri veya kredi kuruluşları gibi münhasıran topluma özgü yararlar sağlayıcı kurumlara ilişkin işler hakkında da yetkili olacaklardır. (Tabii ki. işbu fıkranın içerdiği hükümler, halk arzu ettiği taktirde, karma ve ortak kuruluşların kurulmasına engel olacak şekilde yorumlanmayacaktır.)

Cumhuriyet Yasaları ile yönetilecek kooperatifler veya kredi kurumları, denetim yönünden Cemaat Meclislerinin yetkilerine bağlı olacaklardır. Cemaat Meclisleri, sadece bir cemaat tarafından oluşturulan belediyelerin meseleleri üzerinde de yetkili olacaklardır. Cumhuriyet yasalarına bağlı olacak olan bu belediyeler, işlevleri yönünden Cemaat Meclisleri tarafından denetleneceklerdir.

Merkezi Yönetim, geçerli mevzuat gereği yukarıdaki iki fıkrada söz konusu edilen, kurum, tesis ve belediyeleri denetlemek istediği taktirde, bu denetim, söz konusu kurum, tesis veya belediyenin bağlı olduğu topluma mensup memurlar tarafından yapılacaktır.

11. Kamu hizmetleri. % 70 Rumlardan ve % 30 Türklerden oluşacaktır.

Tabii ki, bu dağılım, yönetimin bütün kademelerinin derecelerinde, ancak mümkün olduğu oranda uygulanacaktır.

İki toplumdan birinin yüzde yüze yakın bir çoğunluğunun bulunduğu bölge ve mahallerde, merkezi yönetime karşı sorumlu yöresel yönetim organları, münhasıran bu topluma mensup memurlardan oluşacaktır.

12. Cumhuriyet Başsavcısının, Genel Müfettişin, Baş Muhasibin ve Emisyon Bankası Genel Müdürünün Yardımcıları, üstlerinin (şeflerinin) mensup olduğu toplumdan olmayacaklardır. Bu mevkilere atamalar, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı tarafından birlikte yapılacaktır.

13. Silahlı kuvvetlerin, jandarma ve polis kuvvetlerinin Komutan ve yardımcıları, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı tarafından birlikte atanacaklar. Bu komutanlardan birisi Türk olacaktır. Komutan ve yardımcıları aynı topluma mensup olmayacaklardır.

14. Zorunlu askerlik hizmeti, ancak Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısının bu konuda anlaşmaya varması sonucu gerçekleşebilir. 

Kıbrıs’ın % 60’ı Rum. % 40’ı Türk’ten oluşan iki bin kişilik bir ordusu olacaktır.

Emniyet (jandarma ve polis) kuvvetlerinin, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı  Yardımcısının ortak kararı ile eksiltilip arttırılabilecek iki bin kişilik bir birliği olacaktır. Emniyet kuvvetleri % 70 Rum ve 0/o 30 Türklerden oluşacaktır. Türklerin emniyet kuvvetleri içindeki oranı en fazla % 40’a yükselecek, Rumlar için ise en az % 60’a inecektir.

15. Cumhuriyet ülkesinin yalnız bu toplum bireylerinin yüzde yüzüne yaklaşan bir oranda oturduğu bölgelerde bulanan kuvvetler, bu topluma mensup olacaktır.

16. Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı tarafından birlikte atanacak iki Rum ve bir Türk ve bir tarafsızdan oluşan bir Yüksek Mahkeme kurulacaktır.

Tarafsız Yargıç, Mahkemeye başkanlık edecek ve iki oya sahip olacaktır.

Bu mahkeme, yargının en yüksek organını oluşturacaktır. (hakimlerin tayini, terfileri v.s görevini de görecektir.)

17. Davalı ve davacısı aynı topluma mensup hukuk davaları, bu topluma mensup hakimlerden oluşan bir mahkeme tarafından görülecektir. Davalı veya davacı ayrı toplumlara mensup iseler, mahkeme karma olacak ve oluşumu Yüksek Mahkeme tarafından saptanacaktır.

Onuncu maddeye göre, Cemaat Meclisi yetkilerine bağlı olan kişilerin statüsü ve dini işlere ait hukuk davalarını gören mahkemeler, münhasıran ilgili Topluma mensup hakimlerden oluşacaktır. Bu mahkemelerin oluşumu ve yetkileri Cemaat Meclisi tarafından kabul edilmiş yasaya göre atanacak ve bunlar Cemaat Meclisinin kabul ettiği mevzuatı uygulayacaklardır.

Ceza davalarında, mahkeme, sanığın toplumuna mensup hakimlerden oluşacaktır. Mağdur başka bir topluma mensup ise, Mahkeme karma olacak ve oluşumu Yüksek Mahkeme tarafından saptanacaktır.

18. Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı, kendi toplumlarına mensup ölüm cezası mahkumlarına ayrı ayrı özel af bahşetmek yetkisine sahiptirler. Suçlu ve mağdurun ayrı ayrı toplumlara mensup olduğu hallerde, özel af hakkı, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı tarafından birlikte kullanılacaktır. Anlaşmazlık halinde, af lehindeki oya uyulacaktır. Af halinde, ölüm cezası yaşam boyu hapis cezasına çevrilecektir.

19. Tarımsal reformlarda, topraklar, ancak arazisi kamulaştırılmış kimsenin ait olduğu toplum bireylerine dağıtılacaktır.

Devlet ve belediyeler tarafından yapılacak kamulaştırmalar, ancak tam ve adil bir tazminat karşılığında yapılabilir. Uzlaşmazlık halinde tazminat, mahkemeler tarafından saptanacaktır. Mahkemeye müracaat, uygulamayı durdurmayacaktır. Kamulaştırılmış taşınmaz mal, ancak kamulaştırmanın amacına uygun bir şekilde kullanılabilir. Aksi halde, bu taşınmaz mal sahiplerine geri verilecektir.

20. Kıbrıs’ın en büyük beş kentinde, bu kentlerde oturan Türkler tarafından belediyeler kurulacaktır.

Bununla beraber:

     a) Bu kentlerin her birinde, birlikte yapılacak işlerin yerine getirilebilmesi için koordinasyon komitesi kurulacak ve bu komite, işbirliğini gerektiren konular ile uğraşacaktır. Bu komiteler, her kasabadaki Rum belediyesi tarafından seçilen iki, Türk belediyesi tarafından seçilen iki üye ile, iki belediye tarafından seçilecek bir başkandan oluşacaktır.

     b) Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı, dört yıl sonunda, en büyük beş kentte ayrılmış bulunan belediyelerin, bu şekilde devam edip etmeyeceği hususunu gözden geçireceklerdir.

Diğer bölgelere gelince, buralardaki belediyelerin, mümkün olduğu kadar, iki toplumun nüfus oranlarında temsil edilmesi esasına göre oluşması için anayasada özel düzenlemeler yapılacaktır.

21. Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan, İngiltere ve Türkiye arasında yeni Kıbrıs Devletinin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve anayasasını garanti edecek bir antlaşma yapacaktır. Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye arasında bir de askeri ittifak antlaşması yapılacaktır. Bu iki antlaşma, anayasa hükmünde olacaktır. (Bu sonuncu fıkra anayasaya, temel maddelerden biri olarak geçirilecektir.)

22. Kıbrıs’ın herhangi bir devlet ile tamamen veya kısmen birleşmesinin veya ayrılıkçı bir bağımsızlığın (Kıbrıs’ın iki ayrı devlet olarak taksiminin) önlenmesi kabul edilecektir. 

23. Kıbrıs Cumhuriyeti; İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’ye, niteliği ne olursa olsun, her türlü anlaşmalar için, en ziyada müsaadeye mazhar ülke koşulu tanıyacaktır.

Bu hüküm, İngiltere’ye tanınacak askeri üs ve kolaylıklarla ilgili olarak Kıbrıs Cumhuriyeti ile Birleşik Krallık arasında imzalanan anlaşmalar uygulanmayacaktır.

24. Yunan ve Türk Hükümetleri, kendi toplumlarına ait eğitim, kültür ve spor kurumlarına ve hayır işlerine mali yardımda bulunma hakkına sahip olacaklardır.

Toplumlardan biri, bu kurumların faaliyeti için gerekli sayıda öğretmen, profesör veya din adamı bulunmadığı inancında ise Yunan ve Türk Hükümetleri, kendi toplumlarının bu gereksinimlerini tamamen karşılayabileceklerdir.

25. Müteakip Bakanlıklardan biri, yani Dışişleri. Savunma veya Maliye Bakanlıklarından biri bir Türk’e verilecektir. Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı anlaştıkları taktirde bu sistemin yerine dönüşümlü bir sistemi uygulayabilirler. 

26. Antlaşmaların imzalanması sonucu kurulacak olan yeni devlet, mümkün olan süratle ve bu antlaşmaların imzasından sonra üç ayı aşmayan bir süre içinde kurulacaktır. 

27.  Yukarıda belirtilen bütün noktalar Kıbrıs Anavasasının temel maddeleri sayılacaktır. 
 

B

GARANTİ ANTLAŞMASI

 

Bir taraftan Kıbrıs Cumhuriyeti, diğer taraftan Yunanistan, İngiltere ve Türkiye,

1. Anayasanın esas maddeleri ile kurulan ve düzenlenen Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin tanınması ve devamının kendi ortak yararları gereği olduğunu dikkate alarak.

2. Sözü edilen anayasa ve oluşturulan duruma saygı gösterilmesini güvence altına alacak işbirliğini arzulayarak, aşağıdaki hususlar üzerinde anlaşmaya varmışlardır.

MADDE 1.

Kıbrıs Cumhuriyeti, kendi bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini devam ettirmeyi ve anayasaya saygıyı güven altına almayı üstlenir. (taahhüt eder)

Kıbrıs Cumhuriyeti, ayrıca tümüyle veya bir bölümüyle herhangi bir devlet ile hiçbir şekilde siyasi veya ekonomik bütünleşmeye girmeyeceğini taahhüt eder. (sorumluluğunu yüklenir)

Kıbrıs Cumhuriyeti, bu maksatla adanın gerek birleşmesini, gerekse taksimini doğuracak doğrudan doğruya (direkt olarak) veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardımcı ve teşvik edici tüm hareketleri yasaklar.

MADDE 2.

Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1’nci maddede belirtilen taahhütlerini kaydederek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın temel maddeleri ile oluşan durumu (state of affairs) tanırlar ve garanti ederler.

Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diğer herhangi bir devlet ile gerek birleşmesini. gerekse Ada’nın taksimini doğrudan doğruya, veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardım ve teşvik edici bir amacı olan tüm hareketleri kendi yetki ve ilgileri oranında önlemeyi üstlenirler. 

MADDE 3.

Bu Antlaşma hükümlerinin herhangi birinin ihlali (çiğnenmesi) halinde Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu hükümlere saygıyı sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması ve önlemlerin alınması maksadıyla aralarında danışmalarda bulunmayı üstlenirler.

Üç garantör devletten biri, birlikte veya birbirlerine danışarak (işbirliği halinde) hareket etmek olanağı bulunmadığı taktirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile hareket etmek hakkını korumaktadırlar.

MADDE 4.

Bu antlaşma imza edildiği gün yürürlüğe girecektir.

Yüksek Akit Taraflar, Birleşmiş Milletler Şartının (charter) 102’nci maddesi hükümlerine uygun olarak bu antlaşmayı Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine en kısa sürede kaydettirmeyi üstlenirler.
 

C

KIBRIS CUMHURİYETİ, YUNANİSTAN VE TÜRKİYE ARASINDA
İMZALANAN İTTİFAK ANTLAŞMASI

1. Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye, ortak savunmaları için işbirliği yapacaklar ve bu antlaşma ile söz konusu savunmanın ortaya çıkardığı meseleler hakkında kendi aralarında danışmalarda bulunmayı üstlenirler.

2. Yüksek Akit Taraflar, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ve ülke bütünlüğüne karşı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yöneltilen herhangi saldırı veya tecavüzlere karşı koymayı üstlenirler.

3. Bu ittifakın ruhuna uygun olarak ve yukarıda sözü edilen gayenin gerçekleşmesi maksadıyla. Kıbrıs Cumhuriyeti ülkesinde bir Üçlü Karargah kurulacaktır. 

4. Yukarıdaki maddede sözü edilen Karargaha, Yunanistan 950 kişilik bir subay astsubay ve er birliği ve Türkiye 650 kişilik bir subay, astsubay ve er birliği ile katılacaklardır. Kıbrıs Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Yunan ve Türk birliklerinin artırılma veya azaltılmasını Yunan ve Türk Hükümetlerinden birlikte isteyebileceklerdir.

5. Yukarıda sözü edilen Yunan ve Türk subayları, Kıbrıs Cumhuriyeti ordusunun talim ve terbiyesini temin edeceklerdir.

6. Üçlü Karargahın komutanlığı, Yunanistan ve Türkiye Hükümetlerinin veya Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı veya Cumhurbaşkanı Yardımcısının atayacağı Kıbrıslı, Yunan ve Türk bir General tarafından bir yıl müddetle ve sıra ile üstlenilecektir.

 

   4) Nato’ya Giriş

 

1945-1946 yıllarında Sovyetlerin bir yandan Türkiye'nin doğu Anadolu topraklarını resmen istemesi ve öte yandan da Boğazlara yerleşmek hususundaki isteklerini resmen açıklaması, Türkiye Cumhuriyetini, Milli Mücadeledenberi en kritik safhaya sokmakta idi. Egemenlik ve toprak bütünlüğüne karşı yönelen bu tehlike karşısında Türkiye; Sovyet Rusya karşısında gerçekten bir denge unsuru olabilecek bir kuvvete dayanmak ve böyle bir kuvvetin ittifakını elde etmek zorunda bulunuyordu. Bu kuvvet hangisi olabilirdi?

Rus tehlikesine karşı Osmanlı Devleti 1818'e kadar İngiltereye dayanmış ve Rusya'nın Akdeniz'e sarkarak kendi imparatorluğunu tehdit etmesi karşısında da İngiltere Osmanlı Devletini desteklemeyi kendi menfaatleri için yararlı bulmuştu. Fakat Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasını mukadder sayan İngiltere, yine Rus tehlikesine karşı, bu imparatorluğun parçalanması ve yerine kendisine bağlı devletler kurulması yoluna gidince, Osmanlı Devleti de İngiltereden boşalan yere Almanya'yı oturtmayı zorunlu görmüştü. Osmanlı Devleti'nin 1878'den sonra izlediği bu politika kendisini yıkıntıdan kurtaramadı, Milli Mücadele sırasında İngiltere bu sefer hayati bir tehlike olarak ortaya çıkınca, Türkiye, aynı menfaatlere sahip Sovyet Rusyaya dayanma yoluna gitmişti. Fakat Akdeniz'de İtalyan tehdidinin belirmesi karşısında, Türkiye ile İngiltere tekrar birleşmişlerdi. Bununla beraber Türkiye, Sovyet Rusyayı dış politikasının bir unsuru olarak muhafazaya da özel bir dikkat göstermişti. Lakin 1939'un şartları Rus emperyalizmini tekrar canlandırınca, Türkiye ile Sovyet Rusya'nın yolları tekrar birbirinden ayrıldı ve Türkiye Batılılar yanında yer aldı. Fakat daha savaşın ortalarından itibaren Türkiye şunu açık olarak gördü ki, Mihver savaşı kaybedecektir ve özellikle Almanya'nın yenilgisi Avrupa dengesinde büyük bir boşluk eydana getirecektir. Bu boşluktan da Sovyet Rusya yararlanacaktır. Yenilmiş olan Fransa ie, savaşın ağır zahmetleri ile yıpranan İngiltere bu dengeyi kurabilirler miydi? Türkiye unu, grçekleşebilecek bir ihtimal olarak görmedi. Şu halde Sovyet emperyalizmi ve bu emperyalizmin kendisine yönelen tehdit ve tehlikeleri karşısında Türkiye için en iyi yol, ovyet Rusya'dan çok daha güçlü bulunan Birleşik Amerikaya dayanmaktı. İşte savaşın son ıllarından itibaren Türk dış politikasının yöneldiği doğrultu bu olmuştur.

Türkiye Birleşik Amerika'nın ittifakını aramakla beraber, genel oarak ittifaklar ve özellikle kili ittifaklar Birleşik Amerika'nın bir dış politika prensibi değildi. 1947 Truman Doktrini; Sovyet tehlikesi

karşısında Birleşik Amerika'nın Türkiyeyi kendi haline bırakmıyacağını göstermişti. Lakin bu yeterli değildi. Fiili garanti, Türkiyenin güvenliği bakımından sahip olunması gereken asgari zorunlu unsurdu.

4 Nisan 1949 da NATO'nun kurulması ve bu ittifak sistemi ile Birleşik Amerika'nın kolektif ittifak sistemini benimsemesi, şüphe yok ki, en fazla Türkiye için ferahlatıcı olmuştur. Bunun için Türkiye, kurulduğu günden itibaren bu ittifak sistemine katılıp, Birleşik Amerika'nın ittifakına sahip olmak için çaba harcamıştır. Bu çabaların olumlu sonuç vermesi, Türkiye bakımından sıkıntılı geçen birkaç yılı aldı. İlgi çekici bir nokta da, Türkiye'nin NATO'ya katılmasına Birleşik Amerika'nın itirazı olmadığı halde, NATO'nun küçük üyeleri ile İngiltere, bu işe en fazla itiraz edenlerin başında geldi. Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika gibi küçük devletler, Sovyet tehdidine en fazla ve en ağır şekilde maruz bulunan Türkiye'nin NATO'ya katılması halinde, Sovyetlerin buna sert bir tepki göstererek, hemen bir savaş yoluna gitmesinden korktular. Bu devletler, NATO'yu bir güvenlik supabı olarak görmekteydiler. Yoksa Sovyet Rusyaya karşı hemen savaşa girebilecek bir ittifak sistemi olarak almak istemediler. Bu devletlerin bu itirazı, Türkiye'nin NATO'ya katılmasında geciktirici bir faktör olmuştur.

İngiltere'nin itirazı ise bambaşka bir sebepten doğmaktaydı. İngiltere 1947 yılından itibaren, Truman Doktrini ile Amerika'nın ilgisini Doğu Akdeniz bölgesine çektikten ve bu bölgenin güvenliği sorumluluğunu Amerika'nın sırtına yükledikten sonra, Orta Doğudaki sömürgecilik hevesine yeniden hız verdi. İngiltere özellikle Süveyş'ten çekilmek istemiyordu. Halbuki Mısır ise, tam bağımsızlığına kavuşabilmek için, daha 1945'den itibaren İngiltere nezdinde teşebbüste bulunup, bir an önce Süveyş'ten çekilmesini istedi. İki devlet arasında bu konuda müzakereler başladı. Gerçekten İngilterenin Süveyş'ten çekilmek istemeyişinin bir sebebi de, Orta Doğu üzerindeki Sovyet tehdidi idi. Fakat İngiltere aynı zamanda petroller dolayısiyle, Orta Doğu'da tekrar yerleşmek de istiyordu.

Süveyş konusundaki İngiliz-Mısır görüşmeleri tartışmalı bir şekilde devam ederken, Türkiye de NATO'ya katılmak için ısrar etmekteydi. İngiltere, önce, Türkiye'nin güvenlik endişeleri ile kendisinin Süveyş menfaatlerini birleştirerek, Orta Doğu'da bir savunma sistemi kurmak istedi. Mısırın da katılacağı bu savunma sistemi içinde, İngiltere Süveyş'te kalma yetkisini elde edecekti. Halbuki, Türkiye bakımından mühim olan, Birleşik Amerika'nın fiili garantisini, yani Amerika'nın ittifakını elde etmekti. Bu sebeple, Türkiye, Orta Doğu savunma sistemine katılmakla beraber NATO üyeliği üzerinde ısrar edince, İngiltere, 1951 Temmuzunda, Orta Doğu Savunma Sistemine katılması şartiyle, Türkiye'nin NATO üyeliğini desteklemeye karar verdi.

Öte yandan, 25 Haziran 1950 de patlak veren Kore Savaşıa Türkiye, Birleşmiş Milletler emrine bir tugaylık bir kuvvet vermek suretiyle, en geniş ve en aktif bir şekilde katılan bir kaç devletten biri oldu. Kore savaşlarında Türk askerinin gösterdiği kahramanlık ve mücadele azmi, her türlü övgünün üstündeydi. Kore'de Türk askeri Türk Milletinin savaş değerini belirgin bir şekilde ispat ettiği için, Türkiye'nin NATO üyeliğine yapılan itirazlar da bertaraf edilmiş oldu. Görüldü ki, Türkiye'nin NATO'ya katılması ancak bir kazanç teşkil edecekti. Bu sebeple, 1951 Eylülünde Ottowa'da toplanan NATO Bakanlar Konseyi, 21 Eylül 1951 de yayınladığı bildiride, Türkiye ile Yunanistan'ı da NATO'ya katılmaya davet etmeye karar verdiğini açıkladı.

Bu karar üzerine, İngiltere Orta Doğu savunma sistemini kurma çabalarını hızlandırdı. 13 Ekim 1951 de, Birleşik Amerika, İngiltere, Fransa ve Türkiye, bir Orta Doğu Müttefik Komutanlığı kurulması hususunda Mısır'a teklifte bulundular. Teklife göre, bu komutanlığa Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika Birliği de katılacak ve Süveyş Kanalı'nda bulunacak askeri kuvvetler, bu komutanlık emrinde olacaktı. Bu teklifi, İngiltere'nin Süveyş'ten çeki lmemek için bulduğu yeni bir kombinezon olarak gören Mısır, 17 Ekimde teklifi reddetti. İngiltere Süveyş konusundaki tasarısını gerçekleştirememişti. Bunun üzerine NATO Konseyi, aynı gün Londra'da imzaladığı bir protokol ile, Türkiye ve Yunanistanın NATO'ya katılmalarını kabul etti.

Türkiye Büyük Millet Meclisi de, 19 Şubat 1952 de, Türkiye'nin NATO'ya katılmasına karar verdi. Bu şekilde Türkiye Sovyet tehdidine karşı, sadece Birleşik Amerika'nın değil, diğer 13 ülkenin de ittifakını elde etmek suretiyle güvenliğini sağlamış olmaktaydı. Bu yeni gelişme ile, Türkiye şimdi Birleşik Amerika'yı, güvenliğinin, bağımsızlık ve toprak bütünlüğünün korunmasında temel bir unsur olarak almış oluyordu.

Türkiye'nin NATO'ya üye olmak için gösterdiği faaliyet, daha başlangıçtan itibaren Sovyet Rusya'yı rahatsız etmiş ve bilhassa 1951 yılı sonbaharından itibaren Türkiye'nin NATO'ya katılma kararını önlemek için her türlü çabayı harcamıştır. Türkiye ise, Sovyet Rusya'nın yapmış olduğu bu baskılara boyun eğmemiş ve hatta NATO'ya girmek isteyişinin esas sebebinin, Sovyetlerin Türkiyeye yönelttiği tehditler olduğunu belirtmekten de kaçınmamıştır.

Türkiye'nin NATO üyeliği, Stalin'in 5 Mart 1953 de ölümünden sonra Sovyetleri daha da rahatsız etmiştir. Bu sebeple, yeni Sovyet liderliği, 30 Mayıs 1953 de yaptığı bir açıklamada, Türkiye'den toprak talebinde bulunmaktan ve Boğazların ortak savunması hakkındaki görüşlerinden vazgeçtiklerini ifade etmişlerdir. Mamafih, bu bildiriden, Boğazlarda üs isteklerinden vazgeçip geçmedikleri de kesinlikle anlaşılamamıştır. Bu sebeple, Yeni Sovyet liderliğinin Türkiye hakkındaki bu yeni tutumu, Türkiye'de bir güven duygusu yaratmaktan çok uzak kalmıştır. Türkiye'nin Sovyetlere karşı duyduğu bu güvensizlik, bundan sonra, bilhassa Orta Doğu buhranları dolayısıyla daha da artacak ve Türk-Sovyet münasebetleri peşpeşe buhranlar ve gerginlikler içine girecektir.

 

5)  Kore Savaşı

                İkinci Dünya Savaşı'nın bitip Soğuk Savaş'ın başlamasıyla Türkiye, uluslararası ortamda kendini yalnız buldu. İkinci Dünya Savaşı'nda tarafsız kalarak bütünlüğünü Almanya'ya karşı korumuş ancak savaş sonrasında Sovyetler'in Doğu Anadolu'da toprak ve Boğazlar'da üs ve ortak savunma talepleriyle karşılaşmıştı. Böylece Sovyet tehdidine karşı müttefik arayan Türkiye Batı Bloğu'na ve Amerika'ya yaklaşmaya başladı.Türkiye, NATO'ya girişini hızlandırmak için başlayan Kore Savaşı'na birlikler göndermiştir. Özellikle sol kesimler tarafından "Türk gencinin kanının Amerika'ya satılması" şeklinde eleştirilen bu davranış, Türkiye ile Batı Bloğu arasındaki yakınlaştırmayı hızlandırmış ve 18 Şubat 1952'de Türkiye bir NATO üyesi olmuştur.

                Türkiye Cumhuriyeti, başlangıçta Kore’ye topçu taburu takviyeli bir piyade alayı göndermeyi düşündüğü halde, sonradan bu birliğin bir tugay seviyesinde olmasına karar verdi. Kore Türk Silahlı Kuvvetleri adı verilen bu birlik; herbiri üç taburdan oluşan üç piyade alayı, bir topçu taburu, bir istihkam bölüğü, bir uçaksavar bataryası, bir ordudonatım bölüğü, bir ulaştırma bölüğü, bir tanksavar takımı ve bir depo bölüğünden oluşuyordu. Gönüllü olanlardan seçilmiş olan bu tugay 259 subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090 kişiydi. Tugay komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı seçilmişti.

                Ankara’da oluşturulan tugay demiryolu ile İskenderun’a aktarıldıktan sonra Amerika’nın tahsis ettiği gemilerle Kore’nin Pusan limanına nakledildi. Burada bekletilmeden Taegu şehrine alınarak kışlaya yerleştirildi.

                Taegu’da Türk Tugayı Amerikan malzemesi ile yeniden donatıldı. Eskimiş malzemeler ise geri gönderildi. Bu yeni malzemeyi kullanmak için eğitiminden geçen tugay 10 Kasım 1950’de cepheye hareket etti. Önce Seul’un 60-100 km kuzeyinde bölgenin emniyet sorumluluğunu üstlenen tugay daha sonra Kunuri bölgesine nakledildi.

                Çin’in savaşa dahil olmasının ardından BM kuvvetlerinin cephesi yarılmıştı. 9. Amerikan Kolordusu’nun ihtiyat tugayı olan Türk Tugayı, Kunuri bölgesinde direnerek 8. Ordu’nun yok olmadan çekilmesini sağladı.

                1. Türk Tugayı 16 Kasım 1951’e kadar Kore’de kalarak savaştı. Bu tarihte görevini yeni oluşturulan 2. Türk Tugayına devretti. 20 Ağustos 1952’de ise Üçüncü, 6 Temmuz 1953’te de Dördüncü Türk Tugayı bu görevi devraldı.

               Kore Savaşı boyunca Türkiye toplam 741 şehit ve 2147 yaralı verdi[1]. Bunların dışında Türk birliklerinden 234 asker tutsak ve 175 asker yitik (akıbeti belli olmayan) sayılmıştır. Türk Tugayı Kunuri’de yaptığı başarılı savunma ile dünyanın takdirini topladı.

                Türk Birliği, Kore de Chonchon nehri kenarında Kunuri civarında cephe önlerine ulaşmasıyla, sayıca çok üstün olan Komünist Çin Güçleri tarafından sarıldı. Ön cephedeki Türk Tugayı’nın bir tarafında 8 inci Ordu’nun doğu kanadı diğer tarafında ROC II birliği vardı. Ama ROC II ler Çin sürülerinin saldırısıyla şaşkın vaziyette bozguna uğrayıp çekiliyorlardı. Türk Birliği’nden hiç kimse kendilerinin izole olduğunu ve yalnız kaldığını bilmiyordu.

               T.R.Fehrebach bu durumu “Bu tip savaş-Kore: Bir hazırlıksızlığın Çatışması” adlı kitabında şöyle anlatır: Bu belirsizlik ortamında ve olup biten herşeyi hesaba katmadan hareket eden 5000 kişiden oluşan Türk Tugayı, doğuya yöneldi. Wowan Köyü yakınında çarpışmaya girdiler. Ve çok geçmeden müthiş rapor geldi. Türkler düşmanı bozguna uğratmışlardı. Ve çok sayıda da esir almışlardı.

            “Fakat daha sonra Çin’in ana kuvvetleri onların üzerine saldırdı. Olanların detayı muhtemelen rapor edilmeyecekti. Ama işin özü şuydu: “Türk Tugayı ağır hasar almıştı.”

            “Uzun boylu, esmer yüzlü, kalın parke giymiş bu adamlar geri çekilmeyi reddetmişti. Bazı şahitlerin söylediğine göre subaylardan birkaçı geri çekileceklerini duyduğunda, şapkalarını çıkarıp yere vurarak tepkilerini göstermişlerdi.” Sonunda 28 Kasım’da geri çekildiğinde ve 38 inci Piyade Birliği ile bağlantıya geçtiğinde Türk Birliği çok kayıp vermiş durumdaydı. Bunlar o zaman Üsteğmen Erdönmez’in elde ettiği ilk elden bilgilerdi. Astsubay Hasting Vic’i ilk hangarda gördüğünde O, Wowan’daki katliamdan kurtulmuş bir piyade askeriydi. Telsiz ve ekipmanlarının bazılarını kaybettiği için, elinde kalan silahlarının ve mermilerinin kıymetini çok iyi biliyordu. Kore’nin soğuk, yüksek, karlı tepelerinde Çin’lilerle savaşırken Çin Komünistlerinden nefret etmeyi öğrenmişti.

           Yaralanan ve şehit olanlardan başka esir düşen Türkler de vardı. Çin esir kamplarında Birleşmiş Milletler esirlerinin %50'sinin hayatlarını kaybetmelerine karşın, esir Türk’lerden bu kamplarda bir tek ölen olmamıştır.

Etkinlik:

Kore Savaşı Ve Türkiye

           5 Temmuz 1945'de hükümet Kore'ye 4 bin 500 kişilik bir tugay gönderme kararı aldı. Bu karar Genelkurmay'ın 3 Ağustos 1950 tarihli emriyle yürürlüğe sokuldu. "Kore Cumhuriyeti'nin kurtarılması" için alınan karar o günlerde muhalefet partilerinin bile tepkisini çekmedi. Sonuçta savaş için hazırlıklar başlatıldı.

               İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde ABD ve İngiltere ile ilişkilerini sıkılaştırma yolunda adım atan Türkiye, Kore'ye asker gönderme kararı aldı. 14 Mayıs 1950'de gerçekleşen genel seçim sonucunda, yeni kurulan Demokrat Parti (DP) oyların yüzde 53.4'ünü toplayarak tek başına iktidara gelmişti. Artık ülkenin cumhurbaşkanı Celal Bayar, başbakanı Adnan Menderes, meclis başkanı ise Refik Koraltan'dı. Bu üç isim de Demokrat Parti'dendi.

 

Halka "özgürlük" vaat eden DP, İkinci Dünya Savaşı'nda izlenen politikaların aksine batıyla, özellikle ABD ile ilişkileri sıkılaştırmak istiyordu. Yeni kurulan Kuzey Atlantik Paktı'na (NATO) girmek, Marshall yardımından faydalanmak DP'nin hedefleri arasındaydı. Uzakdoğu'da patlayan Kore Savaşı, kimilerine göre DP'ye bu amaçları için fırsat verdi. Türkiye'nin ABD'den sonra, Kore Savaşı'na katılacağını açıklayan ilk ülke olması ve savaşta en ileri hatlarda yer alması, ABD'ye "Türkiye'nin bir dost olduğunun" mesajının verilmesiydi.

            25 Temmuz 1945'de hükümet Kore'ye 4 bin 500 kişilik bir tugay gönderme kararı aldı. Bu karar Genelkurmay'ın 3 Ağustos 1950 tarihli emriyle yürürlüğe sokuldu. "Kore Cumhuriyeti'nin kurtarılması" için alınan karar o günlerde muhalefet partilerinin bile tepkisini çekmedi. Sonuçta savaş için hazırlıklar başlatıldı.

Kore'ye gönderilecek subay ve astsubaylardan gönüllüler tercih edilecekti. Aynı şekilde erler de gönüllülerden seçilecekti. İlk etapta 4 bin 500 kişilik bir tugayın oluşturulması kararlaştırıldı. Daha sonra bu tugayların sayısı önce 3'e, ilerleyen yıllarda da 10'a çıkarıldı. İlk 3 tugay savaşta aktif olarak yer aldı.

                  Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti barışın devamına yardım için 4 bin 500 kişilik, 141. Alay'dan teşekkül eden tugayı Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında Kore'ye gönderdi. Kore savaş alanında diğer on beş ulusun erleriyle omuz omuza savaşan Türk askeri, kahramanca çarpıştı.

 

Türk askeri "uzak diyar"da


                   
1950 yılının eylül ayında Türk askerleri törenlerle gemiyle Kore'ye uğurlandı. Gemi Süveyş Kanalı'ndan Kızıldeniz'i geçecek, oradan Hint Okyanusu'nu aşıp Kore'ye gidecekti. Gemi yolculuğu yaklaşık 22 gün sürdü. Uzun süren yolculuk askerlere Kore ve Kore savaşları hakkında bilgiler verilerek, derslerde değişik savaş eğitimi öğretilerek, Amerikan M1 piyade tüfeği ile atışlar yaptırılarak değerlendirildi. Yolculuk sırasında yemekler bol ve güzeldi. Tek sorun, gemideki un stoğunun Amerikan beslenme alışkanlıklarına göre düzenlenmesiydi. Türk askerleri her öğünde ancak iki ince dilim ekmekle yetinmek zorunda kaldılar.

                        Uzun süren gemi yolculuğu Puson Limanı'nda noktalandı. 18-19 ve 20 Ekim tarihlerinde iskeleye çıkan Türk askerleri Tokyo'daki General MacArthur karargahında oluşturulmuş Türk İrtibat Grubu'nun subayları ve Amerikan askeri yetkilileri, Puson Valisi, Belediye Başkanı, ellerinde Birleşmiş Milletler, Kore ve Türk bayrakları taşıyan Koreli öğrenciler ve halk tarafından törenle karşılandı. Karşılama töreninde bando takımları da yer aldı.

                Limanda araçlara bindirilen Türk askerleri tren istasyonuna götürüldü, oradan da trenlerle Taegu kentine gönderildi. Türk tugayı, Etimesgut'tan hareket ettiği 19 Eylül'den 52 gün sonra cepheye gitme emri aldı. Türk askerlerinin aldığı görev, çok büyük bir tehlike taşıyordu. Görev nerede, ne zaman karşısına çıkacağı belli olmayan "gerilla"lara karşı savaşmaktı. Birçok araç ve silah eğitimi eksiği olan Türk askerlerini zor günler bekliyordu.

 

Düşmanla ilk karşılaşma


                 Türk tugayı düşmanla ilk olarak 28 Kasım 1950'de Wawon Savaşı'nda karşılaştı. Bölgede keşifte bulunan Tugay Keşif Takımı Amerikan telsiz kamyonuna rastlamıştı. Takım, arızalı aracın tamir edilmesini beklerken düşman baskınına uğradı. Çarpışmanın sonucunda Keşif Takımı'ndan iki subay ile birkaç er dışında kurtulan olmadı. Yaralılar ve sağ kalanların hepsi düşmana esir düşmüşlerdi. Yürüyüş kolundan olup da yolda arızalanan araçların başında kalan askerlerden çoğu da bu baskından kurtulamadı. Daha sonra yapılan araştırmada, ısınmak için ateş yakan erlerin, gerillalara yerlerini belli ettiği anlaşıldı. Wawon Savaşı kanlı geçti. Karadan saldıran Türk tugayı, havadan destekle görevlendirilen Amerikan uçaklarından destek alamayınca, ağır kayıplar verdi.

                  Türk Tugayı 29 Kasım gecesi baskınına uğradı. Cephedeki piyade taburları düşmanla çarpışırken, cephe gerisindeki birlikler panik içinde geriye kaçmaya başladı. Tugay, ne 9. Amerikan Kolordusu ile ne de birkaç saat evvel emrine girdiği 2. Amerikan Piyade Tümeni ile bağlantı kuramayınca, kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldı. Türk Tugayı kahramanca savaşmasına karşın ağır kayıplar verdi.

                Daha sonra Kunuri Savaşları olarak adlandırılan Wawon, Simninni, Kaechon, Sunchon Boğazı Savaşları'nda Türk Tugayı yine ağır kayıplar verdi. 26 Kasım-1 Aralık 1950 tarihleri arasındaki bir haftalık savaşlarda, BM Ordusu içinde asker sayısına oranla en çok kayba uğrayan birlikti. Dönemin İngiltere Savunma Bakanı E. Shinwell, "Kore'deki Türk Tugayı, son savaşlar esnasında diğer Birleşmiş Milletler kuvvetlerine oranla en güç koşullar altında savaşmış ve buna rağmen vazifesini başarı ile yapmıştır" diyerek bu duruma işaret ediyordu.

                  Türk Tugayı'nın girdiği en kanlı muharebelerden biri de 25-27 Ocak 1951 tarihleri arasında olan Kumyangjangni'de  yaşandı. Çok iyi donatılmış, yiyecek ve cephaneye fazlasıyla sahip olan ve kendilerinin üç katı olan Çin askerlerine karşı taarruza geçen Türk ordusu, büyük bir başarı sergiledi. Mevzilerinde ölünceye kadar direnenen ve çelikten disiplinlerini ortaya koyan Türk askerleri, ağır kayıplar vermesine karşın bu savaştan galip çıkmasını bildi.

Kore Savaşları, 27 Temmuz 1953'te varılan ateşkesle sona erdi. Ateşkesten 3 hafta kadar sonra 3. Türk Tugayı, yerini 4. Tugay'a bırakarak Kore'yi tümüyle terk etti. 4 kilometrelik askerden arınmış boş alanın bir yakasında 4. Tugay aylarca tedirgin bir şekilde bekledi. Tutsakların değiştirilip, barış görüşmelerine başlanmasının ardından, 1960 yılına kadar, her yıl değişmek suretiyle 4. Tugay'dan sonra 6 Türk Tugayı daha Kore'ye gitti. Ve 10. Tugay'dan sonra tugay yerine Kore'ye bir bölük yollanmaya başlandı. 1962'den sonra bölük de bir mangaya indirildi. Yani, bir zamanların 5 bin kişilik tugaylarını on iki yıl sonra 10 kişilik bir manga temsil etmeye başladı.

                 Bugün Güney Kore'de, Türk askerinin verdiği kahramanca savaşın bir simgesi olarak Kumyangjangni'de "Türk Zafer Anıtı" ve bir de Puson'da Birleşmiş Milletler Ordusu Mezarlığı'nda "Türk Şehitliği" bulunmaktadır.

 

Savaşın acı bilançosu

                Savaş 27 Temmuz 1953'te varılan bir anlaşma ile sona erdi. Aslında buna bir anlaşma demek doğru da olmazdı. Kabul edilen, sıcak savaşın sona erdirilmesi, soğuk savaşın ise tüm hızıyla sürdürülmesi idi. Varılan anlaşmayla savaş karşılıklı konumların mutlak olarak dondurulması ve 38. enlemde askerden arındırılmış bir bölgenin kurulması ile sonuçlandı. Ancak bu konudaki anlaşmazlık, 2001 yılının son aylarını yaşadığımız şu günlerde hala çözülememiş durumdadır. Uzakdoğu'nun düşman kardeşleri Kuzey Kore ve Güney Kore arasında 155 mil uzunluğunda 4 kilometre genişliğinde askerden arındırılmış bir bölge oluşturuldu. Dünyanın en dayanıklı askeri cephesi olan bu askersiz bölgede Güney ve Kuzey Kore askerleri arasında bugün de yer yer çatışmalar meydana gelmektedir.

Kore Savaşı'nın bilançosu ise ağır oldu. Yaklaşık 2 milyon Koreli sivil bu savaşta hayatını kaybetti. Resmi kayıtlara göre, Kore'de BM Ordusu'nun kaybı 94 bini ölü olmak üzere 500 bin kişiyi, Kuzey Kore ve Çin ordusunun kaybı ise 1.4 milyonu buluyordu.

                 Türk tugaylarının kaybı da çok ağırdı. Kore Savaşı'nda 721 askerimiz şehit oldu, 2 bin 147 askerimiz yaralandı, 175 askerimiz kayboldu, 234 askerimiz ise tutsak düştü. Toplam kaybımız ise 3 bin 277 idi. Kore'de 15 bin askerimiz bulunduğu göz önüne alınırsa, bu rakamın ne kadar büyük olduğu dikkatlerden kaçmayacaktır.

 

   6) İç Politika

        

a)      Adnan Menderes’in Hayatı

           Adnan Menderes (tam adı: Ali Adnan Ertekin Menderes, d. 1899, Aydın – ö. 1961, İmralı Adası), siyasetçi, 1950-1960 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti başbakanı.

                1899'da, Aydınlı toprak ağası varlıklı bir çiftçinin oğlu olarak doğdu. Büyük babası Hacı Ali Paşa Kırım Tatarları'ndan olup Eskişehir çevresinden Tire taraflarına göç etmiştir. İbrahim Ethem Bey'le, Tevfika Hanım'ın oğludur. Kızkardeşi Melike küçük yaşta ölmüştür. 1. Dünya Savaşı öncesinde önce Karşıyaka'da forvet, daha sonra Altay'da kalecilik olmak üzere futbol oynadı. İzmir'in ünlü ailelerinden, Evliyazade Fatma Berin Hanım'la evlenmiş, ondan Yüksel, Mutlu, Aydın olmak üzere üç oğlu olmuştur. İlkokuldan sonra, İzmir Amerikan Koleji'nden mezun oldu. 1.Dünya Savaşı'nda yedeksubay eğitimi gördü, fakat hastalandığı için cepheye gidemedi.Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden 1935 yılında mezun oldu

CHP dönemi

                  Aydın'da, 1930'da, kısa süreli "Serbest Cumhuriyet Fırkası"nın bir kolunu organize etti. Partinin kendini fesh etmesinden Cumhuriyet Halk Partisi'ne geçti.Daha sonra 1931 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi'nden Aydın milletvekili seçildi.[1] Atatürk'ün ölümünden sonra İnönü CHP'nin başına geçince İnönü'nün bütün üretim araçlarını devletleştirme faaliyetlerine karşı çıktı.Menderes en sert çıkışını ise çiftçiyi topraklandırma yasası görüşülürken yaptı.mevcut tasarı'nın 6. maddesi devlet elindeki topraklarla birlikte o bölgedeki toprak ağalarının elindeki toprakların tarıma elverişli yerlerde 5.000 dekardan elverişsiz yerlerde ise 2.00 dekardan fazlasının kamulaştırılıp köylüye dağıtılmasını öngörüyordu.Menderes (Menderes kendide bir toprak ağasıydı.Aydın'daki 30.00 dönümlük çakırbeyli çiftliği Menderes'e dedesinden kalmıştı) ve bazı toprak ağası vekiller buna şiddetle karşı çıktılar. Bu tasarı üzerine Menderes, İsmet Paşa'nın Sovyetler Birliğindeki gibi tarımı kolhozlaştıracağını öne sürerek üç arkadaşıyla birlikte dörtlü takriri verdi. .Dörtlü takrir olayı ve parti içi muhalefetten dolayı 1945 yılında CHP'den ihraç edildi.

Demokrat Parti dönemi

 

Adnan Menderes (3 Şubat 1958 tarihli 'Time' dergisi kapağı)

 

Demokrat Parti Amblemi

                7 Aralık 1945'te, CHP'den birlikte ihraç edildikleri arkadaşları Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan ile Demokrat Parti'yi kurdu. 1947'de yapılması gereken seçimler CHP tarafından bir yıl öne alındı.Bu seçimleri CHP kazandı ancak seçimlerde "açık oy gizli tasnif" usulü uygulandığı için seçimlerin şaibeli olduğu iddia edilmektedir.14 Mayıs 1950 yapılan seçimlerde ise CHP %40,DP %52 oy aldı.Seçimleri DP kazanmıştı ancak seçim sisteminin çarpıklığı nedeniyle (Çoğunluk Sistemi) DP 488, CHP 32 milletvekili çıkardı. Demokrat Parti daha sonra yapılan 1954 seçimlerinde %56, 1957 seçimlerinde de %47 oy alarak tek başına iktidarını devam ettirdi.

               Adnan Menderes'in 10 yıllık başbakanlık döneminde Türk iç ve dış politikasında büyük değişimler oldu.1. Menderes Hükümetinin ilk icraatı fazla masraf olduğu gerekçesiyle bazı devlet otomobillerinin satmak oldu.Daha sonraysa o döneme kadar Türkçe okunan ezanın Arapça okunmasını serbest bıraktı.Ancak bu döneme dangasını vuran olay 6 Haziran 1950'de yaşandı.Hükümet Genelkurmay Başkanı Nazif Gürman başta olmak üzere bütün üst komuta kademeside dahil olmak üzere 15 general ve 150 albay emekliye sevk edildi.

                1951 yılında Menderes hükümeti Türkiye'nin Kore Savaşı'nda Birleşmiş Milletler kuvvetlerine Türk Tugayı ile katılmasına meclise dahi sormadan karar verdi.Kore Savaşı'ndan sonra ülkemiz Komünizmle mücadele için kurulan NATO'ya 1952 yılında tam üye olarak kabul edildi.Aynı yıl NATO'nun isteği üzerine ülkemiz komünizme karşı gayri-nizamı harp yapacak Özel Harp Dairesi Seferberlik Tetkik Kurulu  adıyla kuruldu.

                 Menderes döneminde Amerikan Ford Vakfı katkılarıyla Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ni kurmuştur. Türkiye Vakıflar Bankası'nı kurdu ve özel bankacılığı da teşvik etti.1937'de temelleri Atatürk ve İsmet İnönü atılan yuvarlak inşaat demiri imal eden Karabük Demir-Çelik Tesislerine ilave olarak yassı çelik (sac) imal eden Ereğli Erdemir Demir-Çelik Tesislerini Amerikan Marshall Planından gelen kredilerle kurdu. Ayrıca Karayolları Genel Müdürlüğü'nü kurdu ve Türkiye'nin karayolları ağını genişletmek için Marshall Planı gelen kredilerin bir kısmını kullandı.1950-1954 döneminde Türkiye Marshall Planı çerçevesinde sağlanan yardımlarla ekonomide kısa süreli bir kalkınma dönemine girdi.Bu dönemde Türkiye'nin Gayri Safi Milli Hasılası yılda ortalama %9 oranında büyüdü.Ancak devam eden yıllarda alınan borçların geri ödenememesi ve dış ticaret açığının çok artması yüzünden 1958 yılında Türkiye Ekonomisi iflas etti.Cumhuriyet tarihinin en yüksek oranlı devaülasyonu yaşandı (dolar 2 liradan 9 liraya çıkarıldı).Türkiye 600 milyon dolar dış borcunu ödeyemeyeceğini açıklayarak Moratoryum (borçların ödenemeyeceği ve yeni bir ödeme planına bağlanması ilanı) ilan etti ve İMF ilk stand-by anlaşması imzalandı.

                 Menderes, daha liberal ve dışa bağlı bir iktisat görüşüne sahipti; yani daha fazla özel girişime izin verdi. Ekonomik girişimleri toplumun yoksul kesimini kısa dönemlik mutlu etti ancak uzun vadede ekonomi dengesi bozulduğu ve ülkede aşırı dış alıma sebep oldu ayrıca kırsal kesimden İstanbul gibi büyük şehirlere göç hızlandı.Bu yüzden büyük şehirlerde ilk gecekondu mahalleleri oluşmaya başladı.Menderes, en çok eleştiriyi, dışa bağımlılık politikaları yüzünden almıştır. Atatürk zamanında ulusal servet namına kurulan traktör ve basma fabrikaları Menderes döneminde ya özelleştirilmiş ya da kapatılmıştır. Nuri Demirağ tarafından kurulduktan sonra İsmet İnönü tarafından devletleştirme kapsamına alınan uçak ve uçak motoru fabrikaları ayrıca Eskişehir tank fabrikası ve Kırıkkale silah fabrikası Menderes döneminde NATO standartlarına uymadıkları gerekçisiyle kapatılmışlardır.


                1957 seçimlerinden sonra İstanbul'da imar çalışmalarına ağırlık verdi ve Barbaros Bulvarı, Büyükdere Caddesi, Vatan Caddesi, Millet Caddesi ve Edirne Asfaltı (şimdiki E-5 otoyolu) yollarını açtı. Mamafih, bu yolları açmak için binlerce evi, sahiplerine çok düşük bedellerle ve ödemeleri de geciktirerek istimlak etti ve yıktı.

              Son Menderes hükümeti (23. hükümet) Kıbrıs konusunda imzaladıkları ortaklık anlaşmasına garantörlük maddesini yerleştirerek Türk ordusunun 1974 yılında iki aşamada gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekatı'nın hukuki zeminini hazırlanmasını sağladı.

                  Menderes Atatürk döneminden o güne kadar Türkçe okunan ezanın Arapça okunabilmesini serbest bıraktı, ancak bundan sonra ezan hep Arapça okundu. Türkiye'de aynı zamanda Köy Enstitü'lerini tamamen kapattırdı. İlk defa CHP hükümetinin 1948'de kurduğu imam hatip kurslarını imam hatip liselerine dönüştürdü ve sayısını arttırdı. Aynı zamanda 1957 seçimleri öncesinde bazı bakanlarıyla beraber said_i nursi'nin elini öpmeye gitmesi gibi olaylarıyla pek çok çevre tarafından irticayı hortlatmakla ve oy avcılığıyla suçlanmıştır. Ancak özellikle Dış Politika ve ekonomi gibi konularda batı'ya işbirliği içindeydi.

                      1955 Yılından itibaren ekonomideki sıkıntıların ve 6-7 Eylül olayları gibi sebeblerle ülkede siyaset sertleşmeye başladı.1954 seçimleride Osman Bölükbaşı'yı tekrar milletvekili seçtiği için Kırşehir ilçe yapıldı (Adnan Menderes konuyla ilgili mecliste 'Türkiye’nin hiçbir vilayetinde yüzde 3’ten fazla oy almayan bir partiye mensup milletvekilini iki seçimde de seçen Kırşehir’in, bir içtimai ve siyasi bünye itibariyle anormallik göstermekte olduğunu inkár etmek mümkün değildir, evet biz açık konuşuruz’ şeklinde konuşmuş ve Osman Bölükbaşı'da cevaben; "Vilayeti kaldırdınız, bizi de kaldırın da zulmünüz tamam olsun" demiştir..) ve İsmet İnönü'nün seçim bölgesi Malatya 2'ye bölünüp Adıyaman kuruldu..İktidara karşı yazılar yazan-83 yaşındaki Hüseyin Cahit Yalçın dahil-gazeteciler birer birer hapise atılmaya başlandı.Adalet Bakanı Esat Budakoğlu TBMM'de muhalefetin soru önergesi üzerine 1954-1958 yılları arasında 238 gazeteci'nin iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkum olduğunu açıkladı.CHP ve Hürriyet Partisi'nin birleşme çabası karşısında DP'liler 1957 seçimlerinden önce seçim yasası'nı değiştirerek partilerin ittifak yapmasının önleyen maddeler eklendi ve DP'den istifa eden Fuad Köprülü'nün başka bir partiden milletvekili seçilmesini engellemek için partisinden istifa eden bir kişinin 6 ay geçmeden bir başka partiden milletvekili olamayacağı şeklinde bir hüküm koydular.Ayrıca DP Vatan Cephesi'ni  kurdu.Artık radyoda her gece Vatan Cephesi'ne katılanların isimleri okunuyordu.Bu olay karşısında İstanbul'da bazı vatandaşlar ajans haberlerini dinlemeyenler derneği'nikurdu.Bu tarz olayların yaşanması ülkeyi kaplaşmaya itti.1960 yılında ise muhalefet ve iktidar arasındaki ilişkiler kopma noktasına geldi. CHP genel başkanı İsmet İnönü 29 Nisan'da seçim gezisine gittiği Uşak'ta DP binasından atılan çay bardağının İsmet Paşa'nın yanındaki bir gazeteciye isabet etmesiyle başlayan olaylar ve benzerinin İstanbul'da da yaşanması üzerine CHP parti grubu Başbakan ve İçişleri bakanı hakkında soruşturma önergesi verdi ancak DP'lilerin çoğunlıkta olduğu meclis bu önergeyi reddetti.Bir başka gerginlik ise 9 Mayıs'ta Menderes hükümetinin ABD ile yaptığı ikili anlaşmaları meclisin kabul ettiği oturumda yaşandı.Mulefet'in milletvekilleri ABD ordusu'nın doğrudan veya dolaylı bir saldırı karşısında Türk topraklarına gelmesi gibi hükümlerin yer aldığı 'ikili anlaşmalara karşıydılar ve böyle anlaşmaların hiçbir Avrupa ülkesi ile yapılmadığının altını çiziyorlardı.Hükümeti sertleşen ortam karşısında daha sert bir önlem olarak Tahkikat Komisyonu'nu kurdu.15 DP milletvekilinden oluşan komisyon hem suçlama hemde yargılama hakkına sahipti ve kararlarına itiraz edilemiyordu.Ayrıca uygun gördüğü toplantıları ve yayınları yasaklama hakkına sahipti.Komisyanun ilk işi Muhalefet partisi CHPaleyhine soruşturma açmak.Bu durum karşısında 'bu yolda devam ederseniz sizi bende kurtaramam' dediği için İsmet İnönü'ye 12 oturum meclisten men cezası verildi.CHP Meclis Grubu'nun duruma itiraz etmesiyle olaylar iyice büyüdü ve sonunda CHP milletvekilleri polis zoruyla meclisten çıkartıldı.Meclis dışında ise üniversitelerde hükümete karşı protestolar düzenleniyordu ve 28 nisan 1960 tarihinde İstanbul Üniversitesi öğrencisi Turan Emeksiz hükümete karşı İstanbul Üniversitesi'nde düzenlenen bir protesto mitinginde polisin açtığı ateş sonucu öldü.Hüseyin Onur ise sol bacağı kesilerek kurtarıldı.Hukuk'un üstünlüğünü savunan Yargıtay Başkanı Bedri Köker,Yargıtay Başsavcısı Rifat Alabay,Yargıtay 2. Başkanlarından Haydar Yücekök,Yargıtay Üyeleri Melehat Ruacan,Kamil Çoşkunoğlu,Faik Uras ve İlhan Dizdaroğlu 'görülen lüzum üzerine' 1 günde emekli edildi.5 mayıs 1960'ta Ankara Kızılay Meydanı'nında 555K parolasıyla büyük bir protesto mitingi düzenlendi.21 Mayıs'ta ise Harp Okulu öğrencileri ve subaylardan oluşan yaklaşık 1000 kişi Ankara'da hükümet aleyhinde sessiz bir yürüyüş yaptı.Ve 27 Mayıs 1960 sabaha karşı saat 4'te radyoda Kurmay Albay Alparslan Türkeş TSK olarak yönetime el koyduklarını ve ihtilalin sebeblerini bir radyo bildirisi ile halka duyurdu.Menderes ise27 Mayıs 1960 günü Kütahya'da Albay Muhsin Batur tarafından gözaltına alınarak Ankara'ya götürüldü.Daha sonrada ve diğer tutuklu Demokrat Parti üyeleri ile birlikte Yassıada'ya götürüldü. Darbeci subaylar ise Cemal Gürsel başkanlığında kurulan Milli Birlik Komitesi ve kurucu meclis ile beraber ülke yönetimini devraldı.Yeni bir anayasa oluşturulması için ülkenin önde gelen hukuk profesörlerinden bir anayasa komisyonu kuruldu.Menderes ve diğer DP üyeleri ise bulundukları Yassıada'da ,kurulan Yüksek Adalet Divanı tarafından yargılanmaya başladı.Yapılan oturumlar her gece radyoda Yassıada Saati programında halka duyuruluyordu.9 Temmuz 1961 yılında Anayasa Komisyon'unun hazırladığı yeni anayasa halk oyuyla kabul edilerek yürülüğe girdi.

Menderes'e yöneltilen suçlamalar

                     Menderes Örtülü Ödenek paralarını zimmetine geçirmek (13 oturum sürdü ve 2 şubat 1961 de karar bağlandı. Mahkeme 10 yıllık Örtülü Ödenek kayıtlarını istedi. Menderes bu dava sonucunda 4 877 780 lirayı zimmetine geçirmekten suçlu bulundu ve paranın tahsili için Aydın'daki arazilerine el kondu), 6-7 eylül olaylarına önceden haberi olduğu halde olarak müdahele etmemek, Doktorunu Soprano Ayhan Aydan'dan doğan gayri meşru çocuğunu öldürmeye azlettirmek (Bebek Davası, Milli Birlik Komitesi başkanı Cemal Gürsel davanın kapalı oturumda yapılmasını istemiş ancak mahkeme reddetmiştir), kurulan bir örgütü başka bir sınıf üzerinde baskı aracı olarak kullanmak (Vatan Cephesi olayı), İstanbul'da pek çok vatandaşın evini, parasını geciktirerek ya da hiç ödemeden istimlak etmek, kanuna aykırı olarak üniversite basmak ve halka ateş açtırtmak, bazı muhalefet milletvekillerinin ve muhalefet liderinin seyahat özgürlüğünü kısıtlamak, Döviz Yasası'nı ihmal etmek, devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak, halkı Demokrat İzmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek ve içinde Kırşehir'i haksız olarak ilçe yapılması, yargı bağımsızlığının ihlali, 1954-1957 seçimlerinin kanuna aykırı olarak değiştirilmesi, Tahkikat Komisyonu'nun kurulup olağanüstü yetkilerle donatılması, CHP'nin mallarına haksız yere el koyulması gibi suçların yer aldığı Anayasa'nın ihlali davası olmak üzere 13 ayrı davadan yargılandı ve (Bebek Davası) dışındaki bütün davalardan suçlu bulundu. Ayrıca örtülü ödenek davası konuşulurken Amerikan gizli servisinin Türk istihbarat servisine para vererek Menderes'in telefonlarını dinletirecek kadar teşkilata hakim olduğu gibi ilginç olaylar ortaya çıktı.(Menderes ve Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur suçlunun o dönemin istibarat müsteşarı Behçet Türkmen olduğunu söylemiştir. Ayrıntı için bakınız Soner Yalçın-Bay Pipo ve EfendiAyrıca yassıada mahkeme tutanakları)

İdamı

              Yüksek Adalet Divanı 9 ay 27 gün süren yargılama süreci sonunda ise 15 kişinin idamına, 31 kişinin ömür boyu hapse mahkum edilmesine karar verdi. Geri kalan 418 sanığa ise 6 ay ile 20 yıl arasında değişen hapis cezaları veya beraat kararı verildi.Cemal Gürsel başkanlığındaki Milli Birlik Komitesi ise Celal Bayar, Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu dışındakilerin idam cezasını affetti. Celal Bayar'ın cezası yaş haddi nedeniyle ömür boyu hapse çevrildi.Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961, Adnan Menderes ise 17 Eylül 1961'de İmralı Adası'nda öğlen 13:21'de idam edildi.

                ABD başkanı Kennedy, Fransa cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, Pakistan devlet başkanı Eyüphan, ve İran şahı Rıza Pehlevi idamlardan önce idamların durdurulması için Cemal Gürsel başkanlığındaki Milli Birlik Komitesi'ne defalarca çağrıda bulunmuştur.

           Adnan Menderes'in idamından önce bir aracı tarafından Gıyaseddin Emre'ye ulaştırılan mektubunda ise şu sözler bulunmaktaydı:

              Sizlere dargın değilim, sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafindan idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes, hürriyet uğruna koyduğu kellesini 17 sene evvel alamadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme karar-i metanetle gittiğimi, silahlarin gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz ?

                    Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendilerinizi yine de 1950'de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek, Adnan Menderes'in ruhu sizi ebediyete kadar takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen dualarım (bu cümlenin üzeri çizilerek merhametim yapılmıştır) sizlerle beraberdir..

17 Eylül 1961'de infazdan hemen de önce ise şunları söylemiştir:

            Kimseye dargın değilim. Kırgınlığım yok. Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum...

b)     Demokrat Parti Dönemi

 

              7 Ocak 1946'da kurulan ve dört yıl sonra yapılan seçimlerde (14 Mayıs 1950 27 yıllık tek parti dönemini sona erdiren, Türkiye Cumhuriyeti'nde ilk defa serbest seçimle iktidarı kazanan partidir. Sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve on yıl boyunca (1950-1960) iktidar olmuştur. Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ile iktidardan düşürülmüş ve 29 Eylül 1960'ta kapatılmıştır. Demokrat Partinin kısa adı "DP"dir. Demokrat sözcüğüne ayak uyduramayan halk arasında Demirkırat olarak tanınmıştır.

 

Demokrat Parti ve Seçimler

 

Seçim tarihi

Alınan Oy

Oranı

Milletvekili sayısı

1946

-

13

62

1950

4,241,393

52.68

408/487

1954

5,151,550

57.61

502/541

1957

4,372,621

47.88

424/610

 

Demokrat Parti'nin Kökenleri

                    Demokrat Parti'nin kökenleri, 1902 yılında yapılan Jön Türkler kongresine kadar uzanır. Bu kongrede Jön Türkler, merkezi otoritenin güçlü olmasını savunanlar ile liberal bir yönetim biçimini savunanlar şeklinde ikiye ayrılmıştı. Birinci grup Ahmet Rıza liderliğinde İttihat ve Terakki adını aldı. İkinci grup Prens Sabahattin çevresinde toplandı ve Osmanlı Ahrar Fırkasını oluşturdu. İttihat ve Terakki anlayışı Birinci Dünya Savaşı ve ardından başlayan Kurtuluş Savaşı yıllarında TBMM'de Birinci Grup ve sonradan Halk Fırkası'nı en sonunda da Cumhuriyet Halk Partisi'ni ortaya çıkardı. İkinci Grup, Ahrar, Hürriyet ve İtilaf ile cumhuriyetin ilanı sonrası Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası adlarıyla partileşti. İşte 1946'da kurulan Demokrat Parti bu İkinci Gruptan nüvelenmiş ve sonunda doğmuştur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası, henüz cumhuriyet devrimlerinin tam oturmadığı aşamalarda ortaya çıktığı için,demokratik hayatın birer parçası olamadılar ve tarih sayfalarındaki yerlerini aldılar.

 Demokrat Parti'nin Kuruluşu

                 1929 bunalımı ve İkinci Dünya Savaşı arası geçen yıllarda, dünyada Faşizm ve otoriter yönetimler güçlenmekteydi. 1924 ve 1930'da iki defa çok partili demokratik yaşama geçmeyi deneyen Türkiye, bunda başarısız olunca, özellikle 1930'dan sonra iktidarı elinde bulunduran Cumhuriyet Halk Partisi devlet ile özdeşleşmeye başladı. Parti ilkeleri (1937), anayasaya girince de bu süreç doruk noktaya ulaştı. CHP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Atatürk 1938'de hayatını kaybedince yerine seçilen İsmet İnönü, İkinci Dünya Savaşı başlayınca (1939), eski devrin küskünlerini de etrafında toplayarak ülkede, savaş günlerinin yıkıcılığı yanında bir çok başlılığın çıkmasına engel oldu, bunda başarılı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Savaşın özellikle ekonomiyi kötü yönde etkilemesi, büyük kentlerde karaborsacılığın ortaya çıkması, sermayenin belirli ellerde toplamasını kolaylaştırdı ve bu, bir Kent Burjuvazisi oluşturdu. Kırsalda, genç nüfüsun silah altına alınması küçük ve orta büyüklükteki çiftçinin üretimini düşürdü. Büyük toprak sahipleri arzı kendileri kontrol etmeye başladı. Artan talep karşısında arzdaki daralma enflasyonu ve hayat pahalılığını arttırdı. İktidarın önlem olarak düşündüğü çözümlerden ilki Varlık Vergisi oldu. Devlet tarafından salınan ağır vergileri ödeyemeyen bütün işadamları Aşkale'ye gönderilerek orada taş kırmak gibi işlerde amele olarak kullanıldı. Keyfi uygulamalara sebep olan bu vergi kent burjuvazisini iktidara cephe almaya itti. Diğer önlem ise Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu idi. Bu kanunla büyük toprak sahiplerinin toprakları bölünerek, küçük çiftçiye destek sağlamak hedefleniyordu. Ancak bu, Devletin Türkiye'deki bütün arazilerin zaten %70'ten fazlasına sahip olduğunu bilen toprak sahiplerini muhalefet saflarına kanalize etti. İsmet İnönü'nün devletçilik uygulamaları sonucu oluşan ekonomik darboğaz zaten toplumu da aynı yöne iletmiş durumdaydı. İkinci Dünya Savaşı 1945 de demokrasilerin zaferi ile son bulduğunda Türkiye bu durumda idi. Aynı zamanda savaşın sonlarına doğru ülkede özellikle basın ve aydın çevrelerde, demokrasi arzusu artık yüksek sesle dillendirilir olmuştu. Bir yandan da 2. Dünya Savaşının galiplerinden olan Sovyetler Birliği'nin "Sovyet Şefi" Stalin, Türkiye'den Kars, Ardahan ve Artvin'i istiyordu. Sovyet tehdidine karşı demokrasi ile yönetilen Amerika ve İngiltere'ye yaklaşmak zorunda kalan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 19 Mayıs 1945 günü yaptığı konuşmada bu arzuya yeşil ışık yaktı. Zaten TBMM içinde muhalefet 1945 bütçe görüşmelerinde su yüzüne çıkmıştı. Atatürk'ün son başbakanı Celal Bayar, Adnan Menderes, Feridun Fikri Düşünsel, Yusuf Hikmet Bayur, Emin Sazak bütçeye red oyu verdiler. Asıl kırılma Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşülürken ortaya çıktı. Tasarının 17. ve 21. maddeleri tartışılırken Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Emin Sazak sert eleştiriler dile getirdiler. Bu yasanın görüşüldüğü günlerde Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, CHP Grubu'na Dörtlü Takrir adlı bir önerge verdiler. Önerge ülke ve parti yönetiminde özgürlükçü bir anlayış içeren düzenlemeler yapılmasını öngörüyordu. Ancak dörtlü Takrir reddedildi (12 Haziran 1945). Bunun üzerine, Menderes ve Köprülü o günkü Vatan Gazetesi'nde CHP iktidarına karşı o güne değin örneğine rastlanmayan sertlikte yazılar yazmaya başladılar. Sonuç olarak Menderes, Koraltan ve Köprülü partiden ihraç edildiler (Eylül 1945). Aynı gruptan olan Celal Bayar ise önce milletvekilliğnden sonra da CHP'den istifa ettti. Celal Bayar, 1 Aralık 1945'te parti kuracaklarını açıkladı. İnönü tarafından Çankaya Köşkü'ne çağrılan Celal Bayar, cumhurbaşkanından gerekli desteği aldıktan sonra  nihayet 7 Ocak 1946 günü Demokrat Parti (DP) kuruldu.

Muhalefet Dönemi (1946-1950)

                  Demokrat Parti programını iki esas etrafında şekillendirmişti: Liberalizm ve Demokrasi.CHP'nin ekonomi politikası olan devletçiliğin aksadığı yönler vurgulanarak CHP'ye karşı çıkılmaktaydı. Demokrat Parti üzerinde daha önceki acı tecrübelerin yarattığı ilk kuşkular dağıldığında büyük kitlelerin DP'yi desteklediği görüldü. Bunu şüphesiz iktidardaki CHP de görmekteydi. Meclis tek dereceli seçim kanununu ve 21 Temmuz 1946'da seçimlerin yapılmasını kabul ederek dağıldı. DP başta seçime katılıp katılmama konusunda kararsız kalsa bile katılmaya karar verdi. Hiçbir demokraside uygulanmayan "açık oy ve gizli tasnif" sistemi ile yapılan 21 Temmuz 1946 seçimlerini CHP kazandığını iddia etti. (CHP:395,DP:66,Bğm:4) Seçimlerdeki hilelere DP büyük tepki gösterdi ve toplumu ve de ayrıca basını yanında buldu.Bunun üzerine iktidar basın kanununda değişikliğe gitmeye karar verdi.İktidarın basın üzerindeki baskısı daha da arttı.Bozuk olan ekonomi de dış ödeme dengesinin bozulması sonucu 7 Eylül 1946'da Türk Lirası'nın değeri düşürüldü.Bu olay DP'ye daha çok prim kazandırdı ve iktidarın güç yitirmesine neden oldu.1947 bütçe görüşmeleri sırasında Başbakan Recep Peker ile DP'liler arasında sert tartışmalar yaşandı.DP,TBMM'yi terk etti.Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün araya girmesi ile sorun aşıldı.. 7 Ocak 1947'de DP ilk kurultayını yaptı.Bu toplantıda özgürlük ve demokrasi arzuları bir defa daha vurgulanırken bunları içeren Hürriyet Misakı kabul edildi... Bunun üzerine iktidar tarafından DP'ye sert hücumlar başladı.Haziran ayında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Demokrat Parti Genel Başkanı Celal Bayar arasında bir dizi görüşmeler yapıldı ve sonunda İnönü 12 Temmuz 1947'de "12 Temmuz Beyannamesi" ni yayınladı.Beyannamede İnönü,siyasal partilerin Türk demokrasisinin vazgeçilmez unsurları olduğunu vurguladı.Başbakan Recep Peker ayrıldı yerine Hasan Saka getirildi. DP içersinde bu yumuşama ve iktidarla düzeltilen ilişkiler tepki çekti ve bunun güdümlü demokrasi olduğunu öne süren bir grup partiden ayrıldı.Bu grubu oluşturan, Fevzi Çakmak, Yusuf Hikmet Bayur, Kenan Öner, Osman Bölükbaşı, Sadık Aldoğan ve Yusuf Kemal Tengirşenk ,20 Temmuz 1948'de Millet Partisi'ni (MP) kurdu.Böylece 12 Temmuz Beyannamesi ile hem CHP hem de DP sertlik yanlısı gruplardan kurtulmuş bulunuyordu.DP, 17 Ekim 1948'de ara seçimlere, seçime güven duymadığı için MP ile birlikte katılmadı. 16 Ekim 1949 ara seçimlerinde de bu tavrını sürdürdü... DP ikinci büyük kurultayını 20 Haziran 1949'da yaptı.Seçimlerde milletvekili adaylarının %80'ini örtgütün saptaması kabul edildi.Bu kurultayda seçimlerde alınan oylara sahip çıkılmasını içeren "Milli Teminat Andı" kabul edildi.Ancak iktidar bu anda " Milli Husumet Andı" adını taktı.16 Şubat 1950'de gizli oy, açık tasnif ve yargı denetimini kabul eden, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşan bir Yüksek Seçim Kurulu'nu öngeren seçim yasası kabul edildi.DP bu kanuna çok çabalamasına rağmen nispi temsil ilkesini koyduramadı... Bu şartlar altında Türkiye,14 Mayıs 1950 seçimlerine gitti.

İktidar Dönemi (1950-1960)

14 Mayıs 1950 Seçimleri

 

Selçuk Milar'ın hazırlamış olduğu Yeter Söz Milletindir Afişi. DP’nin 1950 seçimlerinde kullandığı propaganda afişi

               14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler Türkiye'de 27 yıllık tek parti devrini sona erdirdi.1923'ten beridir tek başına ülkeyi idare eden Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı halk oyu ile Demokrat Parti'ye devredecekti.Seçim sonuçlarına göre DP %52.7 oy alarak 408 milletvekilliği kazanmıştı.CHP %39.4 ile 69 milletvekili ile temsil edilme hakkı kazandı.Millet Partisi 1,bağımsızlar 9 milletvekiline sahip oldular.Atatürk'ten sonra 11,5 yıldır cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan İsmet İnönü artık anamuhalefet lideriydi.22 Mayıs 1950 günü TBMM açıldı.Refik Koraltan başkanlığa seçildi.Ardından yapılan cumhurbaşkanlığı oylamasında DP Genel Başkanı,İzmir milletvekili Celal Bayar 453 milletvekilinin katıldığı oylamada 387 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi.Hükümeti kurmakla DP Aydın Milletvekili Adnan Menderes görevlendirildi.Aynı gün Menderes kendisinin ilk cumhuriyet'in 19.hükümetini kurdu.2 Haziran'da güvenoyu aldı.9 Haziran 1950'de DP Genel İdare Kurulu Adnan Menderes'i genel başkanlığa seçti.Dünyada belki çok nadir görülen bir olay gerçekleşmişti.uzun yıllar boyu ülkeyi kendi otoritesi ile yöneten iktidar,tamamen serbest,hür,kansız ve hilesiz bir seçim ile yerini bir başka partiye bırakmıştı.Bu yüzden 1950 seçimleri tarihimizde "Beyaz Devrim" olarak adlandırılmıştır.Hükümet programında "devri sabık" yapılmayacağı belirtilerek,27 yıllık dönemin hesabını sormaya kalkmayacağı açıklandı. Ancak DP'nin yasal anlamda ilk çalışması Arapça ezan yasağını kaldırmak oldu.(16 Haziran 1950).Radyoda dini yayınlar yapılması ve mevlit yayınlanması üzerindeki yasaklar kaldırıldı.

             İkinci Dünya Savaşı boyunca başarılı bir biçimde yürütülen tarafsızlık politikası,uygun dış ticaret ilişkileri geliştirmişti.Bu yüzden DP iktidarı ilk yıllarında dış kredi kaynakları bulmada başarılı oldu ve bunlardan yararlandı.Ayrıca savaş boyunca Merkez Bankası rezervleri de altın ve döviz bakımından iyi bir seviyeye ulaşmıştı.Kore'ye asker gönderilmesi ve böylece NATO'ya giriş vizesinin alınması uluslararası koşulları Türkiye'nin lehine çeviriyordu.Tarım ürünlerinin dış pazarda uygun fiyatlardan müşteri bulması ve Marshall Planı çerçevesinde dışarıdan gelen para bu ilk dönemde ciddi bir iktisadi ferahlama getirdi.Tarımda makineleşme sağlandı.Karayolları politikasına hız verildi,köyler kasabalara kasabalar da kentlere hızlı bir biçimde bağlanmaktaydı.

Menderes,TBMM Kürsüsünde konuşma yaparken

               Kitlelerin İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan yoksulluğu henüz unutmamış olması DP'ye olan sempatiyi daha da arttırdı. ABD ve Dünya Bankası raporları çerçevesinde hazırlanan iktisadi programlar ile liberal bir ekonomik anlayışın tüm alanlarda hakimiyetine çalışıldı.Ancak KİT'lerin de büyümesi sağlandı.DP özel girişimciliği KİT'ler kanalı ile desteklemiştir.Hammadde ve aramalı transferinin KİT eli ile yapılması sağlandı.Tarım kalkınmanın en önemli aracı olarak görüldü ve bir taraftan uygun fiyatta pazar politikası bir taraftan da çağdaş giridler kullanılması yoluna gidildi.Bunda başarılı da olundu.

              Kore Savaşı'na bir tugay gönderilmesi kararı sonrası 1952'de Türkiye NATO'ya girdi.Ekonomik alanda bir rahatlama devresi yaşanırken ve DP'nin halkla ilişkileri de yolundayken anamuhalefet CHP'nin üzerine gidildi.1953 yılında CHP malları hazineye devredildi.Halkevleri kapatıldı.28 Ocak 1954'te Köy Enstitüleri kapatıldı. 1954'te laiklikten uzaklaştığı gerekçesiyle MP kapatıldı.

2 Mayıs 1954 Seçimleri

 

DP Genel Başkanı Adnan Menderes bir mitingte

                1950 seçimleri sonrasında ülkede yaşanan ekonomik ferahlama,İkinci Dünya Savaşı yıllarının üzerinden pek az bir süre geçmesi nedeniyle büyük önem kazanmaktaydı.Muhalefetteki CHP,1950-1954 yılları arasında özellikle ekonomik anlamda DP icraatlarına eleştiriler getirdi ancak ortaya çözüm olarak kabul edilebilecek bir öneri sunamadı.Bu koşullar altında gidilen 2 Mayıs 1954 seçimlerinde Demokrat Parti gücünü iyice arttırdı.DP 5.1 milyon oy alarak,Türkiye Cumhuriyeti Genel Seçimleri tarihinde (bugüne kadar) kırılamamış bir oy rekoru kırdı.Bu oy miktarı toplam oyların %57,5'luk kısmı demekti.DP 502 milletvekilliği kazandı.3.1 milyon (%35,2) oy alan CHP sadece 31 milletvekili kazanabildi.Arada sadece 2 milyon oy fark olmasına rağmen milletvekili sayıları arasında bu kadar fark olmasının sebebi,1950 seçim kanunu değişikliğinde CHP'nin değişmesini istemediği "çoğunluk sistemi"dir.(CMP:5,Bğm:3 milletvekili çıkardı)Seçimlerde bu sonuçların ortaya çıkmasının ardından TBMM,17 Mayıs 1954'te açıldı.Celal Bayar 513 milletvekilinin katıldığı oylamada 486 oy alarak bir defa daha cumhurbaşkanlığına seçti.Adnan Menderes üçüncü kabinesini kurdu.Bu kabine cumhuriyet tarihinde günümüze kadar en yüksek güvenoyunu almış kabinedir.(491 lehte oy)

            İkinci iktidar döneminde (1954-57), iktidar ile muhalefet arası gerginleşti. Ekonomide olumsuz gelişmeler görüldü. İktidar baskılarını daha da arttırdı. Parti içindeki anlaşmazlıklar partinin bölünmesine ve 20 Aralık 1955'te Hürriyet Partisi'nin kurulmasına yol açtı.

 

Başbakan Adnan Menderes

27 Ekim 1957 Seçimleri

                Ekonomide yaşanan darboğaz ve siyasi çalkantılar nedeniyle DP seçimleri bir yıl önceye aldı.27 Ekim 1957 günü yapılan seçimler öncesinde kampanya oldukça sert geçti.Seçimler iktidarı zayıflattı,muhalefetin elini güçlendirdi.Seçimler öncesinde muhalefetin seçimlere bir cephe halinde girmesini engelleyen DP,yine de oy kaybından kurtulamadı.Sonuçlara göre DP %47.9 oyla 424 milletvekili çıkardı.Bu milletvekili sayısında çoğunluk sisteminin etkisi bnüyüktür.Muhalefetteki CHP ise oyların %41.1'ini alarak 178 milletvekili aldı.Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Hürriyet Partisi dörder milletvekilliği aldılar. Rivayete göre Adnan Menderes, dakika dakika değişen seçim sonuçları nedeniyle bir ara "Allah'ım bir daha bana böyle bir seçim gecesi yaşatma" demiştir. 1950 ve 1954 seçimlerinden sonra ilk defa muhalefetin oyu iktidarın üzerine çıkmıştı.Muhalefete göre DP artık azınlığın iktidarydı.Seçimler sonrasında da gerginlikler sürdü.TBMM Kasım ayında açıldı.Celal Bayar 610 milletvekilinden 413 DP milletvekilinin katıldıı oylamada 413 oy alarak üçüncü defa cumhurbaşkanlığına seçildi.Adnan Menderes beşinci hükümetini kurdu ve güvenoyu aldı. 1957 seçimlerinden sonra siyasi ortamda sertlik günden güne daha da artmaya başladı.1958 yılında,dış ödemeler dengesindeki bozukluk alınan dış borçları ödenemez hale getirmişti.Türkiye'nin borçlandığı ülkeler arasında kurulan bir konsorsiyum ile varılan mutabakat ile 4 Ağustos 1958'de ekonomik istikrar tedbirleri yürürlüğe girdi.Yapılan devaülasyon ile Türk Lirası'nın değeri yeniden belirlendi.Doların fiyatı 2.80 liradan 9.02 liraya çıktı.Bu tedbir dış ödeme dengesini biraz olsun sağladı ise bile yaşanan ekonomik durgunluk,zamları,işsizliği ve iflasları da beraberinde getirmişti.Ağustos 1958,DP ve CHP gruplarının karşılıklı bildirileri ile geçti.İhtilal sözleri dolaşmaya başladı.Demokrat Parti lideri ve Başbakan Adnan Menderes 12 Ekim 1958'de Manisa'da yaptığı konuşmada ,muhalefetin yarattığı kin ve husumet cephesine karşı bir Vatan Cephesi kurulması gerektiğini vurguladı.Radyolardan Vatan Cephesi'ne katılanların adları okunmaya başladı.Bu arada 1955 yılından beridir ağır ağır ilerleyen bir sorun daha ortaya çıktı:Kıbrıs.Kıbrıs'ta EOKA örgütü Türkler üzerinde baskı yapmaya başlamıştı.Türkiye adanın bölünmesinden yani o günlerin deyimi ile "taksim"den yanaydı.1958 başlarında adada bulunan İngiliz askerler Türklere ateş açınca büyük bir tepki ortaya çıktı.Türkiye ayağa kalktı.Haziran ayında İstanbul'da 300 bin kişilik bir miting yapıldı ve Türkiye'nin isteği güçlü bir biçimde vurgulandı:"Ya taksim,ya ölüm".Ankara'da da benzer gösteriler yapıldı.Nihayet 19 Şubat 1959'da Londra Antlaşması ile sorun bir süreliğine aşılmış oldı.Başbakan Menderes bu antlaşma için Londra'ya giderken uçağı düştü.14 kişinin öldüğü kazada başbakana herhangi birşey olmadı. Ekonomide ve dış politikada bunlar yaşanırken iç politikada muhalefete yönelik baskılarda artıyordu.CHP'nin yayın organı Ulus Gazetesi başta olmak üzere muhalefete destek veren bir çok gazete aralıklarla kapatılıyordu.Mayıs 1959'da CHP lideri İsmet İnönü Uşak'ta saldırıya uğradı.İzmir'de,İstanbul'da ve Ankara'da CHP liderine saldırılar oldu. Türkiye bu kargaşa ortamı içersinde 1960 yılına doğru ilerlerken 31 Temmuz 1959'ta Avrupa Ekonomik Topluluğu'na (sonradan "Avrupa Birliği" adını alan uluslararası örgüt) üye olmak için başvurdu.

27 Mayıs Darbesi

                   İktidar ve muhalefet arasındaki kavga 1960 yılından itibaren artık en yüksek haline ulaşmıştı.CHP Genel Başkanı'nın yurt gezileri engellenmek isteniyor,muhalif yazarlar tutuklanıyor basın sansürleniyordu.CHP'yi ihtilal hazırlığı içersinde olmakla suçlayan iktidar ,Nisan ayında basını ve muhalefeti soruşturmak amacı ile,gazete kapatmaktan,muhalif düşüncede olanları tutuklamaya kadar geniş yetkilere sahip bir Tahkikat Komisyonu kurdu.Bunun karşısında mecliste söz alan muhalefet lideri İsmet İnönü bunun demokratik rejim yolundan çıkıp bir baskı rejimi yoluna girmek olduğunu belirtti ve o ünlü sözünü söyledi:"Bu yolda devam ederseniz,ben de sizi kurtaramam".Ancak 27 Nisan 1960 günü Tahkikat Komisyonu yasal olarak kuruldu.İnönü'ye 12 oturum TBMM toplantılarına katılmama cezası verildi.Olaya tepki gösteren CHP Grubu meclisten zorla çıkartıldı.. Meclisteki kargaşa sokağa taşmakta gecikmedi.28-29 Nisan 1960'ta İstanbul ve Ankara'da üniversite öğrencileri olaylı gösteriler yaptılar.Olayların şiddetle üzerine gidildi.Üniversiteler kapatıldı iki şehirde de sıkıyönetim ilan edildi.Demokrat Parti'li gençler 5 Mayıs 1960 günü DP liderine bağlılıklarını ifade etmek ve iktidara destek olmak için Ankara Kızılay Meydanı'nda bir gösteri düzenlemeyi planladılar.Ancak 555K parolasıyla örgütlenen muhalif gençler 5 Mayıs akşamı saat beşte meydanı doldurdular,arabasından indiğinde protestocular arasında kalan Başbakan Menderes tartaklandı,olay yerinden güçlükle uzaklaştı.. 21 Mayıs'ta Harbiyeliler Ankara'da sessiz bir yürüyüş yaptı.Başbakan Menderes radyoda yaptığı konuşmalarla kışkırtmalara kulak asılmamasını söyledi.. Ege Bölgesi'ne giderek İzmir, Bergama ve Manisa'da CHP'yi eleştiren konuşmalar yaptı.

                Ülkedeki kaosun gitgide artması,sokaklarda çatışmalar çıkması,iktidar-muhalefet arasındaki sertlik sonunda 27 Mayıs 1960 sabahı radyolardan okunan bildiri ile son buldu. Milli Birlik Komitesi,Türk Silahlı Kuvvetleri adına ülke yönetimine el koydu.Kara Kuvvetleri Komutanı Org.Cemal Gürsel,komitenin başına geçti.Cumhurbaşkanı Celal Bayar,TBMM Başkanı Refik Koraltan ve Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere Demokrat Parti'liler tutuklandı.Anayasa ve parlamento feshedildi.Siyasi faaliyetler askıya alındı.28 Mayıs 1960 günü Org.Cemal Gürsel başkanlığında bir hükümet kuruldu.Yeni anayasa ve siyasi kurumların kurulması için çalışmalara başlandı.Tutuklu Demokrat Parti'liler yargılanmak üzere Yassıada'ya gönderildi..Demokrat Parti, 29 Eylül 1960'da kapatıldı. TutuklularYüksek Adalet Divanı'nca yargılandılar. 15 kişi idama, 31 kişi ömür boyu hapse, 418 kişi değişik hapis cezalarına çarptırılırken 123 kişi de aklandı. Milli Birlik Komitesi'sinde idam, yönetim devri ve seçim tarihi konusunda görüş ayrılıkları çıktı. Bu gelişmelerden sonra daha sonra 14'ler olarak anılacak 14 subay yurt dışında çeşitli görevlerle sürgüne gönderildi. 14’ler olarak bilinen Milli Birlik Komitesi üyesi subayların yurtdışına sürgüne gönderilmeleriyle birlikte ordu içinde yaşanan ayrışma ilk kez açıkça ortaya çıkmış oldu.Milli Birlik Komitesi idam cezalarından üçünü onayladı.Tutuklu bulunan Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 16 Eylül 1961'de,Başbakan Adnan Menderes ise ertesi gün İmralı Adası'nda idam edildi.Celal Bayar ve Refik Koraltan ile 11 kişinin idam cezası ömür boyu hapse çevrildi.

ETKİNLİK 1:

 

1) 12 TEMMUZ BEYANNAMESİ’NİN TÜRK SİYASİ TARİHİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

Fehmi AKIN Yrd. Doç. Dr., Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü,


             Demokrat Parti (DP) 7 Ocak 1946’da kuruldu. 1946 Mayısında yapılan belediye seçimlerini boykot etse de 21 Temmuz 1946’da yapılan erken genel seçimlere katılarak 66 milletvekili çıkardı. Kurulmasından tam bir yıl sonra birinci büyük kongresini yaptı. 7 Ocak 1946’dan 12 Temmuz 1947 Beyannamesine değin geçen bir buçuk yıllık süre DP ile iktidar partisi CHP arasında zaman zaman şiddetini artıran gerginliklere sahne oldu.

12 Temmuz Beyannamesi


       DP Birinci Büyük Kongresi ve hemen ardından yapılan Muhtar seçimlerinden kısa bir süre sonra iki parti arasında adım adım tırmanan gerginlik “Aldogan Olayı”ndan sonra1 zirveye ulaştı. İnönü, 6 Haziran’da,İngiltere’den yeni dönmüş olan Fuat Köprülü’yü telefonla arayarak kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. İki saat süren görüşmede Köprülü,İngiltere izlenimlerini anlattı, sonra da Türkiye’deki iç politika konusuna girdi. Köprülü’nün en çok yakındığı konu, yöneticilerin baskısıdır. Köprülü ayrıca, halkı ayaklandırma gibi, ihtilale teşvik etme gibi konuların şiddetle aleyhinde olduğunu ekledi.Bu arada, DP Ankara İl Başkanı Üzeyir Avunduk ve işadamı Vehbi Koç’un iki parti arasında arabuluculuk girişiminde bulundugu görülmektedir. İnönü, Avunduk ve Koç’la görüştüğünü, daha sonra da 7 Haziran’da Bayar’a randevu verdiğini anılarında anlatır. Bayar, görüşme sırasında yine yöneticilerin baskısına değindi. Partisine mensup olanların dövüldüğünü, tehdit edildiğini, islerinden çıkarıldığını anlattı. Muhtar seçimleri sırasında yaşanan olayları gündeme getirdi. 21 Temmuz seçimlerinden söz ederek yüzlerce milletvekilinin kendilerinden haksız olarak alındığını söyledi. İnönü’nün buna, bazı haksızlıkların olmuş olabileceği, ancak bunların Meclis’teki komisyonlarda görüşülüp karara bağlandığı biçiminde karşı çıktığı görülüyor. İnönü bir de Bayar’a “Meclis çoğunluğunu haklı olarak CHP’nin kazanmış olduğundan şüpheniz var mı?” sorusunu yöneltince Bayar’ın, zaten yeteri kadar aday göstermediklerini, dolayısıyla çoğunluğun CHP’de olacağını söylemesi anlamlıdır. Bayar, aynı görüşmede, partisine hakim olduğunu, aşırıların hakkından gelecek güce sahip olduğunu belirtmiştir. Bayar bir de, ordunun politikaya karıştırılmasının tümüyle aleyhinde olduğunu göstermeye çalışmıştır. İnönü, görüşmenin sonunda bir çıkar yol bulmaya çalışacağını ve görüşmelerin süreceğini söylüyor. İnönü, Bayar’la görüşmesinin hemen ardından Peker’le bir araya geldi ve Bayar’ın “bundan sonra baskı yapılmayacağı” yolunda bir genelge çıkarılmasını arzu ettiğini hatırlattı. Peker’in ise buna yanaşmadığını ve kendisine, şimdilik görüşmelerin kesilmesinin daha doğru olacağını söylediğini aktarıyor İnönü.
     11 Haziran’da İnönü, Bayar’la yeniden bir araya geldi ve yakınma konularını hükümet kanadına ilettiğini söyledi. İnönü, ayrıca bundan sonraki görüşmenin iki tarafın da hazır bulunduğu bir biçimde yapılması önerisinde bulundu ve Bayar, bu öneriyi yerinde buldu. 14 Haziran’da bu doğrultuda taraflar bir araya geldi. Görüşmede iktidar kanadını Peker’le birlikte CHP Genel Başkan Yardımcısı Mümtaz Ökmen temsil ediyordu. Bayar ise yalnız gelmeyi yeğlemişti. Başta İnönü, iki tarafı da dinleyip bir çıkar yol bulmayı amaçladığını söyledi. Sonra Bayar söz aldı. Bayar, her zaman olduğu gibi en büyük sorunun yöneticilerin baskısı olduğundan dem vurdu. Yakındıkları konular hakkında iktidarın hiçbir işlem yapmadığını söyledi. Başbakan ise, bunun doğru olmadığını, şikayetlerin üzerine gidildiğini fakat yüzde 90’ının doğru çıkmadığını ifade etti. Ökmen de onu onayladı. Başbakan ayrıca, muhalefetin ihtilal metotlarından yakındı. “Üç aya, altı aya kadar iktidara geleceğiz. Nasıl geleceğiz, geldiğimiz zaman görürsünüz” gibi sözlerin başka anlamı olamayacağını söyledi. Bayar, bu iddiaları şiddetle reddetti ve söz konusu ihtilal iddialarına dayanak oluşturan olayların seçimlerin hemen ertesinde yaşanan “infial”lerden ibaret olduğunu vurguladı. İnönü ise, iki tarafın da söylediklerinin önemli olduğunun altını çizerek yine de anlaşmaya engel bir durum görmediğini söyledi. İnönü, bu sırada Peker’e, Bayar’ı hoşnut etmek için ne yapılabileceğini sordu ise de Peker’den tatmin edici bir yanıt alamadı. Görüşmenin özeti sudur: Bayar, şikayet konularını sıralayarak, hükümetten, baskı yapılmayacağına ilişkin bir genelge yayınlamasını istemektedir. Peker ise, böyle bir genelgenin şimdiye dek baskı yapıldığı anlamı çıkarılabilecek bir itiraf gibi anlaşılmasından korkmaktadır. İki taraf arasındaki diyalog bu noktada tıkanma göstermektedir. İnönü ise, Bayar’ın bütün hırçınlığına ve Peker’in de bütün vurdumduymaz tavırlarına rağmen pes etmemekte ve iki taraf arasında ortak noktalar bulmaya çalışarak, sonuna kadar hakemlik tutumunu sürdüreceğinin işaretlerini vermektedir. İnönü, Bayar’ı 10 Temmuz günü yeniden kabul etmiş, bu görüşmede “beyanname” üzerinde uzlaşmaya varılmıştır. İnönü’den beyanname örneğini alan Bayar, DP Genel İdare Kurulunu toplantıya çağırdı. Bayar, toplantıda o güne dek yaptığı görüşmeleri anlattı ve bildiri örneğini okudu.Bu noktada DP önde gelenleri ikiye ayrıldı. Üyelerin bir bölümü bildiriyi olumlu karşılarken, bir bölümü de karşı çıkıyordu. Partideki ılımlı kanat,bildirinin DP’ye yönelik baskıyı ortadan kaldırması bakımından yararlı olacağını vurguluyorlardı. “Müfrit”ler ise, İnönü’nün devlet başkanlığı ile parti başkanlığından hiç birisini bırakmadan demokrasi oynamak istediğini iddia ediyor ve bildirinin kabul edilmemesini, görüşmelerin kesilmesini istiyorlardı.
    “12 Temmuz Beyannamesi” adıyla ünlenen bildiri, 11 Temmuz günü radyoya ve Ajans’a verilmiş, 12 Temmuz günü ise ulusal gazetelerde yayımlanmıştır. İnönü’nün bu bildirisi, muhalefete verilen güvenceler açısından çok önemlidir. İnönü, bildiride önce, iktidar ve muhalefet kanadıyla yapmış olduğu görüşmeleri hikaye etmiş, sonra da iki taraftan beklentilerini açığa vurmuştur. İnönü, bildirinin amacını, iki taraf arasında düğümlenen ilişkileri yansız konumuyla çözmek olarak açıklıyor. Ona göre,şu aşamada kimin haklı kimin haksız olduğunu ortaya koymanın bir yararı yoktur. İnönü, aşırıya kaçmakla birlikte iki tarafın da yakınmalarında haklılık payı olduğu kanaatini taşımaktadır. İnönü’nün bu sözlerinden,Peker’e rağmen, muhalefetin dillendirdiği baskı iddialarını kabul ettiği anlamı çıkıyor. İnönü, iki partiye de eşit uzaklıkta olduğunu, “ihtilalci bir teşekkül değil, bir kanuni siyasi partinin metotları ile çalışan muhalif partinin, iktidar partisi şartları içinde çalışmasını sağlamak gerekir” sözleriyle ortaya koyuyor.İnönü’ye göre, “meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız ve eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır”. Ancak siyasi partiler de, mensuplarının ya da öyle görünen özel amaç sahiplerinin “şirretliklerini pervasız olarak tesirsiz bırakmak hususunda” dikkat göstermelidirler. İnönü’nün varmak istediği sonuç, iki partinin birbirlerine güven duymalarını sağlamaktır. “Muhalefet, teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır. İktidar, muhalefetin kanun haklarından başka bir şey düşünmediğinden emin bulunacaktır”. Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi, 12 Temmuz Bildirisi, ülkenin geri dönülmez bir biçimde çok partili yasama geçmiş olduğunu ortaya koyan bir belge niteliğindedir. Beyannamenin Yankıları ve Sonuçları Bildirinin yayımlanmasından sonra, parti başkanlığından çekileceği söylentileri ortalıkta dolaşmaya başlayınca İnönü, bunu yalanlama gereği duydu. CHP İzmir Bölge Müfettişi Kamran Örs’ün Genel Merkeze yazdığı 18 Temmuz 1947 tarihli raporda Örs, bildirinin İzmir ve çevresinde uyandırdığı yankıları anlatmıştır. DP’liler, İnönü’nün yüksek hakemliğinden dolayı sevinçlidir. “Her vesile ile edep ve terbiye sınırlarını asan zehirli ve mütecaviz dillerini kısmışlardır”. Rapora göre bildiri, tarafsızlar üzerinde olumlu bir etki yapmış olsa da, CHP’ye mensup olanlar üzerinde o denli olumlu bir izlenim bırakmamıştır. Çünkü CHP’liler,İnönü’nün Genel Başkanlıktan ayrılmasını istememektedirler. “DP’lilerin İnönü’yü “harp dışı” ilan etmesi yani ona dokunulamayacağına hükmetmesi ise, bundan sonra hücumların, kin ve husumetlerin bir taraftan CHP’ye, öte yandan Peker Hükümetine yönelmesine neden olacaktır.” DP’lilerin istedikleri yasalar Meclis’ten geçerse, bu kez de, “eski kanunlarla bu Meclis’in devamı demokratik sayılamaz” savıyla Meclis’in yenilenmesi mücadelesine başlayacaklardır. Örs’e göre, İnönü’nün, Parti Başkanlığından ayrılma düşüncesinin kendisinin içten isteğinden çok, Bayar’ın baskısı sonucu oluştuğu hakkında DP’lilerin şaşmaz bir kanaatı vardır. İnönü’nün Genel Başkanlıktan ayrılmasının, DP’nin daha anlayışlı ve daha makul bir doğrultuda ilerlemesine yardımı dokunacağı kuşkuludur. Ayrıca, eğer bu çekilme gerçekleşecek olursa, üç sene sonraki seçimde CHP iktidarı kaybedecektir. Öte yandan bu çekilme, örgütün bünyesinde şiddetli bir kriz doğuracaktır. “İlk zamanlarda, dağılmalar, firarlar olacaktır, bocalama olacaktır. Fakat kalanlar daha mütecanis ve daha mistik bir bağlanışla partiyi kuvvetlendirmeye çalışacaklardır.” Örs’e göre, eğer, bundan sonraki seçimi DP kazanır da, çok zayıf bir olasılıkla İnönü’yü Cumhurbaşkanı yapmak isterlerse, İnönü’nün bunu kabul etmeyerek azınlıkta kalan partisinin başına geçmesi gerekir. Bu durum, CHP’yi kısa zamanda iktidara götürecek en kestirme yoldur. Anlaşıldığı kadarıyla, 12 Temmuz Beyannamesi, CHP’liler arasında, İnönü’nün Genel Başkanlıktan ayrılacağı ve parti gelecek seçimlerde iktidarı kaybetse bile devletin basında kalmaya devam etmeyi düşündüğü yolunda kuşkular uyanmasına neden olmuştur.12 Temmuz niçin önemlidir? Çünkü bu tarih, iki parti arasındaki gerginliğin yerini yumuşamaya bırakmaya başladığı tarihtir. İnönü, açıkça arabuluculuğa soyunmuş, CHP Genel Başkanı olmasına rağmen iki partiye de eşit uzaklıkta duracağına ilişkin söz vermiştir. Öte yandan bu tarih, iki partide de aşırıların güç yitirdiği ve partilerinden dışlanmasına kadar varan bir sürecin başlangıcını oluşturması itibariyle de önemlidir. Ancak içeride bu olup bitenleri dış ilişkilerden soyut değerlendiremeyiz. İçerideki bu gelişmeler, ABD ile ilişkilerdeki ilerleme ve yardım kararı çıkmasıyla koşut değerlendirilmelidir. Beyannamenin imzalandığı gün Ankara’da, ABD ile Türkiye arasında ABD’nin Türkiye’ye yapacağı yardıma ilişkin bir anlaşma imzalanması rastlantı değildir. 12 Temmuz, İnönü’nün CHP Genel Başkanı gibi değil,cumhurbaşkanı gibi davrandığı bir olaydır. 12 Temmuz’la İnönü, partiler üstü bir duruşla iki partiye de eşit uzaklıkta olduğunu ifade etti. 12 Temmuz ile yönetenler çok partili süreci tescil ettiler ve muhalefetin sürekliliğini güvence altına aldılar. Yani 12 Temmuz, geçiş sürecinin geri dönülemez bir süreç haline dönüştüğünün bir belgesidir. 12 Temmuz ile ülkedeki ihtilal havası ortadan kalktı. Siyasi tansiyon yumuşadı. Bu aynı zamanda adı konmamış bir siyasi sözleşmedir.
     12 Temmuz’la muhalefetin yasal yöntemlerle çalışması durumunda iktidar partisinin olanakları içinde etkinlikte bulunabileceği belirtildi. Böylece meşru olmayan muhalefete izin verilmeyeceği açıkça vurgulanmış oldu. Hangi muhalefetin meşru olduğunu belirleme yetkisi ise, iktidar seçkinlerine aitti. Meşru olduğuna karar verilen muhalefet, rejimin varlığını tehlikeye düşürmeyeceğine inanılan muhalefetti.  Bir diğer husus da, CHP’nin muhalefetin varlığını kendisi için tehlikeli görmediğini deklare etmiş olmasıdır.

     İnönü, daha sonraları 1 Kasım 1949’da Meclis’i açış konuşmasında 12 Temmuz Beyannamesi’nin iktidarla muhalefetin karşılıklı yükümlülüklerini ve sorumluluklarını ifade etmek için yazıldığını ve iyi sonuçlar verdiğini söylemiştir. İnönü, bu bildirinin tek taraflı bir borç senedi gibi anlaşılmasının niteliğine ve yazılış amacına aykırı olduğunu belirtmiştir
     12 Temmuz Bildirisinin en önemli sonuçlarından birisi, iki partide de aşırıların tasfiye edilme sürecini başlatmış olmasıdır. Aslında bu sürecin daha İnönü ile Bayar arasındaki görüşmeler devam ederken, Haziran ayında başladığı da söylenebilir. Haziran’da DP Haysiyet Divanı, Dr. Mustafa Kentli’nin partiden çıkarılmasına, General Rasim Altug ve Harun Dikmen’e ihtar cezası verilmesine karar verdi. 12Temmuz’la birlikte muhalefetin iyice meşruiyet kazanmasında, DP’den ayrılan “müfrit”lerin tutumunun da etkisi oldu. DP’den ayrılan bu kişiler, kurdukları oluşumlarla, DP’yi “merkez”e çekmiş oldular.

 

ETKİNLİK 2 :

2)Soğuk Savaş Döneminde Türkiye’deki Ekonomik Gelişmeler:

a)      Savaş Sonrasi Dönemdeki Ekonomik Gelişmeler


                  Bu dönemde Türkiye, ABD önderliğinde yeniden kurulmakta olan dünyasistemi içinde bunalım öncesindeki konumunu yeniden alma süreci olarakdeğerlendirilebilir. Bunalım döneminden alınan dersler değerlendirengelişmiş kapitalist ülkeler açısından en önemli sorun,uluslar arasımeta ve sermaye dolaşımını yeniden canlandırmak bunun sürekliliğinisağlayacak önlemler almak olmuştur. Bu amaçla 1914 yılında BrettanWoods anlaşmasi ile kurulan Uluslararası Para Fonu (IMF) ile DünyaBankası(IBRD), uluslar arası kapitalizmin işleyişini denetleyen üstorgan olarak nitelendirilebilir. Diğer bir kurumsal düzenleme, ABD Dışİşleri Bakanı Marshall’ın Avrupa’nın savaş yıkıntılarından kurtulupkalkınmasının kendi ülkesinin yararına olacağı ve bu amaçla yardımdabulunabilmek isteği ile başlayan Marshall Yardım Programıdır.Türkiye’nin bu dönemdeki ekonomik yönelimi bu iki düzenlemedoğrultusunda gelişecektir.
                       Marshall yardım programına katılmayı amaçlayan Türkiye savaş sırasındadevletçilik ilkesi doğrultusunda hazırlandığı planı uluslar arasıkonjoktör uyarınca, bu planı kaldırmış, yerine 1947 Türkiye İktisadiKalkınma Planı diye bilinen ve gerçekte Marshall’a katılabilmek içinsunacak metni hazırlamıştır. 1947 planı tarım, haberleşme, sulama,enerji, demir-çelik, maden ve sanayi alanlarını temel etkinliknoktaları olarak kabul ediyor ve tarımsal gelişme üzerindeodaklaşıyordu. Kaynak açısından plan dış kredilere dayanmaktadır. Sonuçolarak Türkiye 1948’de yardım kapsamına alınarak OEEC’ye üye olmuştur.Bu yolda CHP iktidarı tarafından başlatılan süreç, 1950 DP tarafındansürmüştür.

Türkiye’ye Verilen Marshall Planı Yardımları 12
Devreler Umumi yardım Direkt Endirekt
1947-48 - - -
1948-49 5 milyar 953 milyon 49 milyon -
1949-50 3 milyar 510 milyon 58,5 milyon 74,5 milyon
1950-51 2 milyar 418 milyon 45 milyon 55 milyon
1951-52 937 milyon 22,5 milyon 47,5 milyon
Toplam Oran Askeri yardım
1947-48 - - 100 milyon
1948-49 49 milyon %0,83 95 milyon
1949-50 132,7 milyon %3,7 102 milyon
1950-51 100 milyon %4,1 150 milyon
1951-52 70 milyon %7,4 240 milyon

b) 1950 Yılından Sonra İzlenen Ekonomik Siyaset


                CHP yerine gelen Demokrat Parti toplumda oluşan yani toplumsal veekonomik güçleri temsil ediyordu. Yeni hükümetin ekonomik siyaseti,devletin ekonomik yaşamindaki etkinliklerini sinirlamak ve özel kesimin gelişmesini desteklemeye dayaniyordu. 1950’den sonra “liberal” siyaset,devletçi uygulamayla genelde temelde ayniydi. Liberal olmaktan çok“müdehaleci” bir nitelik taşiyordu. Demokrat Partinin hükümet programlarinda tersini öne sürmesine karşin kamu kesimi üretimce egemendurumdaydi.
                Temel anlayış değişmemiş olmakla birlikte DP yönetimi altında kimigelişmeler olmuştur. İlk değişikliklerden biri plansız döneminbaşlamasıdır. Ekonomik hükümetin aldığı günlük ekonomik kararlara görebiçimlenmiştir. Sonuç, iki yönlü bir “enflasyon” biçiminde gelişti. Biryandan “talep enflasyonu”, öte yandan “maliyet enflasyonu” 1958 yılında“ 4 Ağustos kararları” olarak bilinen önlem Türk Lirasının değerinin düşürülmesini kapsıyordu. Fakat gerekli olan tüm önlemler alınmayıncaekonomik bunalım artar. Bu zorluklar siyasi ve toplumsal tedirginlikle pekişir ve sonunda 27 Mayıs 1960 askeri eylemine yol açar 1950-60döneminde ekonomi sanayileştirilmek istenmiş fakat tarımdan sanayiyeyeterli kaynak aktarılmaması sonucunda gerçekleşememiştir. 1960 lı yıllardan sonra Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulmasıyla tekrarplanlı ekonomiye geçiş başlamış 1980’lere kadar 5 yıllık kalkınma planları devam etmiştir.
              II. Dünya savaşinda Türkiye dogrudan yer almadigi halde stratejik konumu itibariyle savaşin siyasal, sosyal, ekonomik sonuçlarin danetkilenmiş, savaş sirasinda yaşadigi yalnizlik siyasetini aşmayaçalişmiştir. Savaş sonrasinda Sovyet Rusya’nin Emperyalist baskilarinamaruz kalmiş ve denge siyasetin ABD’ne yakinlaşmakla bu bunalimi aşmayaçalişmiştir. Dünyada gelişen siyasal-ekonomik olaylara baglantiliolarak bati siyasetinde yer almaya başlamiştir. Savaşin getirdigiekonomik yikintilari aşmak için ABD’den diş yardim saglamiş ve uluslararasi ekonomik ortakliklarda yer almiştir. Içte devletçilik siyaseti,çok partili yaşama geçişle yerini liberalizme birakmaya başlamiştir.

 

ETKİNLİK 3:

 

3) DEMOKRAT PARTİ VE TARIMDA 5 ARTIŞ

 1) Tarım Alanlarının Genişletilmesi

 1949 – 1960 arasındaki genişleme:

İşlenen alanlar 10 milyon hektar ……………………………………......(% 75.2)

Ekilen alanlar 6.3 milyon hektar ………………………………………..(% 70.0)                         

 1940-1949 arası azalma,  1960 – 1970 arası % 4 genişleme

 

2) Bitkisel Üretimde Artış

 1950 – 1960 arasında;

 Tarla-bağ-bahçe ürünleri üretimi % 123 artmıştır (Yıllık % 8.35)  

Bu artış tarihi bir Dünya Rekorudur.

 Bir önceki ve bir sonraki dönemlerde artış:

1940-1950 arası % 5.7

1960-1970 arası % 17.2 (Yıllık % 1.65)

 

3) Kişi başına Bitkisel Üretimde (Kg/kişi/Yıl) Artış:

 1940:    807 (Kg/kişi/Yıl)

1949:    655

1950:    749

1960: 1 260

(1950-1960 arası nüfus artışı % 32.5; T.C. tarihinde en yüksek artış)

1970: 1 159

1980: 1 303 (Gübre kullanımı ve mekanizasyon zirvede)

2004: 1 330 (2000’li yıllarda 1960’dan sadece % 5 daha fazla)

 

4)  Hayvan varlığında büyüme

 1949 – 1960 arasında;

Küçükbaş + Büyükbaş Hayvan sayısı 20 Milyon artmıştır.

(Toplam sayı 72 milyon 670 bin olmuştur. Bu artış Türkiye rekorudur)

 1939 – 1949 Küçükbaş + Büyükbaş hayvan sayısı artışı 600 bin

1970 yılında, 1960’a kıyasla bir milyon azalış kaydedilmiştir.

 

5)  Orman Ürünleri Üretiminde Artış

 1950 – 1960 arasında, Kereste üretimi % 243 artmıştır

 

 

G)SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE BİLİM KÜLTÜR VE SANATTA MEYDANA GELEN ÖNEMLİ OLAYLAR

   1) Dünyada Meydana Gelen Önemli Olaylar

     

       a) Sputnik Olayı

 

              Sputnik Krizi, 4 Ekim 1957´de Sovyetler Birliği´nin uzaya fırlattığı Sputnik yapay uydusunun ardından ABD ve SSCB arasında yaşanan yarış.

             1950´lerin başında hem ABD hem de SSCB uzaya ilk uyduyu fırlatmak için birbirleriyle bir yarış içine girmişlerdi. ABD´nin başarısız denemelerinin ardından hiç beklenmedik bir zamanda SSCB, bir basketbol topu büyüklüğünde 85 kg ağırlığındaki Sputnik I uydusunun yörüngeye oturtulduğunu açıkladı. Bu ABD için tam bir şoktu. Bu olay hem teknoloji yarışında geride kalmak demekti hem de daha önemlisi, bu denemeyi başaran Sovyetlerin nükleer bir silahi ABD üzerine gönderebileceği paranoyası tüm Amerikalıların aklına girmişti. Bunun hemen ardından, ABD bir dizi fırlatma daha denedi ancak hiçbirinde başarıya ulaşamadı. Sovyetler, 3 Kasım 1957´de bu kez uzaya giden ilk canlı olan Layka adlı köpeği taşıyan Sputnik II uydusunu da başarıyla fırlattı. Bu, Uzay Çağı´nı açma yarışını Sovyetlerin kazandığı anlamına geliyordu.

 

Kronoloji

 

4 Ekim 1957 SSCB: Sputnik 1 (83.6 kg) fırlatıldı

3 Kasım 1957 SSCB: Sputnik 2 (508.3 kg) Laika ile beraber fırlatıldı

6 Aralık 1957 ABD: Vanguard TV-3 kalkış platformunda patladı

3 Şubat 1958 SSCB: Sputnik 3 denemesi başarısız oldu

5 Şubat 1958 ABD: İkinci Vanguard denemesi başarısız oldu

5 Mart 1958 ABD: Explorer 2 denemesi başarısız oldu

17 Mart 1958 ABD: Vanguard 1 (1.47 kg) fırlatıldı

26 Mart 1958 ABD: Explorer 3 yörüngede

28 Nisan 1958 ABD: Üçüncü Vanguard denemesi başarısız oldu (Kalkış sırasında devrildiği için bu mekiğe İngilizler alaycı bir şekilde Sputnik´le kafiyeli olsun diye devrilen mekik anlamına gelen Flopnik demeye başladılar)

15 Mayıs 1958 SSCB: Sputnik 3 (1,327 kg) yörüngede

27 Mayıs 1958 ABD: Vanguard denemesi dördüncü kez başarısız oldu

26 Haziran 1958 ABD: Vanguard beşinci kez başarısız oldu

26 Temmuz 1958 ABD: Explorer 4 yörüngeye girdi ve van Allen radyasyon kemerlerini haritaladı

24 Ağustos 1958 ABD: Explorer 5 denemesi dördüncü kez başarısız oldu

26 Eylül 1958 ABD: Vanguard denemesi altıncı kez başarısız oldu

 

        b)Soğuk Savaş Döneminde Buluşlar

 

Transistör (1947): Transistör, bir devreyi açıp kapayan, bir sinyali güçlendiren, farklı dirençteki devre parçalarını birbiriyle uyumlu hale getiren, hmm, şeydir. Biz bilmiyoruz, öyle diyorlar.

Transistör için ayrıca elektrik elektronik camiasının en mühim keşfi de diyorlar. Ne yaptığını tam bilmesek de 1947'de transistörü buldukları için John Bardeen, Walter Brattain ve William Shockley'ye teşekkür borçluyuz sanırız.

Kalp pili (1950): Kalp pili, kalbin atış hızını ayarlayan bir cihaz. Kanadalı John Hopps, vücut sıcaklığının aniden düşmesi anlamına gelen hipotermiya'ya çare bulmak için radyo dalgalarıyla vücut sıcaklığını artırmaya çalışırken, tesadüfen kalbin durduğunda mekanik olarak tekrar çalıştırılabildiğini keşfetmiş. İlk ürettiği kalp pili o kadar büyükmüş ki vücudun dışında taşınması gerekiyormuş.

Lazer (1960): LASER, "Light Amplification by the Stimulated Emission of Radiation" kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltma. İlk kez 1917 yılında Albert Einstein tarafından "hayal edilmiş". 1954'te "maser" denilen teknoloji bulunmuş, "light" kelimesi yerine "microwave" kelimesini koyun. Lazerden tek farkı görünmez olmasıymış. 1958'de "maser"in mucitleri Charles Townes ve Arthur Schawlow, görünür bir lazer üzerinde çalışmışlar ancak ilk optik lazer ışınını yaratan kişi Theodore Maiman olmuş.

Cep telefonu (1973): Cep telefonu düşüncesi 1947'de ortaya çıkmış. Arabalara nasıl telefon yerleştireceklerini düşünen bilimadamları, yüksek güçlü vericileri aralıklı olarak yerleştirmektense düşük güçlü ucuz vericileri sık aralıklarla yerleştirmenin daha başarılı bir sistem olduğunu düşünmüşler. Tabii o sırada bunu yapabilecek teknoloji ortalarda yokmuş. Martin Cooper, modern cep telefonu cihazının mucidi sayılıyor. İlk cep telefonu görüşmesini 1973 yılının Nisan ayında o yapmış. 1977'de ilk cihaz imal edilmiş ve 2000 tane sınırlı sayıda üretilerek piyasaya çıkmış.

 

1945 Amerikalı mucit Percy Spencer, ilk mikrodalga fırını tasarlayarak patentini aldı.
1946 John Mauchy ve John Eckert'in geliştirdiği, Amerika'nın ilk elektronik bilgisayarı ENIAC halka gösterildi.
1947 Edwin Land bir dakikadan az bir sürede siyah beyaz fotoğraf çıkaran polaroid makineyi icat etti.
1953 Francis Crick ile James Watson DNA molekülünün yapısını keşfetti.
1957 Sovyetler Birliği tarafından Dünyanın çevresinde dönen insan yapımı ilk cisim Sputnik I fırlatıldı.
1960 Theodore Maiman ilk lazeri yaptı.
1962 Telefon konuşmalarının yanında canlı televizyon görüntülerini de ileten Telstar adlı uydusu fırlatıldı.

 

b)     Soğuk Savaş ve Sinema

 

 

Hollywood sinemasının savaş hazırlığında rolü üzerine notlar

 

          Şu Anda piyasada olan filmlere baktığımızda, aslında egemen sınıfların kitleleri nasıl uyutmak ve ne yönde etkilemek istediklerini kolaylıkla görebiliriz. Sinema, (şimdi yalnızca sinemadan değil, sinema ve televizyon filmlerinden söz etmek gerek. Zaten aradaki fark giderek siliniyor. Birçok sinema filminin yapımcılığını TV kuruluşları üzerleniyor; hemen her sinema filmi sinemalarda gösteriminin hemen ertesinde televizyonlarda da gösterime giriyor!) kitleleri etkilemede nasıl bir araç olduğu kavrandığından bu yana, egemenlerin elinde, andaki siyasetlerini kitlelere ulaştırmanın, onları kendi istedikleri doğrultuda eğitme ve yönlendirmenin en önemli araçlarından bir olagelmiştir.
              Sloganı bol açık propaganda filmleri dışta tutulduğunda bu etkileme işi dolaylı yollardan yapılmakta; beyinler "iki saat hoş vakit geçirme" adı altında yıkanmaktadır. Egemenler filmlerde kendi düzenlerini mümkün olan en iyi, en adil, en güzel düzen olarak göstermekte; o düzene yönelen ve yönelebilecek tehditleri de mümkün olduğunca "kara" göstermeye çalışmaktadır.
                Toplumun anda egemen olan (ve aslında egemen sınıfın görüşleri/yargıları olan) görüş ve yargıları, filmlerde bir ayna gibi yansıtılmakta, yeniden üretilmektedir. Sinema ve TV üzerinden seyirciye ulaşmak, gerçekte bu araçların mülkiyetini elinde tutan tekellerin kontrolündedir. Onların kontrolünden geçmeyen, ve zararsız görülmeyen bir filmin geniş kitlelere ulaşma şansı sıfırdır. Arada bir seyirciye sunulan ve toplumdaki kimi yanlışları teşhir eden, insanlararası sevgiyi, hoşgörüyü vb. anlatan filmlerin de temel işlevi sonuç olarak, topluma eleştirici yaklaşan kesimlerin taleplerine cevap vermektir ve bu toplumda çok sesliliğin olduğunu, demokrasinin olduğunu, "sanatsal özgürlüğe ve yaratıcılığa sınır konmadığını" vb. göstermektir.
Sinema ve film denince akla öncelikle Amerikan sineması/Hollywood gelir. Bu gayet anlaşılır bir şeydir de... Çünkü en büyük stüdyolar,en zengin film şirketleri, en büyük dağıtım şirketleri ABD'dedir. Dünya sinema pazarının andaki kesin egemeni ABD'dir.
             ABD sinemasının savaş konusunda değişik dönemlerde piyasaya sunduğu filmler, gerçekte her dönemde ABD'nin o andaki siyasetinin bir yansımasıdır.
                  Örneğin İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD'de çekilen savaş filmleri, Nazileri insanlık düşmanı, kaba saba, çoğu aptal olarak gösterir; buna karşın ABD'li ler, Fransızlar, İngilizler ve hatta yer yer Ruslar, (1942 den sonra kurulan Anti-Hitler Koalisyonu'nda Ruslar da 'iyi insan' katına yükselmişti!) haklı bir davanın savunucusu olarak, her davranışları soylu olarak gösterilir.
          Savaş döneminde, Nazizm başdüşmandır. Filmlerde komünizm ve komünistler henüz öcü olarak gösterilmemektedir. ABD'nin bu dönemdeki savaş filmleri, yığınları Nazizm'e karşı savaşın haklılığı konusunda eğitmenin aracıdır.
                    Savaşın hemen ertesinde bilindiği gibi Anti-Hitler Koalisyonu dağılır. Soğuk savaş dönemi başlar. Komünizm "batının değerlerini tehdit eden, özgürlük ve demokrasiyi tehdit eden baş düşman" haline gelir. ABD'de ve bütün kapitalist dünyada komünist öcü tarafından işgal edilme histerisi başlar. Bu histeri sinemaya önce dolaylı bir biçimde çoğu başka dünyalardan gelen böcek tipi yaratıkların dünyayı işgal etmeye çalıştığı ve kahraman dünyalıların (tabii işgal edilen ülke hep ABD, dünyayı kurtaran da yine hep ABD'lilerdir) sonunda böceklerin işgalini kahramanca direnişle kırdığı "bilim kurgu" filmleri biçiminde yansır.
                   Bu histerinin 50'li yılların başlarında ABD'deki uç noktası McCarthy dönemi diye adlandırılan dönemdir. Bu dönemde Hollywood'da da bütün toplumdaki "cadı kazanı" kaynatılır. Onlarca Hollywood emekçisi, yetenekli oyuncular, rejisörler, senaryo yazarları vb. "Antiamerikan Faaliyetleri İnceleme Komisyonu"nda sorgulanır; birçoğu komünist oldukları gerekçesiyle, veya yalnızca "susma hakkını kullanarak komisyona yardımcı olmama" gerekçesiyle yasaklı hale getirilir. (Bu konuda bkz. "Üye misin, Üye miydin?", H.Keil, İnter Yayınları, Temmuz 1990, İstanbul ). Daha sonra doğrudan komünistlerin astığı astık, kestiği kestik, suratları hiç gülmeyen, insanlıkla alakaları olmayan tipler olarak gösterildiği "casusluk" filmleri girer devreye. Bu bağlamda en popüler olan James Bond ve diğer casusluk filmlerinde, dünya egemenliği kurmak isteyen bir "caniler örgütü"nün arkasında hep Rusya karşı casusluk teşkilatı KGB'nin şahsında, Hollywood'un kafalara yerleştirdiği komünist öcüler vardır.
                       60'lı yılların ikinci yarısına kadar piyasaya sürülen savaş filmlerinde de esasta hep ABD'nin yürüttüğü tek haklı savaş olan İkinci Dünya Savaşı'nın çeşitli cephelerinde ABD askerlerinin kahramanlıkları hikaye edilir. ABD hep iyinin, doğrunun savunucusudur. İkinci Dünya Savaşı'nda 20 milyon insanını kaybeden Sovyetler Birliği sanki yoktur; savaşı ABD yalnız başına (birazcık İngiliz ve Fransız yardımıyla) kazanmıştır. ABD'nin başını çektiği Kore'ye saldırı savaşı da sinemada yansımasını, kötü komünistlerin ABD askerlerince perişan edildiği, demokrasinin kurtarıldığı hikayelerin anlatıldığı ikinci sınıf Hollywood ürünlerinde bulur.
Bu arada yetenekli ve ünlü rejisörlerin (Örneğin J. Frankenheimer) çektiği, ünlü oyuncularla (Frank Sinatra, L. Olivier vb.) çevrilmiş usta işi filmlerle de, "komünistlerin beyin yıkama yöntemleriyle" insanları nasıl kandırdıkları, buna karşı dikkatli olmak gerektiğini anlatan filmlerle de ideolojik savaş yürütülür.
Bütün bu filmler; ABD'nin başını çektiği "iyi", "özgürlük ve demokrasi" cephesinin, "kötü" komünizm tarafından tehdit edilmesi halinde yürütülecek savaşların haklı olduğu bilincini kitlelere taşımanın aracı, bu anlamda savaşların ideolojik hazırlığının parçalarıdır.
                     60'lı yılların başlarında Küba Krizi ertesinde uç noktasına çıkan soğuk savaş, Hollywood'da yansımasını savaş filmleri ve casusluk filmlerinin artması, ABD ordusuna övgü dizen filmlerin artmasıyla bulur. Ardından ABD'nin Uzakdoğu'ya çıkarması, Vietnam Savaşı gelir. Hollywood önceden üzerine düşen görevi yerine getirmiş, eğer öcü komünistler önlenmezse, bütün "hür dünya"nın domino taşları gibi birbiri ardından düşerek komünistlerin eline geçeceğini kafalara kazımıştır. (Kuşkusuz yalnızca sinema değil, tüm yazılı, sözlü, görsel medya da bu konuda görevini yerine getirmiştir.)
                     Vietnam Savaşı, ABD için tam bir bozgun olur. Hollywood'un John Wayne'li "Yeşil Bereliler" filmi de, Vietnam Savaşı'na karşı ABD'de ve bütün dünyada gelişen tepkilerin önünü alamaz. Vietnam'da yürütülen savaşta ABD'nin haksızlığını bizzat yaşayan, bir çoğu sakat olarak ülkesine geri dönen çok tanık vardır. Bütün dünyada ABD emperyalizmine karşı, özellikle de Vietnam Savaşı'na karşı hareketler gelişir. Hollywood'un ve onunla birlikte ABD toplumunun buna karşı cevabı, birkaç yıllık suskunluktan sonra genel olarak savaşın çılgınlık olduğunu anlatan "Apocalypse Now" (Francis F. Coppola), "Deer Hunter" ( Geyik Avcısı / Michael Cimino), "Günaydın Vietnam" gibi kimi "eleştirel" filmler olur. Yani Hollywood toplumda genel hale gelen, "Acaba biz yanlış mı yaptık?" sorusuna, savaşın kendisinin bir çılgınlık olduğunu, onun içinde My Lai Katliamı gibi katliamların da olabileceğini anlatan bir tavırla cevap verir. Aslında egemen olan düşünce yansımasını bulur.
                   Savaş olacaksa, mümkün olduğunca "temiz" olmalıdır bundan böyle! Askeri hedefler vurulmalı, sivil halka fazla zarar verilmemelidir. Zaten ABD de bunu hiç yapmamıştır! Ama arada kazalar olmaktadır! Bundan sonra daha dikkatli olunacaktır.
                   80'li yıllar yumuşama yıllarıdır. Başdüşman komünistlerle ticari ve kültürel ilişkilerin sıklaştırılması ve "komünizmi" barış içinde satın alma yoluyla yıkma yıllarıdır.
Savaş alanları Rocky filmlerinde olduğu gibi ringler; Rambo filmlerinde olduğu gibi Vietnam Savaşı'nın her yerde sürdürülmesi, Afganistan'da "iyi"lere yardım ve benzeridir. İnsanlığın genel çıkarları için komünist rejimlerle de belli işbirliği yapılabileceği vb. de işlenmeye başlanır. Gorbaçov iktidara geldikten sonra çekilen James Bond filmlerinden birinde KGB-CIA ve İngiliz Gizli Servisi ajanlarının, tüm dünyayı tehdit eden ve savaş çıkarmak isteyen bir caniler şebekesine karşı birlikte çalışması bunun tipik bir örneğidir.
1980'li yılların sonunda, içten çoktan revizyonistleşerek çökmüş olan doğu blokunun yıkılması, 1991'de eski Sovyetler Birliği'nin resmen de kendi kendini lağvetmesi ile, Hollywood'un 1945 sonrasındaki tüm döneminin başdüşmanı da tarihe karıştı.
                     Artık yeni bir dönem başlıyordu: Bütün insanlığın kabul ettiği "insan hakları, demokrasi, özgürlük" gibi değerleri savunanlar ve bunlara karşı çıkma cüretini gösteren "terörist"ler! Bu ikincilerin, birinciler tarafından cezalandırılması (tabii bu cezalandırma işinde başı çeken dünya jandarması ABD olacaktı!) doğru idi!
Bütün medya bu temayı işlemeye başladı. Bu dönemde çoğu Arap olan ve eski komünistlerden destek ve silah alan "terörist"lere karşı Rambo tipi bir dizi film kapladı ortalığı.
                      Ardından Irak'a karşı "uluslararası güç"ün ABD önderliğinde savaşı geldi gündeme. Savaş, tarihin ilk "canlı yayın yapılan" savaşı oldu! Dünya kamuoyu savaşı tek merkezden servise sokulan, temizlenmiş resimler üzerinden güya canlı olarak yaşadı! Görülen neydi? Bağdat semalarında Irak uçaksavarlarının havai fişek görünümlü salvoları! Saldırıya katılan uçakların havalanışı; pilotların başlıklarındaki kameralarla çekilen ve "akıllı" bombaların nasıl hedeflerini bulduğunu gösteren ve yeni dönem çocuklarının video oyunlarından tanıdığı resimler! İnsan mı? Yok canım! Bu savaş "temiz savaş!". Vietnam Savaşı'ndaki gibi yanan çocukların, beynine kurşun sıkılan Vietkong gerillasının resimleri gibi resimlerle insanları meşgul etmeye gerek yok! Bu savaşta "haklılar" zaten komando merkezlerinde düğmelere basıyor, "akıllı" bombalar da gidip önceden belirlenmiş hedefleri buluyor! Biz bunu daha önce bir yerlerde görmüştük! Evet, evet Hollywood'un "Yıldız Savaşları"nda! Tekniğin her şeyi belirlediği savaşlar dönemi! Tüm insanlığın, insanlık değerleri adına, insanlık dışında olanlara karşı savaştığı dönem!
            Şimdi son dönemin en masraflı ve en popüler filmlerinden bazılarına ve bunların, örneğin şu ada Yugoslavya'da "kötüye", "insanlık değerlerini çiğneyene" (Miloseviç) karşı, insanlık adına ABD'nin başını çektiği savaşla bağına bakalım:
              Bir savaş filmi: İndependence Day ("Bağımsızlık Günü"; 1997). Zaman çok yakın gelecek. Belki bugün. Savaşılan düşman İkinci Dünya Savaşı ertesindeki "bilim kurgu" filmlerinde olduğu gibi "dünya dışı" yüksek teknolojili, ama ruhsuz ve çirkin mi çirkin, karabasan yaratığı olabilecek böcekler! Dünya'ya egemen olmak istiyorlar. Ve bütün insanlık -hangi ırktan, ulustan, dinden olursa olsun- tabii ki! ABD'nin önderliğinde birleşip bu insanlık düşmanlarını yok ediyor! ABD'nin Bağımsızlık Günü olan 4 Temmuz, "Dünya Kurtuluş Savaşı"nın günü oluyor!
               Bir başka savaş filmi: Starship Troopers ("Uzay Gemisi Askerleri"; 1997). Zaman oldukça uzak bir gelecek. Dünya ABD'nin globalleşmesi olmuş! Bir dünya devleti var. Dünyayı dış düşmanlara karşı korumak için askerlik en önemli ve en saygın meslek! Gençler askere gidebilmek için birbiriyle yarışıyor. Ama öyle herkes askere alınmıyor. Askere alınanlar toplumun en iyi eğitim almış, en yakışıklı, en güçlü, elit kesimi! Toplumda seçme hakkını elde edebilmek için en az 10 yıl askerlik yapmak gerekiyor! Düşman yine demir böcekler! Ruhsuz, öldürmek için öldüren -ne de olsa ABD'nin şimdi bütün insanlığın değerleri olmuş değerlerini tanımıyorlar- makinalar! Sonunda tabii yine kahraman Amerikan askerlerinin içinde en kahramanlarının kahramanlıklarıyla dünya kurtuluyor!
             Bir macera filmi: Air Force One ("Hava Kuvvetleri 1" -ABD başkanının uçağına verilen ad-; 1997).
Şimdi Rusya'nın en ünlü mafya şefi olan ve elinde atom silahları bulunan bir "eski komünist" terörist, CIA-Rusya Gizli Servisi işbirliği ile tutuklanıyor. Onun "yoldaşları", içinde başkanla birlikte başkanın uçağını kaçırıp rehine değiş tokuşu istiyorlar. Kahraman başkan bizzet kendi eliyle teröristleri hallederek "özgürlük ve demokrasinin" şantaj altına alınamayacağını gösteriyor!
                 Bir savaş filmi: Er Ryan'ı kurtarmak! Bunun üzerine daha önceki sayılarımızdan birinde uzunca yazmıştık. 1998 de çekilen bu film ABD nin yürüttüğü tek haklı savaştan bir episodla, ABD ordusuna, ve onun yürüttüğü savaşların haklı olduğuna olacağına övgü düzen bir film!
                   Hepsi, ve daha sayılabilecek bir çok film, insani değerler adına ABD nin yürüteceği savaşların haklılığının propagandasını yapan filmler. Savaş için kitleleri hazırlayan filmler.
                 "Bağımsızlık Günü"nde filmdeki başkan Thomas J. Whitmore askeri uçağına binip düşmana karşı kahramanca çatışmaya gitmeden, bütün insanlığa ve tabii en başta kahraman Amerikan askerlerine şu konuşmayı yapıyor:
                      "Günaydın! Bir saatten kısa bir süre içinde bizim uçaklarımız bütün dünyanın diğer uçakları ile birleşecek ve insanlık tarihinin en büyük hava savaşını yürütecek! İnsanlık! Bu sözcük bizim için bugünden itibaren yeni bir anlam kazanmalıdır. Bizim aramızdaki ufak tefek sorunların bizi yiyip bitirmesine izin vermemeliyiz. Ortak çıkarlarımız bizim hepimizi bütünleştiriyor! Belki bugünün 4 Temmuz olması ve bugün bir kez daha özgürlüğümüz için savaşmamız kaderin bir cilvesidir! Bugüan yalnızca zulme, baskıya, takibata karşı değil, yokolma tehlikesine karşı savaşıyoruz! Biz yaşama hakkımız için mücadele ediyoruz. Bugünden sonra -eğer yaşarsak- 4 Temmuz yalnızca ABD için bir kurtuluş ve bayram günü değil, bütün dünyanın bayramı olacaktır."
                 Film başkanı Whitmore'nin yerine, ABD'nin andaki başkanı Clinton'u; dünyayı yoketmek isteyen dünya dışı canavarların yerine, "insani değerleri çiğneyen" Sırp kasabı Miloseviç'i; yok edilmek tehlikesi ile karşı karşıya olan ve ABD önderliğinde kurtarılmayı bekleyen dünya yerine; Kosova Arnavut halkını koyun ve konuşmayı öyle okuyun!
             Ve yine Başkan Clinton'un Yugoslavya'ya karşı yürüyen savaşı gerekçelendirdiği konuşmaları bu konuşmayla karşılaştırın.
             O zaman sözkonusu filmlerin gerçek hayatla bağını ve neye yaradığını görürsünüz!
Hollywood sahibinin sesidir!

                 

c)      Soğuk Savaş Dönemi Dünya Kronolojisi 

 

1946

Yunanistan'da iç savaş çıktı. ABD'nin geniş çaplı desteğiyle, komünist gerillaların eylemi durduruldu.
Birleşmiş Milletler Örgütü'nün ilk toplantısı yapıldı. 13 Şubat'ta New York, BM'nin merkezi oldu.
Norveçli Trygve Lie, BM'nin ilk genel sekreteri oldu.
BM, ilk kez Sovyetler Birliği tarafından veto edildi.
Juan Peron, Arjantin Devlet Başkanlığı'na seçildi.
Winston Churchill, Missouri'deki Fulton'da, ilk kez "demir perde" den sözetti.
Japonya'da, ilk defa kadınların da katılımıyla, kamuoyu yoklaması yapıldı.
Nürnberg Mahkemesi'nde savaş suçlularının yargılanması bitti.
Hindiçini'de ayaklanma başladı.

1947

İtalya, Afrika'daki bütün topraklarından vazgeçti.
Al Capone öldü.
14 Ağustos 1988'de ölen Enzo Ferrari'nin adını taşıyan ilk araç, piyasaya çıktı.
Avrupa Kalkınma Programı açıklandı.
Birmanya'nın milliyetçi lideri Aung San öldürüldü. 4 Ocak 1948'de Birmanya bağımsızlığını ilan etti.
İngiltere'de ilk atom pili kullanıldı.
Hindistan ve Pakistan, bağımsızlık ilan etti.
Charles Yeager'in pilotluğunu yaptığı Bell XI adlı Amerikan uçağı, yatay uçuşta saatte 1.078 kilometre hıza ulaştı ve ilk defa ses duvarını aştı.
SSCB, atom bombası yapabildiğini açıkladı.
BM, Filistin'in, Araplar ve Yahudilerce kurulacak iki devlete bölünmesini onayladı.
John Bardeen, Walter Brattain ve William Schockey adlı araştırmacılar transistörü buldular.

1948

Güney Afrika'daki seçimleri, Ulusal Parti (NP) kazandı.
Willard Franck Libby, radyoaktif karbonla (karbon 14) tarihleme yöntemini geliştirdi.
Hindistan'ın bağımsızlığını kazanmasını sağlayan Mahatma Gandhi öldürüldü.
Sovyet sinemacı Eisenstein öldü.
Orson Welles'in ''Şangaylı Kadın''filmi New York'ta gösterime girdi.
David Ben Gourion, İsrail Devleti'ni ilan etti. Arap Ordusu, yeni devlete savaş açtı. Savaş, 13 Ocak 1949'a kadar sürdü.
SSCB, Berlin'i ablukaya aldı. 26 Haziran'da Batılı Müttefikler; yiyecek, kömür ve diğer gereksinim maddelerini uçaklarla havadan Berlin'e indirdiler.
Tito'nun Yugoslavyası ve SSCB arasındaki ilişkiler koptu.
Paris'te toplanan BM Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'ni kabul etti.

1949

İngiliz yazar George Orwell, ''1984''ü yazdı.
Leyde Üniversitesi'nden Dr. Müller ve Pastör Enstitüsü'nden Dr. Lepine, gribe yol açan iki tür virüs saptadılar.

Amerikalı boksör Joe Louis, 12 yıl dünya ağır siklet boks şampiyonu olduktan sonra boksu bıraktı. Louis, 71 maçta sadece 3 yenilgi aldı.
Amerikan bombardıman uçağı B-50 Lucky Lady, konaklama yapmaksızın ilk defa dünya turu yaptı.
NATO kuruldu.
Bonn, Yeni Federal Almanya Cumhuriyeti'nin başkenti oldu.
SSCB'de ilk atom patlaması oldu.
Mao, Çin Halk Cumhuriyeti'ni kurdu.
Demokratik Almanya Cumhuriyeti kuruldu.
İsviçreli Walter Hess ve Portekizli Antonio Egas Moniz'e Nobel Ödülü verildi.

1950

Kore Savaşı başladı.
ABD Kore'ye çıkarma yaptı. 29 Eylül'de Seul işgal edildi.
Çin birlikleri Tibet'i ilhak ettiler.
İrlandalı yazar Georges Bernard Shaw öldü.
Çin, Kore'ye müdahalede bulundu.
İki jet uçağı arasında ilk çatışma: Kore'de bir Amerikan F-86'sı, bir Rus MİG 15'ini düşürdü.

1951

SSCB yararına casuslukla suçlanan Ethel ve Julius Rosenberg çifti, ABD'de ölüme mahkum edildi.
Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun kurulmasını sağlayan anlaşma, Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Lüksemburg ve Hollanda arasında Paris'te imzalandı.
Ürdün Kralı Hüseyin'in büyükbabası Kral İbni Hüseyin Abdullah, Kudüs'te El-Aksa Camisi'nin merdivenlerinde, Filistin'i İsrail'le paylaşmayı kabul etme kararına karşı olan aşırı dinci bir Filistinli tarafından öldürüldü.
Kaptan Cousteau, Calypso Okyanus Gemisi'yle ilk yolculuğuna çıktı. Cousteau, Mercan resiflerini incelemek üzere Kızıldeniz'e açıldı.

1952

Marshall Adaları'nda, ABD tarafından yapılan ilk hidrojen bombası patladı.
İlk bilgisayar IBM-701 piyasaya çıktı.
Fransa'yla İngiltere arasında ilk uluslararası televizyon bağlantısı kuruldu.
İngiltere Kraliçesi Elizabeth, VI. George'un yerine geçti.
Avrupa Topluluğu Savunma Anlaşması Paris'te imzalandı.
Mısır'da hükümet darbesi oldu. Kral Faruk ülkeyi terketti.
Arjantinli Evita lakaplı Eva Peron, yakalandığı kan kanserinden 33 yaşında öldü.
Ürdün Parlamentosu, Kral Tallal'ı hükümetten indirdi. Yerine 16 yaşındaki oğlu Hüseyin getirildi.
General Dwight Eisenhower, ABD Başkanı seçildi.
Fransız romancı François Mauriac, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
Yabancılar yararına çalışmakla suçlanan 14 Çekoslovak liderin duruşması, Prag'da yapıldı. 3 Aralık'ta 11'i ölüme, 3'ü de ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
Alman doktor ve filozof Albert Schweitzer, Nobel Barış Ödülü'nü aldı.

1953

Tito, Yugoslavya Cumhurbaşkanı seçildi.
Stalin öldü.
Dünyanın en yüksek tepesi Everest'e ilk kez Yeni Zelanda'lı Edmund Hillary ve Nepal'li Norgay Tensing tırmandı.
SSCB yararına casusluk yapan Julius ve Ethel Rosenberg çifti öldürüldü.
Kore'de, Panmuncam Ateşkesi imzalandı. 38. Paralel'in kuzeyindeki ateşkes hattı sınır oldu. Bu savaş sırasında 24,119 Amerikalı öldü.

1954

Fransız Pierre Lepine ve Amerikalı Jonas Edward Saly, çocuk felci aşısını buldular.
Nükleer enerjiyle çalışan ilk denizaltı Nautilus, ABD tarafından suya indirildi.
Fransız Ordusu, Viet-Minh Kuvvetleri tarafından yenilgiye uğratıldı. Hindiçini Savaşı sona erdi. Fransa, Asya'dan çıktı.
ABD Yüksek Mahkemesi, devlet okullarında ırk ayrımını yasakladı.
Cenevre Antlaşmaları imzalandı: Kamboçya ve Laos, bağımsızlığını elde etti. Vietnam ikiye bölündü.
Mao Ze Tung, Çin Cumhurbaşkanı oldu.
Cezayir Savaşı başladı.
Fransız ressam Henri Matisse öldü.
Ernest Hemingway Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
Dünyanın en büyük ABD savaş gemisi Forrestal, suya indirildi.

1955

Calder Hall'de ilk nükleer merkez açıldı.
İlk fast-food lokanta, McDonald's, ABD'de açıldı.
Hastalanan Winston Churchill, görevinden istifa etti.
Fizikçi Albert Einstein öldü.
Endonezya'nın Bandung Kenti'nde 29 ülke temsilcisinin katılımıyla yapılan konferans sona erdi.
Varşova Paktı imzalandı.
Arjantin'de Peronist Hareket'in kurucusu Juan Peron, hükümetten uzaklaştırıldı.
Ünlü ABD'li aktör James Dean, 24 yaşında öldü.

1956

SSCB'de destalinizasyon dönemi başladı. SSCB Komünist Parti 10. Kongresi'nde Nikita Kruçev, Stalin'in histerik, paranoyak ve megaloman olduğunu söyledi.
Fas, bağımsızlığını elde etti.
Tunus, bağımsızlığını kazandı.
Arthur Miller, Marilyn Monroe ile evlendi.
Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdul Nasır, Süveyş Kanalı'nı millileştirme yoluna gitti.
Bertold Brecht, 58 yaşında öldü.
İsrail, İngiltere ve Fransa askeri güçleri, Nasır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirmesinden sonra Mısır'a saldırdılar. 6 Kasım'da ateşkes ilan edildi. 7 Kasım'da SSCB ve ABD'nin baskılarıyla İngilizler ve Fransızlar geri çekildiler. 22 Kasım'da ateşkes imzalandı.
Sovyet zırhlı araçları, Macar ayaklanmasını bastırdı.

Eisenhower yeniden ABD Başkanı seçildi.

1957

Güney Afrika'da, Beyazlarla Siyahlar arasındaki cinsel ilişki, cezalandırılması gereken ahlak dışı bir davranış olarak nitelendirildi.
Gana, bağımsızlığını elde etti.
Roma'da AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) kuruldu.
ABD'li komedi sanatçısı Oliver Hardy öldü. Stan Laurel de 75 yaşında 1965'te öldü.
Haiti Başkanlık Seçimleri'ni François Duvalier kazandı.
SSCB, ilk yapay uydu Sputnik 1'i fırlattı.
Fransız yazar Albert Camus, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
Rus köpeği Layka, uzaya gönderilen ilk hayvan oldu.
Filim sanayisinin öncüsü Charles Pathe öldü.

1958

İlk kez Olimpiyat Kayak Sporları'nda Avusturyalı Toni Sailer, 3 şampiyonluk kazandı.
Kruçev, SSCB'nin tek taraflı olarak nükleer denemelerini durduğunu açıkladı.
Köylerde küçük sanayinin modernleştirilmesine yönelik "İleriye Doğru Büyük Atılım Hareketi" başladı. Çin'de büyük kıtlık yaratan Hareket, 15 ila 30 milyon kişinin ölümüne yol açtı.
Fransa'da General de Gaulle, devlet başkanı olarak yeniden iktidara geldi.
Alman atlet Armin Hary, 100 metreyi 10 saniyede koştu. Hary, başarısını 21 Haziran 1960'ta tekrarladı.
Fransa'da 5. Cumhuriyet, referandumla kabul edildi.
ETA (Euskadi Ta Askatasuna: Bask Yurdu ve Özgürlük) ayrılıkçı Bask hareketi kuruldu.
6 Afrika ülkesi (Moritanya, Mali, Senegal, Çad, Gabon ve Kongo-Brazzaville) bağımsızlığını elde etti.
Rus yazar Boris Pasternak, Sovyet yetkililerin baskısıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddetti.

1959

Fidel Castro, Küba'da iktidarı ele geçirdi.
Alaska, ABD'nin 49. eyaleti oldu.
İngiltere, Kıbrıs'ın bağımsızlığını ilan etti.
Dalai Lama, Tibet'in başkenti Lhassa'dan kaçarak, Hindistan'a sığındı.
Hawai, ABD'nin 50. eyaleti oldu.

1960

Mısır'da Nil Irmağı üzerinde Assuan Barajı çalışmaları başladı.
Birçok kez dünya şampiyonluğunu kazanan, İtalya ve Fransa turu galibiyetlerini alan İtalyan bisikletçi Fausto Coppi öldü.
Fransız yazar Albert Camus, geçirdiği trafik kazasında öldü.
Fas'ın Agadir Kenti'nde deprem oldu: 14 bin kişi öldü.
Güney Afrika'da, Siyahlara, ülke içinde pasaport uygulaması getirilmesinden sonra ayaklanma çıktı.
Brezilya'nın yeni başkenti Brasilia oldu.

ABD U2 tipi keşif uçağı, SSCB üzerinde Sovyetler tarafından düşürüldü. Pilot Gary Powers, hapse atıldı.
Doğum kontrol hapı, ABD'de satışa sunuldu.
Kongo, bağımsız cumhuriyet oldu.
İngiltere, Nijerya'ya bağımsızlığını verdi.
John Fitzgerald Kennedy, ABD'de 35. başkan seçildi.

 

1961

Belçika Kongosu'nun ilk başbakanı Afrikalı milliyetçi lider Patrice Lumumba öldürüldü.
II. Hasan, Fas kralı oldu.
Güney Vietnam'da Ngo-Dinh-Diem, cumhurbaşkanı seçildi.
Yahudilerin katledilmesiyle suçlanan eski SS lideri Adolf Eichmann hakkında dava açıldı. Arjantin'e sığınan Eichmann, İsrail İstihbarat Servisi tarafından kaçırıldı. 15 Aralık'ta ölüme mahkum edildi, 31 Mayıs 1962'de idam edildi.
J.F Kennedy, ABD Ordusu'nun Vietnam'a müdahale programına onay verdi.
ABD'li aktör Gary Cooper öldü.
BM Genel Sekreteri Dag Hammarskjold, Kongo'dan ayrılarak bağımsızlığını ilen eden Katanga Eyaleti Başbakanı Moise Tshombe ile görüşmelerde bulunmak üzere Kongo'ya giderken uçağın düşmesi sonucu öldü.
Adenauer, Batı Almanya Başbakanı seçildi.
SSCB ile Arnavutluk arasındaki diplomatik ilişkiler koptu.

 
1962

Ünlü müzik topluluğu Beatles, ilk plağının kaydını yaptı.
Ünlü modacı Yves Saint Laurent, ilk defilesini sundu.
Fransa ve Cezayir, Evian Antlaşması'nı imzaladılar. Cezayir Savaşı sona erdi.
Marilyn Monroe ölü bulundu.
Güney Afrikalı siyah lider Nelson Mandela tutuklandı.
SSCB'nin Küba'ya silah göndermeye devam etmesi üzerine ABD, Ada'nın bir bülümünü abluka altına aldı.
ABD Başkanı Kennedy, Beyaz Saray ile Kremlin arasında doğrudan bir telefon hattı yerleştirilmesini önerdi. Hat, 3 Ağustos 1963'de açıldı.
Amerikalı yazar John Steinbeck, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

1963

Fransa ve Almanya arasında Elysee Antlaşması imzalandı.
Sahra Çölü'nde Fransa, atom bombası denedi.
Afrika Birliği Örgütü (OAU) kuruldu.
Sovyet Valentina Tereçkova, uzaya giden ilk kadın oldu.
Martin Luther King, ırk ayrımına karşı Washington'da başlatılan yürüyüşte 200 bin göstericiye önderlik yaptı.
Bin Bella, Cezayir cumhurbaşkanı seçildi.
J.F. Kennedy, Dallas'ta öldürüldü.
Jack Ruby, Kennedy'nin katili Lee Harvey Oswald'ı öldürdü.

1964

Amerikalı boksör Cassius Clay, ilk ağır siklet boks şampiyonluğunu kazandı.
Hindistan Başbakanı Jawaharlal Nehru, 74 yaşında öldü.
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) kuruldu.
Güney Afrikalı siyah lider Nelson Mandela, ömür boyu hapse mahkum edildi.
James Bond'un babası, yazar Ian Fleming öldü.
ABD Vietnam'a girdi.
Çin, ilk nükleer bombasını patlattı.
Arabistan'da Faysal, kendini kral ilan etti.
Lyndon Johnson, ABD Başkanı seçildi.

1965

Winston Churchill öldü.
İlk kez Sovyet kozmonot Aleksay Leonov, Uzay'da yürüdü.
Pakistan'da kasırgalar çıktı: 12 ila 30 bin kişi öldü.
Marcos, Filipinler Devlet Başkanı oldu.
Zaire'de General Mobotu darbeyle iktidara geldi.

1966

İndira Gandhi, Hindistan Başbakanı oldu.
SSCB'de Leonid Brejnev, Komünist Partisi Genel Sekreteri oldu.
Nijerya'da General Gowon, ülke denetimini ele geçirdi.
Çin'de kültür devrimi başladı.
1970'te ayrılan Beatles Grubu, son konserini verdi.
ABD'li sinema ve televizyon yapımcısı Walt Disney öldü.

1967

Eyadema, Togo'da yönetimi ele geçirdi.
Apollo Uzay Aracı'nın bir fırlatma provası sırasında çıkan yangında, 3 amerikalı astronot yaşamını yitirdi.
1945'te nükleer bombayı icat eden Amerikalı fizikçi Julius Robert Oppenheimer öldü.
Torrey Canyon Petrol Gemisi, karaya oturdu.
Yunanistan'da albayların diktatörlük dönemi başladı.
Rus kozmonot Komarov, Soyuz I Uzay Aracı'nın Dünya'ya dönüşü sırasında öldü.
6 Gün Savaşı sonunda İsrail; Sina, Golan, Kudüs'ün doğusu, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni işgal etti.
5 Güneydoğu Asya Ülkesi (Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur ve Tayland) arasında ekonomik işbirliğini başlatan ASEAN kuruldu.
Küba Devrimi'nin önderlerinden Ernesto ''Che''Guevara öldü.
BM, İsrail'in işgal ettiği toprakları boşaltmasını öngören 242 sayılı kararı kabul etti.
Güney Afrika'da, Doktor Christian Barnard tarafından, ilk kalp nakli yapıldı.
Çavuşesku, Romanya Devlet Başkanı oldu.

1968

Dünyanın sesten hızlı (Süpersonik) ilk Tupolev Tu 144 yolcu uçağı uçtu.
Fransa'da ''68 kuşağı''öğrenci hareketleri başladı.
ABD'de yurttaş hakları hareketine öncülük eden siyah din adamı Martin Luther King, 39 yaşında öldürüldü.
Los Angeles'ta, Senatör Robert Kennedy öldürüldü.
San Sebastian'da öldürülen polis, Jose Pardines Azcay, ayrılıkçı Bask örgütü ETA'nın ilk kurbanı oldu.
Alman fizikçi Otto Hahn yaşamını yitirdi.
Sovyet tankları Prag'a girdi.
1932- 1968 yılları arasında Portekiz'i yöneten Salazar, beyin kanamasından öldü.
Richard Nixon, ABD Başkanı seçildi.
İsrailli bir komando, Beyrut'ta 13 sivil uçağı yoketti. De Gaulle, İsrail'de savaş silahlarına ambargo uygulamaya karar verdi.

1969

İki Sovyet uzay gemisi Soyuz IV ve Soyuz V, Uzay'da ilk defa kenetlenmeyi başardı.
El-Fetih Hareketi'nin lideri Yaser Arafat, Filistin Kurtuluş Örgütü Başkanlığı'na seçildi.
Suriye'de 1971'de devlet başkanı olan Hafız Esad, hükümet darbesi yaptı.
Tartışmalı bir futbol maçı nedeniyle San Salvador Birlikleri, Honduras'a girdi, Birlikler 29 Temmuz'da Honduras'tan ayrıldı.
İnsanoğlu ilk defa Ay'da. Amerikalı Neil Armstrong ve Edwin Aldrin, Ay üzerinde yürüdüler.
Libya'da, Muammer Kaddafi'yi iktidara getiren hükümet darbesi yapıldı.
Almanya'da Willy Brandt, şansölye oldu.
Golda Meir, İsrail Başbakanı oldu.

 

 

   2) Türkiye’de Meydana Gelen Önemli Olaylar

 

            a) Soğuk Savaş Dönemi Türkiye Kronolojisi

 

KRONOLOJİ

 

(1950-1959)

 

Muğlalı Davası (2 Mart 1950)
       Orgeneral Mustafa Muğlalı idama mahkum oldu. Cezası sonra müebbete çevrildi. Karara gerekçe olan olay Van'ın Özalp ilçesinde 33 köylünün öldürülmesiydi.
Mareşal Çakmak öldü (10 Nisan 1950)
        Kurtuluş Savaşı komutanlarından Mareşal Fevzi Çakmak öldü.
DP İktidarı ve Seçimler (14 Mayıs 1950)
       O güne kadarki CHP'nin tek parti iktidarına seçimler yoluyla son verildi. "Yeter, söz milletindir!" şiarıyla yola çıkan Demokrat Parti 14 Mayıs'taki seçimlerde 396 milletvekili çıkartarak tek başına iktidar oldu. CHP 68 milletvekili çıkartabildi. Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes Başbakan oldu. Böylelikle yeni bir dönem başlıyordu.
Arapça Ezan okunması (16 Haziran 1950)
      DP iktidarının ilk icraatlarından birisi Türkçe okunan ezanın tekrar Arapça okunmasını sağlamak oldu.
İlk Dördüzler (22 Temmuz 1950)
        Türkiye'nin ilk dördüzleri İzmir'de doğdu. Adları Hürriyet, Adalet, Uhuvvat ve Müsavat kondu.
Türk Tugayı Kore'de (17 Ekim 1950)
          Meclise danışılmadan ABD ile kurulan ilişkiler neticesi ilk Türk Tugayı Kore'ye gönderildi.
Halkevleri kapatıldı (8 Ağustos 1951)
        Cumhuriyetin en önemli sosyal kurumlarından halk evleri DP iktidarı tarafından kapatıldı.
Din Dersleri (4 Kasım 1951)
         İlkokulların ders programlarına din dersi alındı.
"Kanun Namına" (1952)
          Ömer Lütfü Akad'ın "Kanun Namına" filmi Türk sinemasının en başarılı filmi sayıldı. Gerçek bir cinayetten yola çıkan film'de Ayhan Işık devleşmişti.
NATO üyeliği (18 Şubat 1952)
          Türkiye Kuzey Atlantik Assamblesi'ne (NATO) üye oldu. Bunun neticesi olarak topraklarımıza ABD askeri üsleri kurulmaya başlandı.
Günseli Başar Avrupa Güzeli (20 Ağustos 1952)
            Avrupa güzellik yarışmasını bir Türk kızı Günseli Başar kazandı.
İlk renkli film "Halıcı Kız" (1953)
         Türk sinema tarihinin ilk renkli filmi "Halıcı Kız" gösterime girdi. Film Yapı Kredi ve Doğan Kardeş desteğiyle, Muhsin Ertuğrul tarafından çekildi. Vedat Nedim Tör senaryosunu yazdı.
Dumlupınar Faciası (4 Nisan 1953)
          Deniz Kuvvetlerimizin Dumlupınar denizaltısı, Çanakkkale Boğazı'nda Naboland isimli İsveç şilebiyle çarpıştı. 88 denizci diri diri sulara gömüldü.
İnsan Hakları Sözleşmesi (20 Mart 1954)
       Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine imza attı.
6-7 Eylül Olayları (6-7 Eylül 1955)
          Selanik'te Atatürk'ün evine bomba atıldığı söylentileri üzerine başta Rumlar olmak üzere, Ermeni ve Musevi azınlığa yönelik saldırılar oldu. Birçok bina ve işyeri tahrip edildi. Sıkıyönetim ilan edildi. Olay komünistlerin üzerine yıkıldı. 27 Mayıs İhtilali sonrası, olayların DP tarafından tertiplendiği iddiasıyla Yassıada Mahkemesi tarafından yargılanan yöneticiler çeşitli cezalara çarptırıldı.
Üsküdar Vapuru Faciası (1 Mart 1958)
         Üsküdar Vapuru İzmit körfezinde fırtına sonucu alabora oldu. İçindeki okul öğrencileri boğuldu.
Vatan Cephesi (12 Ekim 1958)
         DP iktidarı ülkede demokratikleşmeyi sağlamak iddiasıyla gelmiş, ancak uygulamasıyla ülkede cepheleşmeyi arttırmış, kendi dışındaki siyasi güçleri tasfiye etmeye çalışmıştı. Bu uygulamalardan birisi de "Vatan Cephesi" adıyla yapılan uygulamadır. CHP'ye karşı kişileri ancak vatansever gören bu anlayış neticesi, radyolarda isim listeleri yayınlanmaya başlandı.
Yahya Kemal Öldü (1 Kasım 1958)
         Şair Yahya Kemal Beyatlı öldü.
Menderes'in uçağı düştü(17 Şubat 1959)
           DP Genel Başkanı ve Başbakan Adnan Menderes'i Londra'ya götüren uçak düştü. 14 kişi öldü. Adnan Menderes sağ olarak kurtuldu.
Uşak Olayları (7 Mayıs 1959)
            CHP genel başkanı İsmet İnönü, Uşak'ta DP'li bir grup tarafından saldırıya uğradı. Tansiyon daha da gerginleşti.

 

(1960-1969)

 

Tahkikat Komisyonu (18 Nisan 1960)
           
DP iktidarının sonunu getiren en önemli olaylardandır. DP iktidarı TBMM'de kendi milletvekillerine olağanüstü yetkiler veren ve CHP'yi kapatmayı hedefleyen "Tahkikat Komisyonları”nı gündeme getirdi. İsmet İnönü, bunun üzerine DP'liler için ünlü sözü, "Sizi ben bile kurtaramam"ı sarf etmiştir.
555 K Olayları (5 Mayıs 1960)
            Ankara Kızılay'da öğrencilerin DP iktidarını protesto gösterileri. Aynı olaylar esnasında Adnan Menderes'te saldırıya uğramıştır. Bu olaylar DP iktidarının sonunu getiren olaylar arasındadır.
Harp Okulu Yürüyüşü ((21 Mayıs 1960)
          Ankara'da Harp Okulu Öğrencilerinin DP aleyhine gösterileri.
27 Mayıs İhtilali (27 Mayıs 1960)
             Türk Silahlı Kuvvetleri DP iktidarını devirerek, yönetimi fiilen eline aldı. Cumhuriyet tarihinin en önemli dönemeçleri arasında olan bu olayla 10 yıllık demokrasi denemesi son buluyordu. Celal Bayar, Adnan Menderes ve DP ileri gelenleri tutuklandılar. Halk bu olayı sevinçle karşıladı. Orduya sevgi tezahüratlarında bulunuldu. Cemal Gürsel Devlet Başkanlığına getirildi.
MBK Kuruldu (12 Haziran 1960)
            TBMM'nin yetkileri feshedildi, anayasanın bazı maddeleri geçersiz sayıldı. Onun yerine Milli Birlik Komitesi tüm yetkiyi eline aldı. 38 üyeden oluşan MBK fiilen ülkeyi yönetmeye başladı.
Yassıada Yargılamaları başladı (14 Ekim 1960)
              DP'li yöneticilerin yargılandığı Yassıada mahkemesi başladı. Bu mahkemeler 203 celse sürmüş olup, 529 sanık, 1063 tanık dinlenmiştir. 15 kişi ölüm cezası, 31 kişi müebbet hapis, 418 kişi muhtelif cezalar almış, 123 kişi ise beraat etmiştir. MBK, 15 ölüm cezasından 4'ünü onaylamamış, Celal Bayar'ın cezası yaşından dolayı hapse çevrılmiş, Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'nun idamları ise onaylamıştır.
14'ler Olayı (15 Kasım 1960)
           Milli Birlik Komitesi içinde çelişkiler artmış ve bunun sonucunda 14 subay ordudan uzaklaştırılarak, yurtdışına "müşavirlik" adı altında sürgüne gönderildiler. Bu subaylar arasında Alpaslan Türkeş, Orhan Kabibay, Orhan Erkanlı, Münir Köseoğlu, Mustafa Kaplan, Muzaffer Karan, Şefik Soyuyüce, Fazıl Akkoyunlu, Rıfat Baykal, Dündar Taşer ve Numan Esin vardı.
Yeni Anayasa'nın kabulu (9 Temmuz 1961)
         Halk oyuna sunulan yeni anayasa %65 evet, %35 hayır oranıyla kabul edilmiştir. Bu anayasa cumhuriyetin en demokratik ve özgürlükleri genişleten anayasası olarak bilinmektedir.
İdamlar uygulandı (16-17 Eylül 1961)
           Yassıada Duruşmaları sonucu idama mahkum edilen Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu İmralı adasında idam edildiler. Ertesi gün de Adnan Menderes idam edildi. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir başbakan idam ediliyordu.
22 Şubat Olayı (22 Şubat 1962)
          Ankara Harp Okulu komutanı Albay Talat Aydemir ve arkadaşları hükümet darbesine kalkıştılar. Darbe bastırıldı. Katılan subaylar emekliye sevkedildiler ve hükümetle yapılan anlaşmaya göre ceza görmediler. Ancak darbeci eğilimler ordu içinde güçlenmeye başlamıştı.
21-21 Mayıs Olayı (20-21 Mayıs 1963)
         Talat Aydemir'in ikinci defa başarısız darbe teşebbüsü. İlkinde affedilen Aydemir ve 7 arkadaşı bu kez affedilmeyecek ve idam cezasına çarptırılacaklardı.
Kıbrıs Sorunu (21 Aralık 1963)
         Öte yandan Kıbrıs'ta EOKA planları gündeme gelmişti. Bunun üzerine Türk Jetleri ilk defa Kıbrıs semalarında göründüler.
"Turist Ömer" tiplemesi (1964)
         Türk sinemasının en sevilen tiplemelerinden "Turist Ömer" karakteri doğdu. Sadri Alışık'ın canlandırdığı "Turist Ömer" dizisinin ilk filmi çekildi.
Johnson Mektubu (4 Haziran 1964)
          Türk hükümetinin Kıbrıs'a müdehale kararı alması üzerine, ABD başkanı Johnson İnönü'ye sert bir mektup gönderdi.
          Cengiz Topel Şehit oldu(8 Ağustos 1964)
Kıbrıs'ta Rumların hücumu artınca Türk Jetleri askeri hedefleri bombalamaya başladı. Pilot yüzbaşı Cengiz Topel şehit oldu.
Demirel AP Genel Başkanı (29 Kasım 1964)
           Süleyman Demirel Adalet Partisi Genel Başkanlığını kazandı. AP Kurultayında Sadettin Bilgiç'i büyük farkla geçen Demirel genel başkan oldu.
"Sevmek Zamanı" (1965)
          Türk sinemasında bir dönüm noktası kabul edilen Metin Erksan'ın "Sevmek Zamanı" gösterime girdi. Başrollerde Sema Özcan ve Müşfik Kenter oynuyordu.
Sinematek (1965)
         Türk Sinematek Derneği kuruldu. Türk Sinemasına uzun yıllar büyük hizmetler verecek olan dernek birçok etkinliğe imza attı.
AP İktidar (10 Ekim 1965)
          Genel seçim sonuçları açıklandı. Buna göre AP %52.9 oyla iktidar oldu.
Çizgi kahramanlar sineması (1966)
               Türk Sinemasında çizgi roman kahramanları dönemi başladı. Bu türün en popüler örneği Cüneyt Arkın'ın oynadığı "Malkoçoğlu" oldu. Onu Kartal Tibet'li "Tarkan" izledi.
Erzurum Depremi (19 Ağustos 1966)
        Erzurum, Bingöl, Muş çevresinde meydana gelen depremde 2500 ölü var.
Ortanın Solu (24 Eylül 1966)
            CHP genel Başkanı İsmet İnönü sonradan çok tartışılacak olan "ortanın solu" kavramını İstanbul İl Kongresi'nde açıkladı. CHP böylelikle merkez partisi kimliğinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı.

Anadolu Pop/Rock doğdu (1967)
           
Cem Karaca ve Apaşlar 1967 Altın Mikrofon şarkı yarışmasında "Emrah" adlı parçayı seslendirerek, Türk popunda bir akımın ilk öncülerinden oldular.
Anadol Otomobil (1 Ocak 1967)
           Anadol marka ilk oto piyasaya çıktı.
Papa Türkiye'de (25 Temmuz 1967)
            Papa 6.Paul Türkiye'yi ziyaret etti.
Maçta kavga 40 Ölü (17 Eylül 1967)
           Kayseri'de oynanan Sivasspor-Kayserispor maçında kavga çıktı. 40 ölü, 300 yaralı var.
Öğrenci Olayları (11-12-13 Haziran 1968)
          Ankara ve İstanbul'da boykot ve çatışma olayları yoğunlaştı.
6. Filo gösterileri (17 Temmuz 1968)
          ABD 6. Filosunun İstanbul'a demirlemesi kanlı olaylara sebep oldu.
Kommer'in Arabasının yakılması (6 Ocak 1968)
            ABD büyükelçisi Robert Kommer'in arabası ODTÜ bahçesinde yakıldı.
Astronotlar Türkiye'de (Ekim 1969)
           Aya ilk ayak basan Apollo mürettebatından Neil Armstrong, Edwin Aldrin ve Michael Collins Türkiye'yi ziyaret ettiler.
Yavuz jilet oluyor (18 Aralık 1969)
             Şanlı Yavuz zırhlısı sökülmek üzere MKE'ne satıldı.

 

 

 

 

Bugün 32234 ziyaretçi (58529 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=